TBMM g

TBMM’de “İç Güvenlik Pa...

TBMM Genel Kurulu, haftaya Aden Körfezi Tezkeresi ile başlayacak. Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının korsanlık, deniz haydutluğu ve silahlı so...

bulgaristan-cumhurbaskani-rosen-plevneliev

Rosen Plevneliev: dr. Jelev özgürlü...

Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev "Sv. Alexander Nevski" kilisesinde yaptığı veda konuşmasında " Derin üzüntü ve saygı ile eğilerek Cumhurbaşkanı Jelü Je...

SÜLEYMAN GÖKÇE

Büyükelçilik Duyurusu

Demokratik Seçimle Işbaşına Gelen Ilk Cumhurbaşkanı Zhelyu Zhelev'in Kaybından Ötürü Dost Bulgaristan'a Başsağlığı Diliyoruz. , 31.01.2015 Bulg...

5935edacfe8527068bc546f44bdff2b6

Bulgaristan’ın Cumhurbaşkanı Jelü J...

Bulgaristan'da komünist rejimin sona ermesinin ardından demokratik yollarla seçilen ilk cumhurbaşkanı olan Jelü Jelev, 79 yaşında hayatını kaybetti. B...

Yaşam

bursa dernk

Türkiye Bulgaristan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Öztürk, göçmen dernekleriyle görüştü – See more at: http://ajansbg.blogspot.com.tr/2015/01/turkiye-bulgaristan-parlamentolararas.html#sthash.kEiXl1ku.dpuf

Türkiye Bulgaristan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Bursa Milletvekili Mustafa Öztürk, Bursa’da faaliyet gösteren göçmen dernekleri...

Kültür-Sanat

osmanli-arsivleri-vatikan-a-mi-satildi_m

Osmanlı arşivleri Vatikan’a mı satıldı?

Osmanlı arşiv belgelerinin 1931 yılında hurda kâğıt fiyatına satılması işinin, Bulgaristan tarihi ve...

Eğitim

bg gazete

Bağımsız gazetecilik BNR’nin başarısı

Bulgaristan Ulusal Radyosunun (BNR) 80. yıl etkinlikleri çerçevesinde "Kamu Radyosu ve Geleceğin Sınavları" başlıklı uluslararası konferans ...

Ekonomi

bor

Türk bilim adamları tarafından bulundu, altından daha değerli!

Türk bilim adamları öyle bir başarıya imza attı ki, altından daha değerli 1000 gramı ise 72 bin dolar! DPÜ'den bir grup bilim adamı, bor üze...

Sağlık-Spor

geyk

“Altı kanatlı benekli geyik”

Geyik, farklı kıtalarda birçok halkın inançlarında ve törenlerinde yer alan ve çok farklı bir efsanevi hale sahiptir. Geyiğe kültün kökleri ...

Korku Kaynakları

Dr. Nedim BİRİNCİ

 

Bulgaristan’da işlerin karıştıkça karışmasının temelinde bir de değişik korku kaynaklarının birbirini etkilemesi var. Bunlar iç ve dış korku kaynakları olmak üzere iki gruba ayrılır. Endişelenme şeklinde var olan korkunun tehdit ettiği öncelikle nedir: Ulusal egemenlik mi? Ulusal bağımsızlık mı? Anayasal düzen mi? İç huzur mu? Güvenlik ve barışı vs mi…?

 

Korku yaymak ve toplumu endişelendirip huzursuz etmek politikaya süt veren inektir. Bu dünyada her şey iyi ve kötü, güven ve güvensizlik, huzur ve huzursuzluk, düzen ve karışıklık gibi iki uçlu vardır. Hedef insanları ve toplumu daha iyi olana, daha emin ve güvenli olana, daha huzurlu olana ve daha nizamlı, ahlaklı ve düzenli olana götürmektir. Doruğa çıkarken geri dönüp yaylaya bakıldığı gibi hep kötü olana, korkutana, huzur kaçırana, karışık ve kargaşalı olana işaret edilir. Politik örnekleme gerekirse, Ahmet Doğan’ın Türk ve Müslümanları sindirmek için “ATAKA” partisini kurdurduğu gibi… Anımsayacaksınız, Volen Siderov Sofya’da Çingenelere hitaben ilk demecinde “sizden sabun yapacağım” dermişti.

 

İnek örneğinde dönersek, sağamaya oturana “dikkat et kuyruğunu kafana dolamasın!” ya da “sen onun bir de tekme attığını gör” bir de “kafasına yakın durma boynuzları sivridir” ihtarlarını işitiriz. Burada kötü olan kuyruk, tekme ve boynuzdur, iyi olan da beyaz süt, kaymaklı yoğurt ve sıcak ekmek üstüne sürülmüş taze tereyağıdır. Zıt olanlar hep beraberdir, birbirlerinden ayrıldıkları an yok olurlar.

Siderov,  tehdit savurduğu için A. Doğan’dan para alırken, korkuttuğu Çingenelerden de, sözü oylarınızı benim partime verirseniz, size bu kötülükleri yapmam demiştir. Bu bir diyalektik bütünselliktir ve 25 yıllık Geçiş Dönemi ve 8 yıllık Avrupa Birliği üyeliği döneminde Bulgar politikasında iyi sahnelenmiştir. Bu kışkırtmanın insanlarımıza dokunan yönünde en üzücü olan “oyunu bize vermezsen isimlerinizi yine değiştirecekler” gibi saçmalıklardır.

Politikada ulusal egemenlik kutsalı, ulusal bağımsızlık erdemi vs. yüksek değerlerdir.

Her zaman daha büyük ve daha güçlü olanın yanında olduklarında insanlar kendilerini daha güvenli ve huzurlu hissederler. Mesela Bulgaristan gibi az nüfuslu ve toprak birimi olarak küçük ülkelerde düne kadar bağlı oldukları Rusya’ya sırt çevirip Amerika, AP, NATO gölgesine sığınmak istemelerini anlayışla karşılamak zorundayız. Bunun tersi de olabilir. Yine şu HÖH-DPS’nin Müslümanları endişe içinde yaşatmak için kurdurduğu “Ataka” partisi önce Batıcı, sağcı, milliyetçi ve ırkçı bir tavır sergilerken ve anti-Moskova tavrı Filibe (Plovdiv) Nebet Tepedeki “Alyoşa Anıtı”nın yıkılması isteklerine kadar uzarken, şimdi Rusofil, anti-NATO, anti-AB ve anti-emperyalist çizgide kenetlendi. Partilerin döneklik etmesi bir defa liderlerin karaktersiz olduğunu kanıtlarken, korku kaynaklarını da değiştiriyor. Biz bunu HÖH-DPS partisinde de görüyoruz. Moskova ajanlığı bağlamında Ahmet Doğan düne kadar Rusya’nın ülkemizdeki sarsılmaz kalesi rolünü görürken, birden bire Batıya çark etti ve Avrupa – Atlantik politikasına sarıldı. Bu döneklik halkımızın gözünden kaçmadı. Dış tehlike olarak başat korku kaynağının Moskova olduğunu da gün ışığına çıkardı.

