Rafet ULUTÜRK

İnsan bazen dünyanın sahipsiz olduğunu zanneder.

Gücü eline geçirince her şeyi yapabileceğini, parası çoğalınca herkesi satın alabileceğini, makam sahibi olunca hesap vermeyeceğini düşünür.

Bir insanın hakkını yer.

Bir mazlumun gözyaşını görmez.

Bir dostunu yarı yolda bırakır.

Kendisine güveneni aldatır.

İftira atar.

Emeği gasp eder.

Yetimin hakkına uzanır.

İnsanların ekmeğiyle, geleceğiyle, itibarıyla oynar.

Sonra etrafına bakar:

“Bana ne oldu ki?” der.

İşte insanın en büyük yanılgısı tam burada başlar.

Çünkü hesabın hemen gelmemesi, hesabın hiç gelmeyeceği anlamına gelmez.

İlahi adaletin saati bizim saatimizle çalışmaz.

Ama vakti geldiğinde şaşmaz.

Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu ölçü son derece açıktır:

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”

Mesele bundan ibarettir.

Bu dünya yalnız yaşadığımız bir yer değildir.

Burası aynı zamanda ektiğimiz tarladır.

Ve herkes bir gün kendi ektiğinin hasadına çıkacaktır.

BUGÜN GÜÇLÜ OLMANIZ, YARIN DA GÜÇLÜ OLACAĞINIZ ANLAMINA GELMEZ

İnsanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biri gücün kalıcı olduğuna inanmaktır.

Nice hükümdarlar kendilerini yenilmez sandılar.

Nice zenginler servetlerinin tükenmeyeceğini düşündüler.

Nice makam sahipleri oturdukları koltuğu kendi mülkleri zannettiler.

Nice zalimler:

“Bana kim hesap sorabilir?”

diye meydan okudular.

Bugün hiçbiri yok.

Sarayları kaldı, kendileri gitti.

Servetleri başkalarına kaldı.

Makamlarına başka insanlar oturdu.

İsimlerinin önündeki unvanlar silindi.

Çünkü dünya insana mülk verilmiş bir yer değil, emanet verilmiş bir imtihan alanıdır.

Bugün kapınızın önünde bekleyen insan olabilir.

Yarın siz başka bir kapıda bekleyebilirsiniz.

Bugün imza atan sizsinizdir.

Yarın imzaya ihtiyaç duyan siz olabilirsiniz.

Bugün güçlü olduğunuz için susturduğunuz kişinin durumuna yarın siz düşebilirsiniz.

Onun için güç sahibine düşen kibir değil, adalettir.

Çünkü asıl imtihan insan güçsüzken değil, güçlüyken başlar.

KİMSE “YANIMA KÂR KALDI” DEMESİN

Bazı insanlar kötülük yaptıktan sonra yıllarca rahat yaşayabilir.

İşte burada insan aklı yanılır.

“Demek ki yaptığı yanına kaldı” deriz.

Hayır.

Biz hikâyenin tamamını bilmiyoruz.

Bir insanın banka hesabını görebiliriz ama geceleri nasıl uyuduğunu bilemeyiz.

Evini görebiliriz ama evindeki huzuru göremeyiz.

Makamını biliriz ama korkularını bilmeyiz.

Gülümsemesini görürüz ama vicdanının içinde hangi mahkemenin kurulduğunu bilemeyiz.

Üstelik dünya hesabın tamamının görüldüğü yer değildir.

İnancımız bize ölümün bir yok oluş değil, büyük hesaplaşmanın başlangıcı olduğunu öğretir.

Bu nedenle kimse kötülüğünü başarı zannetmesin.

Mahkemenin henüz kurulmamış olması, dosyanın kapandığı anlamına gelmez.

MAZLUMUN AHINDAN KORKUN

Hayatta korkulması gereken şey yalnız kanun değildir.

Bir de kırılmış gönüller vardır.

Bir de hakkı yenilmiş insanlar vardır.

Bir de çaresizlik içinde semaya kaldırılmış eller vardır.

Bir insanı güçsüz gördüğünüz için ezebilirsiniz.

Kimsesi olmadığını düşünüp hakkını yiyebilirsiniz.

Sesini duyuramayacağını düşünüp susturabilirsiniz.

Fakat çok önemli bir şeyi unutursunuz:

Kimsesizin kimsesi vardır.

Mazlumun cebinde parası olmayabilir.

Avukatı olmayabilir.

Makamı olmayabilir.

Çevresi olmayabilir.

Fakat duasıyla Rabbi arasında hiçbir makam, hiçbir protokol, hiçbir duvar yoktur.