Korku kaynakları anlatırken, genelde tarihten ya da başka ülkelerden emsaller yani olmuş olaylar örnek olarak gösterilir. Son dönemde Bulgaristan Orta Doğu’dan Filistin, Afganistan ve İran’dan gelen mülteci, savaş kaçağı olayları yaşıyor. Suriye ve Iraklı mülteciler değişik kasabalarda veya eski asker kışlalarında yani kapalı mıntıkalarda tutuluyor. Gelenler, Bulgaristan’ı bir transit yol güzergâhı gibi gördüklerini anlatmaya çalışsalar da, Batı Avrupa ülkelerinde yakınları olmayanlar için ülkemiz son durak oluyor. Çünkü Avrupa devletlerine gönderilenler gruplar halinde geri çevriliyorlar. Bu olayda kıskançlık, huzursuzluk, endişe ve korku yan yana yaşıyor.

Kıskançlığın temelinde olan, ülkemize yerleşen ve vatandaş statüsü isteyenlerin kamp döneminde aldıkları parasal yardımın emekli bir yerlinin aldığı emekli maaşından 4 kat daha yüksek olmasıdır.

Huzursuzluk dilimizi dinimizi yaşam tarzımızı bilmeyen yabancıların topluma karışma güçlüklerinden, çocuklarının adapte olma sürecinin sancılarından, yaşlıların sağlık hizmeti alırken yaşadıkları olaylardan ve genel çizgide yaşam biçimimize alışma güçlüklerinden kaynaklanıyor. Olaylara dükkândaki alış verişten en kötüsü başa geldiğinde “nereye defnedilecek” sorusuna kadar binlerce çözüm bekleyen soru ekleniyor her gün.

Endişelerin kaynağı da, bu insanlar, aileler, soylar bizde ne zamana kadar kalacak, ebediyen mi yerleşecekler, kendimize iş yok, onlara iş gösterebilecek miyiz, bağ bahçe işi bilmezler, sera işinde deneyimleri yok gibi devamlı kaşınan meseleler hep ortadadır.

Korku yarası da, verilen emsallerle kaşınıyor. Basında çıkan yazılarda Yakın Doğu’nun geçen yüzyılın ortalarında inci ana kenti olan Beyrut’un mülteciler tarafından yok edildiğine işaret ediliyor. Filistin topraklarına sahip olmak isteyen Yahudiler yerli halkı topraklarından söküp Lübnan’a kaçmaya zorladı. Beyrut bir mülteci şehri oldu. Yahudiler mültecileri önce silahlandırdı, kışkırttı, birbirine düşürdü, ardından Beyrut’u bombalaya bombalaya yerle bir etti. Sultanların yaşadığı konaklar, dünyanın en zenginlerinin tatil ettiği deniz manzaralı zümrüt yamaçlar, dünyanın en güzel kız ve kadınlarının gezindiği Akdeniz Kordon Boyu caddesi yerle bir edildi. Dünyanın en büyük ve güvenilir bankaları da oradaydı. İşte bu örnekler anlatıldıkça, Beyrut’u harabe eden Yahudilerin İslam ve Arap düşmanlığı, emperyalizmin Arap petrollerine ve zenginliklerine konmak için açgözlü saldırganlığı gibi sebeplere işaret edilmedikçe, mülteci, yani Arap, yani İslam, yani Müslüman ve yabancı düşmanlığı patlamalı alevlenip durmadan yanıyor. Hedefler tüm Müslümanları kapsıyor.

Öte yandan son yıllarda 400 bin Rus Kara Deniz liman şehrimiz Varna ve iline ev-daire edinip yerleşti. 18 ilk ve ortaokulda Rusça eğitim veren, ana dil okutan, Rus tarihi anlatan ve Rus kültürü öğreten tedrisata geçilmesi bizde kimseyi rahatsız edip huzur kaçırmazken yani halk korkulu rüyalarda kâbus yaşamazken, olay NATO Genel Karargâhının dikkatini çekmiş ve “Kırım Tehlikesi” kokusu alanlar Şabla’ya top, tank ve uçaklarla konuşlanıyor.

Yukarıda anlattıklarım, büyük tablonun içindeki küçük karelerdir.

Bu görünüme Bulgaristan’da Birinci Dünya Savaşı ve 1923 Eylül anti-faşist Ayaklanmasından sonra gelişen yabancı dünyalar hayranlığını, Tuna boyunca Macaristan ve Avusturya’ya bahçıvan ihracını, Arjantin ve Amerika’ya göçleri ilave etmeliyiz. Hayranlık,  akan suyun yüzeyine kendiliğinden çıkan yeni renkleridir. Dikkatle bakan bunları sezer. Eğer biz Bulgaristan’a 1944 – 1990 arası yoğun Rus hayranlığı aşıladıysak, 2050’lerde açacak dallarda eski renkleri mutlaka aramalıyız.  Beklenen “üçüncü kuşakla geri gelir” deyen doğal gen yasasının en yeni meyvelerini Yunanistan’da Pazar gün yapılan genel meclis seçiminde SYRİZA hareketinin zaferinde yaşadık. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Nazilerine karşı baş kaldıran Yunan halkı, AB aleyhtarlığını birkaç hamlede diriltebildi. Başbakan Aleksis Çipras Moskova’ya yeni yaptırım  politikasına “hayır” demekte gecikmedi.

Bu açıdan baktığımızda, gölgelere ışık veren renk olarak olsa bile, 1944’ten sonra halkımızın 50 yıl boyunca Demir Perde ardında boğulması, katmerleşen özgür dünya hasreti, totaliter baskı rejiminin yarattığı gerginlikler, zulümden doğan demokrasi enerjisi güncel politikada yeni fırça darbeleriyle tonlanıyor.

1990’da bizde dışa büyük göç akımı başladı. Bulgar tarihi böyle bir göç tanımadı. Bir yandan zulümden kaçanlar, iş arayanlar otobüs ve tren katarlarına sığmazken, çocukları Batı Avrupa okullarında, üniversitelerinde, akademilerinde okutma özlemi yaşam hakkı istedi. Bu bir umut kapısıydı. Bu halk, Batıda okuyan gençlerin getirdiği kıvılcımlarla Osmanlı Döneminde Ulusal Uyanış Çağı yaşamıştı. Diriliş enerjisi aşılayanlar Batıda eğitimden dönen aydınlardı. Birbiriyle ilintili oldukları bilinmeyen kemençe, çan, zil ve kaval, tulum seslerini birleştirip senfoniler yaratanlar onlardı. Yani halkı o kişiler birleştirmiş, birlikten kuvvet doğmuş ve egemenlik kazanılmıştı. Halkın inandığı başarıya götüren yol buydu ve yeniden açılmıştı. İnançlarında yeni olan tekrarlanan deneyimle doğacaktı. Batıda çalışıp da boş cüzdanla dönen, Batıda okuyup da boş kafayla gelen ve iş bulamayan görülmemişti.

Yola düşen Bulgar gençliğinin ülkeyi ana babalarının, halk bilgeliğinin ve toplumun razılıyla terk etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Arap üniversitelerinde ve Türkiye’de okuyup da dönenlerden hafız ve imamdan başka görev alan yokken, Batı ya gidip gelen Bulgar gençlerden altısı doğrudan bakan koltuğuna oturuverdi. Meclisteki genç kadro bileşimin % 12’si onlardan oluştu.

Batıda okuyup da dönenlerden istenense Büyük Tablo’daki renkleri değiştirmesidir. Endişe, korku ve huzursuzluk, karamsarlık renklerine neşeli tonlarla yeni parlaklık kazandırmaktır. Umut açık renklerde yaşar.

Aydın gençlerin ödevlerinden biri, Bulgaristan’a girmek için can atan ve gelince de birinci vazife olarak bir Çingene kızını kandırıp evlenerek vatandaşlık isteyen yeni mülteci akımın yerli nüfus bileşimini değiştirme eğilimini engellemektir. 2051’de son Bulgar defnedilecektir teorisi bir anti-tez olarak icat edildi. Bulgaristan’da yaşayanların tek ulus oluşturduğu, ülkede etnik halk topluluğu ve azınlık sorunu olmadığı saçmalığının altında yatan da, 2007’den sonra Brüksel’den gelen yoksul ve sefil etnik kesime mali ve maddi yardımların hepsine sahip çıkma, yalnız istediklerine el uzatma hesaplarıdır. Bugün genel nüfusun % 24’ü olan Roman kesimin mülteci olarak gelen Arap, Filistinli ve Suriyelilerle kaynaşmasından doğan taze kanda tehlike görenler var.

Biz bunun tersini 1983’te General Kenan Evren’in Todor Jivkov’a Bulgaristanlı Türkler hakkında  “eti senin kemiği benim” demesinde yaşadık. Göçlerle parçalandık! Bulgaristan Türklüğünün genç kanı dışarı aktı. Bulgaristan’ı vatan bilen, eşit vatandaşlık hakkı uğruna direnen, Romanların gidecek yerleri olmadığı gibi, göç etme niyetleri de yoktur. Aynı tümceyi Müslüman Pomaklar için de yazabiliriz. 1912’de, 1936’da, 1942’de ve 1970 – 1973’te isimleri değiştirilmiş ve din hakları yasak altına alınmış olmalarına rağmen, süreki mücadele ederek her defasında haklarını geri almayı başarmışlardır. Bu tablodaki solmayan renklerden biri Bulgaristan Müslüman Pomaklığıdır.

Büyük tablonun içinde bir de Bulgaristanlı Türkler karesi var ki, son dönemde ayçiçeği tarlası gibi sararırken, giderek renkler koyulaşmaya başladı. İçine çekilip kapanıyorlar. Öz yaşam kurallarını yeniden diriltmeye çalışıyorlar. Yabancıdan alınan suyla değirmen dönmediğini anladılar. Beklemenin de hiçbir derde çare olmadığını gördüler. Korkuyu yendiler. Endişeli günleri aşıyorlar. Hızır arıyorlar. Renkleri birbirini tamamlayan ve etkileşen büyük tabloda genel atmosferde gözle görülmeyen ve elle tutulmayan ama düştüğü yeri ısıtan ve yağmurdan sonra yedi rengini de seren gökkuşağı güzelliğine hayran oluyorlar. Onların anlayışında, ebekuşağı renklerinden her biri temel renk olduğundan, birbirinden alma, çalma, birbirini eritme, soldurma gibi hususiyetler gözlenmemelidir. Son dönemde açıktan açığa asimi leye zorlama gibi olaylar yaşanmıyor. Bu doğanın yasallarındaki en tabii farklılıkların bütünlüğünde var. Tabloyu izlerken her şeyin kendine ait bir öz hayat hakkıyla dünyaya geldiğini bilincimizde yaşattıkça ve bu istene hayat suyu verdikçe, birey nasibinin nerede çıkacağını kestirmenin zor olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Pastel renkleri yaratırken esas olanı ve temel farklılıkları yok etme yasası diye bir şey doğada yoktur. Uğur böceğinin sırtındaki siyah lekeler onun doğal güzelini oluşturan noktalarıdır. Gök kuşağının dünyaya gösterdiği yedi temel rengin hiç birisi ötekinden daha büyük, daha önemli, daha parlak ya da daha soluk ya da daha değerli veya değersiz değildir. Her birinin kuşak içindeki yeri belli ve değerleri ebedidir. Bu gerekçelerle yaklaşıldığında, kendi kendimize yarattığımız korkunun yolunu kesmek için – bu arada korku dağları (gerçekleri) korur – 131 km. dikenli tel örgü sınır duvarı germenin korku olayını etkileyemeyeceğini kabullenmek zorundayız. Bu da bir gerçektir. Olacak olacağına varır, kabullenmek zorundayız. Dünya herkes için vardır. Nice uygarlıklar doğmuş ve sönerken yerinde yeni ufuk ağarmaya başlamıştır.

Ne kadar korku kaynağı varsa o kadar da umut ve başarı kaynağı vardır.

Share

Yeni Durum

Seyhan ÖZGÜR

 

2015’in daha ilk ayı son yıllar birikimlerine patlama ayı oldu.

İlk önce şu Fransız başkentinde 6–7 Ocağa rastlayan “Charlie Hebdo” iğrençliği hepimize çok kötü günler yaşatabilirdi. Başbakanımız Sayın Ahmet Dağutoğulu’nun da hemen Paris’te belirmesi ve birçok başka Müslüman liderin, Hıristiyan Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarla birlikte teröre karşı kararlı yürüyerek, bu olayın bir İslam saldırısı değil, terör olayı olduğuna her demecinde kesin damga vurması, ardından aynı noktalamayı Berlin’de yinelemesi çok isabetli oldu.