Bu nedenle atalarımız boşuna:

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”

dememiştir.

Çünkü bazı bedeller hemen ödenmez.

Yavaş yavaş gelir.

İtibardan gelir.

Huzurdan gelir.

Dostlardan gelir.

Aileden gelir.

İnsan bazen yıllar sonra başına gelen bir olayın hangi kırılmış gönlün yankısı olduğunu dahi bilemez.

Bu yüzden gönül yıkmaktan korkmak gerekir.

İYİLİĞİN DE ADRESİ KAYBOLMAZ

Madalyonun diğer tarafını da unutmayalım.

İyilik de kaybolmaz.

Belki bugün bir insanın elinden tuttunuz.

Yarın sizin elinizden bambaşka biri tutar.

Bir öğrencinin eğitimine destek oldunuz.

Yıllar sonra sizin çocuğunuzun karşısına hayırlı bir insan çıkar.

Bir hastanın derdine koştunuz.

Bir gün sizin zor zamanınızda hiç tanımadığınız insanlar yanınızda belirir.

Bir fakiri sevindirdiniz.

Belki sizin hiç bilmediğiniz bir musibet sizden uzaklaştırılır.

Bunları matematik hesabına çeviremeyiz.

Çünkü iyilik pazarlık değildir.

Gerçek iyilik:

“Ben sana yaptım, sen de bana yap.”

demek değildir.

Gerçek iyilik:

“Allah gördü, bana yeter.”

diyebilmektir.

İşte insanın gönlünü özgürleştiren anlayış budur.

KUL HAKKIYLA SARAY KURULMAZ

Bugün özellikle üzerinde durmamız gereken meselelerden biri kul hakkıdır.

Çünkü insan bazen ibadet konusunda hassas davranırken insanların hakkı konusunda aynı hassasiyeti göstermeyebiliyor.

Oysa çalışanın ücretini geciktirmek de haktır.

Miras paylaşımında kardeşin hakkını yemek de haktır.

Devlet malını kendi malı gibi kullanmak da haktır.

Bir insanın emeğini sahiplenmek de haktır.

İftira ederek itibarını yok etmek de haktır.

Ticarette kandırmak da haktır.

Yetimin malına el uzatmak da haktır.

Makamını yakınlarına menfaat sağlamak için kullanmak da büyük bir ahlaki sorumluluktur.

Bir insanın ekmeğiyle oynamak yalnız ekonomik bir mesele değildir.

Belki o ekmekle çocuk okutulacaktır.

Belki ilaç alınacaktır.

Belki bir aile ayakta tutulacaktır.

Siz bir insanın hakkını aldığınızda bazen yalnız bir kişiye değil, arkasındaki bütün aileye dokunursunuz.

İşte bu yüzden adalet bu kadar ağır bir emanettir.

MAKAMLAR MÜLK DEĞİL EMANETTİR

Bu hakikat özellikle yöneticiler için daha ağırdır.

Muhtardan belediye başkanına, milletvekilinden bakana, şirket yöneticisinden devlet başkanına kadar…

Yetki büyüdükçe sorumluluk da büyür.

Çünkü yönetici yalnız kendi hayatından değil, kararlarının etkilediği insanların hayatlarından da sorumludur.

Bir imza binlerce insanı sevindirebilir.

Bir yanlış karar binlerce insanın hakkını çiğneyebilir.

Bu nedenle makam bir ayrıcalık değil, ağır bir emanettir.

Bugün koltuğa oturan kişi şunu unutmamalıdır:

O koltuktan herkes kalkacaktır.

Önemli olan nasıl oturduğunuz değil, kalkarken arkanızda ne bıraktığınızdır.

Beddua mı?

Dua mı?

Korku mu?

Güven mi?

Yıkılmış insanlar mı?

Ayağa kaldırılmış insanlar mı?

Gerçek devlet adamlığının ölçüsü budur.

TOPLUMLAR DA NE EKERSE ONU BİÇER

Bu kural yalnız insanlar için geçerli değildir.

Milletlerin de ektiği vardır.

Bir ülke eğitim ekerse bilim biçer.

Adalet ekerse güven biçer.

Üretim ekerse refah biçer.

Ahlak ekerse huzur biçer.

Liyakat ekerse güçlü kurumlar biçer.

Ama ayrımcılık ekerse bölünme biçer.

Yolsuzluk ekerse fakirlik biçer.

Nefret ekerse çatışma biçer.

Cehalet ekerse bağımlılık biçer.

Adaletsizlik ekerse öfke biçer.