 

Yeni harmanlamada insanlık Hıristiyan ve İslam dünyası arasında bir büyük çatışmaya itilemediği gibi, terörle mücadelenin ortak dava olduğu inanç ve hedef haline geldi. Türkiye’nin tavrı yalan olanla gerçeğin birbirinden ayrılmasında belirleyici oldu.

 

Ben de sizler gibi, “Charlie Hebdo” katliamından fazlasıyla etkilendim. Yahudilerin ellerinde biraz fazla para birikince yada iflas ettiklerinde hep uç işlere karışırlar. Aklımdan bunlar “bu defa bütün dünyayı İslam’a karşı ayaklandırmak mı istiyorlar” gibi fikirler geçti. Bir de görüyoruz ki, İŞİD çarşafı aşıldıkça altından Yahudi parası, İsrail silahı, pisliği, Mesih hayalleri, Mezopotamya’da Büyük Yahudi Devleti hayaleti vb. çıkıyor. Katlıyamlar milyonları evinden yurdundan etti. Büyük Türkiye’nin sonsuz insan sevgisi olmasa, olacaklara akıl ermez.

 

Batılı Hıristiyan devlet vatandaşı olup kanlı serüven peşinde Yakın Doğu’da kafaya maske takıp gösterilen canilik, devletleri para için zorlamaya, boyun kesmeye kadar uzandı. İslam’ın 5 şartını bile doğru dürüst uygulamayan katiller, yaptıklarını “şeriat” kılıfına sokmaya çalıştıkça kim oldukları belli oluyor. Kelle kesme, insan yakma, yargısız infazla insanları gaz kamaralarında yakma, en zehirli gazlarla boğma gibi kitle imha yöntemleri İslam hukukuna ait değildir. İslam yasalarında bu gibi cezalar öngörülmemiştir. Keyfi hareketler Orta çağı,  karanlık devirleri, 1480 İspanya’sını anımsatıyor. O zamanlar İspanya hükümetinde Yahudileri ve dinden dönenlere zulüm eden, yargısız infaz uygulayan İşkence Bakanlığı vardı. Avrupa tarihinde 13. ile 19. yüzyıllar arası inkvizision (işkence) çağı adıyla bilinir.  Kilise kurallarına ve feodal düzene karşı çıkanlarla hesaplaşma çağıdır.

Fakat son yüzyılda Hitler’in Yahudi düşmanlığı, insan sevgisinin de doğum yeri olan eski kıtada, insanoğlu haysiyetine dip yaptırmıştır. Doğu ve İslam alemi benzer vahşet tanımaz. Maskenin altında kimlerin gizlendiği bilinmeyen İŞİD vahşetinin İslam dini hanesine yazılmak istenmesi, çelişkili düşünceler tahrik etmeye devam ediyor. Özellikle de devlet beyanlarına “İslam terörizmi” gibi kavramlar alınması rüzgârı ters yöne çeviriyor.

 

Dünyada yeni uygarlığın İslam ile Hıristiyanlık çatışmasından doğacağını yıllardan beri yazıp çizenler ve bunu kafalara mıhlamak amacıyla propaganda edenlerin son olayların ardındaki rollerinin gün ışığına çıkması besbelli ki, bu defada biraz gecikecek.

 

Yahudilerin içindeki “biz haklıyız” – “mağdur olan hep biz oluyoruz” – 15. yy.da İspanya’da yakıldık, kovulduk, Osmanlıya sığındık;  Hitler nicemizi gaz kamarasına attı vs gibi yakınma ve merhamet arama örnekleri çoktur. Fakat bir de yine Yahudilerin İsa Peygamber’in dirilişinden sonra, ona edilen zulüm, çarmıh olayı ve ardından Avrupa’da istenmeyişleri, ticarete katılmalarının, kalelerin içinde yaşamalarının yasaklandığı uzun dönem gelir. Sonunda onlar kendilerine konan yasakları, kadim zamanlardan beri kullandıkları tefecilik silahıyla yenebilmiş, bankaların, en lüks konakların sahibi olmayı başarmışlardır. Bu süreçlerin içinde tekrarlayan olaylar var. Hani “hırsız suç yerine döner” misali yinelemeden söz ediyorum. Mesela, dönemin (1840 – 1902) büyük Fransız yazarı Emil Zola,  “Para” romanında Yahudilerin kaleden içeri girme çabalarını anlatır. Drayffüs olayında ise, artık Fransa ordusuna girmiş, Genel Kurmay katına yükselmiş, gizli araştırmalardan sorumlu bir Yahudi Albay’ın Almanya lehinde casusluk yapmış olması suçuyla yakalanıp yargılanmasına karşı dikilip aklanmasını sağlarken sözüm ona Yahudi “dürüstlüğü” savı beklenmedik zirve yapar.

 

Çalışanlarına maaş ödemekte güçlük çeken ve kira ödemelerini aksatan “Charlie Hebdo” katliamı giz perdesinde İslam dini kutsalları konusunda kalemleri hep çarpık çizen 10 Yahudi gazetecinin feda ederek “İslam düşmanlığı cinini” şişeden çıkarma planı vardıysa, tuzak ustaca kurulmuş ve şişe kırılmıştır. Şu da var ki, Yahudi ekibin gözyaşları 13 milyon Euro ile silindi de, “her buluttan yağmur yağmaz” bir defa üstün gelenin ikincisi tamamen ters tepebilir. Avrupa demokratik kamuoyu, devlet ve hükümet başkanları, bu arada aktif konum alan Başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğulu “katliamın İslam dini ile hiçbir ilişkisi yoktur” derken, ağırlık gösterdi ve İslam ile terörü birbirinden ayırdı. “Bu bir terör olayıdır,” dedi. Değişmeyen politik çizgilerimizi Avrupa kamuoyu Davos temaslarında da yaşadı.

 

Hayfa sonu komşumuz Yunanistan’da yapılan genel seçimde sosyal demokrasinin solunda ama aşırı sola da oldukça uzak olan SİRİZA zaferinde ve hemen ardında “Bağımsız Rumlar partisiyle Avrupa Birliği karşıtı düğümde buluşup hükümet kurmalarında birçok yenilik izledik. Utkunun ardında eskisi gibi borç harç içinde kemer sıkarak ateşten gömlek yaşamak istemeyen Yunanlılardan başka bir de Moskova parmağı olduğu ortaya çıkarsa, Avrupa’daki deprem sinyalleri sıklaşabilir.

 

Öte yandan SİRİZA AB’de kalacağım dese de, İngiltere sahnesinde en güçlü partilerinden biri olan “Faraş” iyice sivrildi. Yılbaşından beri gündem belirleyen konumu Brüksel’den ayrılmak için halk oylamasına gitmek istiyor. Buna ilaveten, Fransa’nın güçlü sağ partisi milliyetçi Le Pen hareketi de AB konusunda ikircimli tutumunu koyulaştırıyor. Rusya’da gelişen ve pekişen yeni milliyetçi ideoloji Batı Avrupa ülkelerindeki sağ güçler tarafından kolay benimseniyor. Ortak eylem plâtformları oluşturma yolları aranıyor. Brüksel aleyhindeki cepheleşmede sağ ve sol kanatları buluşturan pek çok nokta var. Geniş sosyal tabanında haksız yollardan zenginleşenlere karşı isyan etme azmi ateş alıyor. Bir de acaba Rusya Avrupa’yı soldan sağdan ateşleyebilecek durumunu elde edebildi mi, sorusu dillenmeye başladı. Sürpriz gelişmelerin ardında geniş katmanların memnuniyetsizliği ve Rusya kaynaklı dış destek olabilir.

 

Gerginlik noktalarının başında gelen Ukrayna içinde Lugansk savaş çizgisi oluştu. Binlerce ölüden söz edilirken ateş bir türlü kesilmiyor. “Yurtta sulh, dünyada barış” ilkesine sımsıkı bağlı kalan Türkiye Cumhuriyeti’nin Ukrayna’yı hedef alan bir yeni NATO askeri üssünün Karadeniz kıyımıza konuşlandırılmasına izin vermemesi ve bu üs için son yıllarda 50 bin Rus’un konuşlandığı Kara Deni incisi Varna’ya komşu “Şabla” kıyısının seçilmesi, Bulgaristan’da değişik yorumlara vesile oldu. Kendi kendilerine gelin güvey olup “Türkiye’nin NATO içindeki konumu zayıfladı” deyenler sanki bayram ettiler. Sürekli ve güvenli barış siyasetini algılamada güçlük çekenlerin akıl durgunluğu içinde olduklarına artık kesin inanıyorum.

Share

Gece Kıvılcımları

Muazzez YURDAKUL

 

Üstümüze yığılan yılların kör yumağı

Alnımıza çizgiler çizse de derin derin

İçimize doğuştan yuva kuran kaderin

Engel olamaz bize çelik örgülü ağı

 

Ko aksın gönüllerin sevgi yüklü ırmağı

Kıskançları suyuyla birer birer boğarak

Günde birkaç kez ölüp yeni baştan doğarak

Devireceğiz bir gün önümüzdeki ağı

 

 

Örgütlenme İmkânları

 

Daha Belene Ölüm Kampı’nda bulunduğumuz günlerde yakınlarımızla görüşmeler başlayınca, bizim için hayati önemi olan bir haber aldık. Türkiye Cumhuriyeti Balkanlara özel radyo yayını yapmaya başlamıştı. Yayının önemi, birkaç sözle anlatılmayacak kadar büyüktü.

Hava, ekmek, su, var olmak içindi. Oysa kişi sadece var olmak için çabalayan, didinen bir yaratık değildi. Bu var oluşun bir anlamı vardı. Radyo yayınları bize var oluşumuzun anlamını açıklayarak, anlatacak, aydınlatacaktı. Bu anlam, ulusal ve dinsel kültürümüzü geliştirmekle başlardı. Böyle bir yayının boşluğu yıllardır dudaklarımızı çatlatan bir susuzluk içinde hissediliyordu. Bu boşluk şimdi doldurulmuştu. Artık sorun, yayınların iyi ve engelsiz dinlenmesindeydi. Adlarımızın değiştirilmesinden, yani o korkunç kasırgadan sonra  başını öne eğip kara kara düşünen, ne yapacağını bir türlü kestiremeyen, bütün dünyaca unutulmuş duygusuyla çırpınan  Bulgaristan Türkü,  akşam üstü kırık ve bitik radyosunun ibresini  istasyonlar üzerinde gezdirirken, birden bire kendisine hitaben yayın bulunca sevinmez, heyecanlanmaz, cesaretlenmez,  ümitlenmez de ne yapar? Üstelik bu yayın ona her akşam, her sabah, Bulgaristan hudutlarından soydaşlarının nasıl, nice kaçıp, Türkiye’ye ana vatana sığındığını söylerse, kendine güveni artmaz mı? Bu yayın çok geçmeden haltercimiz Naim Süleymanoğulu’nun, pehlivan İlyaz Şükrüoğulu’nun, mebus Halil İbişoğulu’nun, doçent Hüseyin Memişoğulu’nun ve daha yüzlercesinin “Kelleyi torbaya koyarak” kaçtıkları haberini veriyordu. Onların ardından Bulgar gümrük kapısını yük kamyonuyla kırıp geçenler de vardı. İstanbul Boğazı’ndan geçmekte olan yük vapurlarından suya atlayanlar da; elektrik akımı geçen telleri keserek kendilerine yol açarak Türkiye’ye kaçanlar da vardı, hudut boylarında günlerce aç durup kaçmayı başaranlar da… Onların bir kısmı dünyanın çeşitli yerlerinde günümüzün önemli diplomatlarına bize yapılan Bulgar vahşetini ve içinde bulunduğumuz dayanılmaz durumu anlatıyorlardı. Birisi işitmezden gelirse, bir başkası işitirdi. Böyle böyle bütün dünyanın özgür insanları durumumuzu öğrenir, bize yardım elini uzatabilirdi. Yeter ki, biz de umudumuzu yitirmemeli, karınca kadarınca bir şeyler yapmaya çalışmalıydık.

 

Evet, çalışıyorduk. Sessiz bir direniş içindeydik. Direnişimiz gün gün sertleşiyordu. Nihayet 1988 yılına girdik. Bu yıl, örgütlenme şansımızı arttırdı.  Artık Bulgaristan Türkünde 1984–1985 yıllarının karanlığı yoktu. Gece kıvılcımları çakmaya başladı. Türk olduklarının ve bunun verdiği mutluluğun bilincine varmışlardı. Müslümanlığa varan yolun muhakkak milli duygular dünyasından geçmesi gerektiğini anlamışlardı. Yukarıda, ağır ağır Bulgarlığa doğru kayma dediğim yüz kızartıcı duruma son verilmişti. Jivkov’un alelacele Bulgarlaştırma amacıyla giriştiği ve “Yeniden Doğma1 adını verdiği geniş kapsamlı soykırımı Bulgaristan Türeleri’ne bir UYARI anlamına dönüşmüştü. Ailede çocuklarıyla farkına vararak veya varmayarak ve de sokakta yarı Türkçe, yarı Bulgarca konuşan binlerce Türk birden bire uykudan uyandı ve keskin bir viraj yaparak, kimliğinin ne olduğunun farkına vararak kendine geldi. Türkiye’nin Sesi ve Batı Radyoları olmasaydı, bilinçlenme olayı bu kadar çabuk gelişmezdi.  Buna, Helsinki Nihai Belgesi’nin ve onu izleyen Belgrat, Madrid, Otava, Viyana Konferanslarında alınan kararların etkisi de büyüktü. Bulgaristan hep sayılan bu nedenlerle, ardında gizlendiği küflenmiş DEMİRPERDEYİ ister istemez biraz aralamaya zorlandı. Batıdan esen bu sıcak rüzgara, Gorboçov’un AÇIKLIK ve YENİDEN YAPILANMA dediği kuzey rüzgarı da katılınca, özgürlüğün kapısı biraz daha aralandı. Türkiye hariç bir sıra Batılı devletlerle otomatik telefon bağlantısı kuruldu. Önce, komünist totaliter rejimi kendilerine büyük bir engel sanan Bulgar aydınları muhalif örgütlenme denemesi yaptılar. Bunu başka örgütler izledi. Ve nihayet, 1988 yılının sonuna doğru Kuzey Batı Bulgaristan’da sürgünde bulunan arkadaşlarımız Mustafa Ömer, Belene’den geçme Sabri İskenderoğulu, Ali Ormanlı ve daha başkaları DEMOKRATİK İNSAN HAKLARI BİRLİĞİ’Nİ (Demokratik Lig örgütünü) kurdular. Örgütün Tüzüğü Batı Radyolarınca Türkçe ve Bulgarca yayınlandı. Örgüt kısa bir zamanda bütün Bulgaristan Türklerince benimsendi. En yakın mahkemece tescil edilmemesine karşın üye sayısı hızla artıyordu. Yoğun baskıya rağmen, önce Kuzeydoğulular, ardından Güneydoğulular akın ettiler Miyaylovgrat (Montana) ilinin Komarevo köyüne. Kırcali, Mestanlı, Cebel, Koşukavak, Ada Köyü, Kıyılar köyü ve daha birçokları örgüte üye toplayan gizli merkez durumuna dönüştüler. Koşukavak bölgesinde, anayasa dışında hiçbir faaliyette bulunmamalarına rağmen, birçok genç tutuklanıp gaddarca dövüldü.

 

Hep bu etkinliklerin ışığı altında, Mayıs ayının başlarında Kuzeydoğu Bulgaristan’da dört beş Türk’ün, bütün azınlık haklarımızın iadesi talebiyle başlattığı açlık grevleri, örgütün çağrısına uyularak zincirleme grev oldu. Kısa zamanda grev, Türklerin oturduğu bütün bölgelere yayıldı. Bu davada bizi, Bulgar örgütleri de destekledi. Grev, Koşukavak kasabasına da ulaştı. Greve bazı aileler bütün fertleriyle, hatta bazı okulların da bütün sınıfları katılmıştı. Çok geçmeden grevler yürüyüşe dönüştü. İstenilen tek şey azınlık haklarımızın dolayısıyla, adlarımızın iadesiydi. Yürüyüşler, 1984’te Mastanlı’da olduğu gibi, kanla bastırılmak istendiyse de, Varna, Silistre, Burgaz, Cebel şehir ve köyleri kaynıyordu.

 

Bu arada, 9 Mayıs 1989’da, Bulgaristan Meclisi dış ülkelere seyahatle ilgili yeni, yıllardır beklenen bir yasayı onayladı. Bu yasa, her isteyene pasaport verilmesini ve isteyenin istediği ülkeye gidebilmesini sağlayacaktı. Yasa, 1 Eylül 1989’da yürürlüğe girecekti. Öyle ama Türk ahalisinin gittikçe genişleyen ve Bulgar yönetimleri için git gide kâbusa dönüşen yürüyüşleri durmak bilmiyordu. Bu durum, birden Bulgar ahalisinin arasına da sıçrayabilirdi, öte yandan, dünya kamuoyunun dikkatini üzerine topluyordu. Daha fazla devam etmesi komünistler için tehlike oluşturmaya başlamıştı. Bunu önlemek için seyahat yasası yürürlüğe girmeden, Türklere alelacele Pasaport verip, akıllarınca, Türklerden öncü, teşkilatçı, kışkırtıcı hesap ettiklerini ellerinde ikişer bohça giysiyle sınır dışı etmeye başladı. Kalanların sakinleşeceğini zannetti. Yanıldı fakat. Türk halkı, insancıl yollarla azınlık haklarını istemeye devam etti. Bu, benim oturduğum Koşukavak kasabasına da uzandı. 25 Mayıs, kasabanın pazarı günü yapmayı planladığımız yürüyüş aşırı baskı yüzünden yapılamadı. Bütün sokaklar ve köşe başları sivil ve üniformalı polislerce tıklım tıklımdı. Sokaklara dizilen tanklar ateş etmeye hazır durumdaydılar. Birkaç helikopter kasaba üstünde durmadan uçuşuyordu. Biz, BELENE CEHENNEMİNDEN geçmiş beş arkadaş, -Nurettin Raifov, Taşlılı İsmail, Süütlüdereli Mehmet, Öğretmen Şükrü Süleymanov ve öğretmen Ömer Osman anlaşma üzerine Pazar yerinde buluştuk. Buluştuk ya, etrafımızdaki sivil ve uniformalı polisler çemberi gittikçe daraltıyorlardı. Parmakları taşıdıkları otomatik silahların tetiğinde, nefret kıvılcımları uçuşuyordu. Gözleri bizdeydi. Sergilerin oralarda pazarcıymışız gibi dolaşmamız onları aldatmadı. Emniyet şefi bir uyarına getirip bizi, bana bağırdı. “Yürüyüşe girişirseniz, ilk mermilerle seni, sonra da arkadaşlarını bizzat ben kalbura çevireceğim!…” bakışlarında intikam merakı duygularını okumak kolaydı, Söylediğini yapacağına emindim.  Kendi kendime. “Biz Türk halkına ölü olarak mı, yoksa sağ olarak mı yararlı olacağız!” diye sordum. Cevabım sağ olarak idi. Bunu arkadaşlara da söyledim ve yürüyüşten vazgeçtik. Arkadaşlara hemen dağılmalarını tembihledim. Ayrıldık. İsmail ve Mehmet’i restoranda yemek yerken tutuklamışlar. Emniyet dairesinde gaddarca dövüp sokağa atmışlar. İkisi de günlerce koyun derisine sarılı durdular, çünkü onlara doktor yardımı verilmiyordu. Her ikisiyle de Kapıkule’de görüştük. Kayıt işlemlerinden sonra Mehmet bir hastanede tedaviye alındı.  İsmail daha iyiceydi.

 

Kasabadaki evim gözaltındaydı. Gayrı zamanlarda bu işi Bulgar komşuları yapıyorlardı. Evime her giren, dışarı çıkınca tutuklanıyor ve bir temiz dayaktan geçiriliyordu. Hatta hasta annemi ziyarete gelen akrabalar bile…

 

Bu arada Demokratik İnsan Hakları Birliği (Demokratik Lig) Örgütü kurucularının, daha 8 – 9 Mayısta sınır dışı edildiği haberini aldık. Mustafa, Sabri, Ali artık Türkiye’de idiler. Böylece Bulgar komünistleri örgütü başsız bıraktıklarını sandılar.

 

Birkaç gün sonra Koşukavak kasabasının ana caddeleri köylerden akın eden Türk ahalisi ile tıklım tıklım dolmuştu. Halk en doğal hakları elinden alındığı için, yüzyıllarca vatan bildiği dede yadigarı topraklarını terk etmek istiyordu. Bağırmıyor, haykırmıyor, kıpırdamıyorlardı. Ama sessizce duruşlarında da açık seçik okunuyordu bu, önü alınmaz arzu. Bulgar komünistleri, bağırmalarına, haykırmalarına, tehditlerine aldırmadıklarını gördükçe, çıkış yolunu pasaport verip sınır dışı etmekte buldular.

 

Bunun adı olsa olsa korku gücü olurdu. Ne korkusu KOLTUK KORKUSU tabii.

Devam edecek.

Share

TBMM’de “İç Güvenlik Paketi” mesaisi

TBMM Genel Kurulu, haftaya Aden Körfezi Tezkeresi ile başlayacak. Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının korsanlık, deniz haydutluğu ve silahlı soygun eylemleriyle mücadele amacıyla yürütülen uluslararası çabalara destek vermek üzere, gereği, kapsamı, zamanı ve süresi Hükümetçe belirlenecek şekilde Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görevlendirilmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin yapılması için verilen izin süresinin 10 Şubat 2015 tarihinden itibaren 1 yıl daha uzatılmasına dair Başbakanlık Tezkeresi, 3 Şubat Salı günü Genel Kurul’da ele alınacak. Aden Körfezi Tezkeresi, daha önce 5 kez uzatılmıştı.

Tezkere görüşmelerinin ardından yarım kalan Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Tasarısı’na devam edilecek. 30 maddelik Tasarı’nın görüşmeleri 23. maddeden devam edecek.

Meclis’in bu haftaki en önemli gündemi ise “İç Güvenlik  Paketi” olacak. “Temel kanun” olarak bölümler halinde görüşülecek olan 132 maddelik tasarı önemli düzenlemeler içeriyor.

Tasarıyla; kolluk amirinin yazılı, acele hallerde sözlü emriyle kişinin üstü, eşyası, aracı aranabilecek. Bu yapılırken arama gerekçesini de içeren belge verilecek. Toplantı veya gösteri yürüyüşlerinde, “havai fişek, molotof, demir bilye ve sapan”, bulundurulmayacak ve taşınmayacak. Polis; okul, kamu binası, ibadethane gibi yerlere molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıranlara karşı silah kullanabilecek. Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen yürüyüşlerde, yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlara 5 yıla kadar hapis cezası verilecek.

Tasarı; bonzai, uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçuna verilecek cezalar kapsamına alıyor. Polis alımında yaş sınırı mevcut düzenlemedeki gibi 28 olacak. İçişleri Bakanı; Jandarma Genel Komutanlığı’nda daire başkanları ile il ve ilçe jandarma komutanlarını, Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda kurmay başkanı, karargahta görevli başkanlar ve bölge komutanlarını atayacak.  Belediye sınırları içinde, hizmet gerekleri bakımından uygun görülen yerler jandarmanın görev alanına verilebilecek.

Son 5 yıl içinde meslekten çıkarılma cezası verilmesi gerektiği halde, zaman aşımı nedeniyle cezalandırılamayan emniyet teşkilatı personeli, resen emekliye sevk edilmeyecek. Polis koleji kapatılacak. Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli, askerlik dışındaki suçları sebebiyle İçişleri Bakanı’nca görevinden uzaklaştırılabilecek.

Vatandaşlıktan ıskat edilmiş kişiler, milli güvenlik bakımından engel teşkil edecek bir halleri yoksa, Türkiye’de ikamet etme şartı aranmaksızın yeniden Türk vatandaşlığına alınabilecek. Soyadı Kanunu’na aykırı soyadları ile yazım ve imla hatası bulunan ad ve soyadları, bir defaya mahsus olmak üzere değiştirilebilecek. Emniyet Genel Müdürlüğünce yürütülen pasaport ve sürücü belgesi işlemleri, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne devredilecek.

Komisyonlar

TBMM’deki ihtisas ve araştırma komisyonları da gündemlerindeki konuları ele alacak.

Plan ve Bütçe Komisyonu, bazı yasalarda değişiklik yapan torba yasa teklifinin görüşmelerine 3 Şubat Salı günü devam edecek.

Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu,  İş Sağlığı ve Güvenliği Yasa Tasarısı’nın görüşmelerini 3 Şubat Salı günü sürdürecek.

AB Uyum Komisyonu, Aile Paketi’ni 4 Şubat Çarşamba günü görüşecek.

Dışişleri Komisyonu, gündemindeki uluslararası sözleşmelerin onaylanmasını içeren yasa tasarılarını 4 Şubat Çarşamba günü ele alacak.

Kamu Denetçiliği Kurumu yetkilileri, 4 Şubat Çarşamba günü 2014 yılı faaliyet raporuyla ilgili olarak Dilekçe ve İnsan Haklarını İnceleme Karma Komisyonu’na sunum yapacak.

KİT Komisyonu denetimlerini sürdürecek. Komisyon;  4 Şubat Çarşamba günü TRT’nin 2012 yılı, 5 Şubat Perşembe günü ise TÜRKSAT’ın 2011 ve 2012 yılı hesaplarını inceleyecek.

Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerini Araştırma Komisyonu, 5 Şubat Perşembe günü gerçekleştireceği toplantıda, Kadın ve Demokrasi Derneği  (KADEM), Kadın Merkezi Vakfi (KAMER), Kadının İnsan Hakları, Yeni Çözümler Derneği, Kadın Cinsiyetlerini Durduracağız Platformu, Kadın Sağlıkçılar Dayanışma Derneği (KASAD-D) ile Türkiye Kadın Muhtarlar Derneği temsilcilerini dinleyecek.

Share

Osmanlı arşivleri Vatikan’a mı satıldı?

Osmanlı arşiv belgelerinin 1931 yılında hurda kâğıt fiyatına satılması işinin, Bulgaristan tarihi ve Ermeni meselesi ile ilgili belgelerin Bulgaristan’a oradan da Vatikan’a kaçırılması ile ilgili bir tezgâh olduğu iddia edildi.

Yedikıta tarih ve Kültür Dergisi ocak sayısında İstanbul Defterdarlığı’na ait 200 balya Maliye Arşivi’nin Bulgaristan’a satılması işinin sıradan bir olay değil planlı ve uzun süren bir istihbarat çalışmasının neticesinde gerçekleştiği ile ilgili iddialara yer verdi. Osmanlı Arşivi Uzmanı Kasım Hızlı ve Kırklareli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Raşit Gündoğdu tarafından hazırlanan “Okkası Üç Kuruşa Tarih Var” başlıklı dosyada dikkat çekici bilgilere yer veriliyor. Yazıda özel yetiştirilen ve çok iyi Türkçe bilen o dönemde Albay olan Panço Doref’in Osmanlı Arşivleri’nin Ermeni Berger ailesinin kâğıt fabrikasına satılmasında önemli bir rolü olduğu vurgulanıyor.

Arşivleri Didik Didik İncelemiş

Galatasaray Lisesi Mezunu olan Panço Doref, Osmanlı Arşivleri’ne giderek hem Bulgar tarihi hem de Ermeni meselesi üzerine ciddi araştırmalarda bulunmuş. Buldukları belgelerden etkilenerek Bulgaristan hükümetiyle yazışmalarda bulunmuş. Arkasından yerli işbirlikçiler bularak arşiv belgelerinin Bulgaristan’a gönderilmesini konusunu tezgâhlamış.

“Bu İş Şuurlu Bir İhanettir”

Makalede bilgisine başvurulan Devlet Arşivleri Eski Genel Müdürü Prof. Dr. Atilla Çetin, Panço Doref’in faaliyetleri ve arşiv belgelerinin satılması konusunda şunları söylüyor:

“Bir Bulgar albayı yetiştirilmiş. Maliye arşivi depolarına gelerek ‘bunlar işe yaramaz’ vs. diyor. Hâlbuki albay gelip uzun süre istihbarat yapmış, işbirlikçileri bulmuşlar; ekibiyle önemli belgeleri ayırmışlar. Maliye ile anlaşıyorlar. O zaman Defterdar Şefik Bey ve bir de vali muavini Fazlı Güleç var. Onlarla görüşüyorlar. Şuurlu olarak o belgeleri almışlar. Bana bunu ilk görenlerden biri olan İbrahim Hakkı Konyalı (Son Posta Gazetesi) anlattı. ‘Bu şuurlu bir ihanettir’ dedi.”

“Bulgarların iyi Türkologları var, onlar hemen arşiv belgelerine el koydular, işe yarar belgeleri ayırdılar, milli kütüphanelerine aktardılar. Sonradan gördük ki; Bulgarlar çok iyi sahip çıkmışlar, çok iyi tasnif etmişler ve bizdekinden daha iyi korumuşlar. Bütün yabancı ülke Türkologları belgeleri çok iyi korurlar; kendi malları gibi. Şimdi Osmanlı arşivini götürmüşler Kağıthane’de rutubetli depolara, çürütecekler!”

Ermeni Belgeleri 40 Milyon Levaya Vatikan’a Satılmış!

Yedikıta dergisi, Osmanlı arşiv belgelerinin Bulgaristan tarafından Vatikan’a satılıp satılmadığı konusuna da açıklık getirmiş. Yazıda, Manisa milletvekili Refik Şevket Bey’in çok mühim Osmanlı arşiv vesikalarının Papalık tarafın satın alındığı bilgisini TBMM’de doğrulatmak için soru önergesi vermiş ise de dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip “Resmi Bir malumat yoktur.” yanıtını vermiş.

Vatikan’ın elinde bulunan Osmanlı Arşiv vesikalarına dair Milliyet gazetesinin 18 Mayıs 1989 tarihinde Anadolu Ajansı Bürüksel bürosu tarafından geçilen haberi sayfalarına taşımış. Meşhur Fransız haftalık haber dergisi Le Nouvel Observateur’dan naklen yayınlanan habere göre Vatikan’ın elindeki Ermenilerle ilgili belgelerin büyük kısmı 1931 yılında Bulgarlardan alınmış.

Yazar M. Necati Özfatura Türkiye Gazetesi 23 Haziran 1995 tarihli köşe yazısında Vatikan’ın belgeler için 40 milyon Leva ödediğini kaydediyor. Devlet Arşivleri Eski Genel Müdürü Prof. Dr. Atilla Çetin ise bu iddiayı Osmanlı Arşiv belgelerinin satışının durdurulması için en büyük mücadeleyi veren Muallim Cevdet’e dayandırarak doğruluyor.

Panço Doref Kimdir?

Çok iyi Türkçesi olan, Bulgar Tarihi araştırmacılarından Panço Doref Galatasaray Lisesi mezunudur. Manastır ve Makedonya milletvekilliği yapmıştır. Bu dönemlerde, İttihat ve Terakki’nin güvenini kazanmak ve Türklerle Hıristiyanlar arasında iyi ilişkiler tesis etmek gayesiyle Osmanlı İttihat ve Terakki Partisini kurdu. İttihat ve Terakki Partisi’nin pek önem vermediği bu parti, 1910 yılındaki silah toplama girişimine karşı çıkınca kapatıldı. Balkan Savaşları’ndan sonra Makedonya’da komitacılık yapan Panço Doref, bilahere Bulgaristan’a göç etti.

Panço Doref, 1928 yılından sonra Osmanlı Arşivi’nde çalışmış, genellikle Bulgaristan tarihi ve Ermenistan meselesi ile ilgili araştırmalarda bulunmuş. 1931 yılındaki evrak satışından önce, Osmanlı Arşivlerinde Bulgaristan hakkında kıymetli vesikalar olduğuna dair Bulgaristan hükümetine mektuplar yazan Panço, evrakların satışından sonra da bu belgelerin Bulgaristan Milli Kütüphanesi’ne nakli konusunda önemli rol oynamıştır.

Share