Bugün çocuklarımıza nasıl bir toplum bırakacağımız, bugün hangi tohumu ektiğimize bağlıdır.

Dolayısıyla “Ne ekersen onu biçersin” sözü yalnız kişisel ahlak öğüdü değildir.

Aynı zamanda devlet yönetiminin, toplumsal barışın ve medeniyet inşasının temel prensiplerinden biridir.

EN TEHLİKELİ ÇÖKÜŞ: VİCDANIN SUSMASIDIR

Bir insan için en büyük felaket parasını kaybetmesi değildir.

Makamını kaybetmesi değildir.

Hatta yenilmesi bile değildir.

Asıl felaket, vicdanını kaybetmesidir.

İlk defa yalan söyleyen insan rahatsız olur.

Yalan devam ederse rahatsızlık azalır.

İlk haksızlığında gece uyuyamaz.

Sonra haksızlık sıradanlaşır.

İlk defa bir insanın hakkını yediğinde vicdanı konuşur.

Fakat sustura sustura sonunda o sesi duymaz hâle gelir.

İşte gerçek çöküş budur.

Çünkü vicdan sustuğunda insan kötülüğü kötülük olarak görmemeye başlar.

Zulmüne “zorunluluk” der.

Kibrine “özgüven” der.

Menfaatine “başarı” der.

İhanetine “şartlar gerektirdi” der.

Ve sonunda kendi vicdanında kendisini beraat ettirir.

Fakat insanın kendisini beraat ettirmesi, hakikatin hükmünü değiştirmez.

MEZARLIKLAR BİZE EN BÜYÜK DERSİ VERİYOR

Bazen hayatın gürültüsünden çıkıp bir mezarlığa bakmak gerekir.

Orada zengin de vardır, fakir de.

Müdür de vardır, işçi de.

Güçlü de vardır, güçsüz de.

Bir zamanlar telefonları susmayan insanlar vardır.

Randevu alınamayan insanlar vardır.

Binlerce kişinin önünde ayağa kalktığı insanlar vardır.

Şimdi hepsi sessizdir.

Yanlarında makamları yoktur.

Arabaları yoktur.

Tapuları yoktur.

Banka hesapları yoktur.

Koruma orduları yoktur.

İnsanın yanında götürdüğü şey yaptığıdır.

İşte hayatın bütün kibirlerini yıkan hakikat budur.

Ölüm, dünyanın bütün unvanlarını eşitler.

Fakat amelleri eşitlemez.

ÇOCUKLARINIZA SERVETTEN ÖNCE TEMİZ BİR İSİM BIRAKIN

Bir insanın çocuklarına bırakabileceği en büyük miras milyonlar değildir.

Temiz bir isimdir.

Bir evlat babasının ardından yürürken insanlar:

“Baban iyi adamdı, çok iyiliğini gördük.”

diyorsa o evlat zengindir.

Bir annenin ardından:

“Kimseyi incitmedi.”

deniliyorsa o kadın büyük bir miras bırakmıştır.

Çünkü servet tükenebilir.

Ev satılabilir.

Arsa paylaşılabilir.

Para bitebilir.

Fakat güzel isim nesiller boyunca yaşayabilir.

Bunun tersi de vardır.

Öyle insanlar vardır ki çocuklarına büyük servet bırakırlar ama beraberinde ağır bir isim de bırakırlar.

Çocukları yıllarca o ismin yükünü taşır.

O hâlde yalnız çocuklarımızın cebini değil, taşıyacakları soyadının şerefini de düşünmeliyiz.

BİR GÜN DEFTER KAPANACAK

Hepimizin önünde aynı hakikat duruyor.

Bir gün son telefonumuzu açacağız.

Son yemeğimizi yiyeceğiz.

Son defa evimizin kapısından çıkacağız.

Son defa bir yakınımızla konuşacağız.

Ve bunların hiçbirinin “son” olduğunu bilmeyebiliriz.

Sonra bizim için dünya devam edecek ama biz dünyada olmayacağız.

Başka insanlar makamımıza oturacak.

Evimizde başkaları yaşayacak.

Eşyalarımız paylaşılacak.

Telefonumuz kapanacak.

Fakat yaptıklarımızın izi kalacak.

İşte insan bunu idrak ettiğinde hayatındaki birçok kavganın ne kadar küçük olduğunu fark eder.

O HÂLDE BUGÜN NE EKİYORUZ?

Asıl soru budur.

Bugün hangi tohumu toprağa bırakıyoruz?

Bir gönle umut mu?

Yoksa yara mı?

Bir yetime sevinç mi?

Bir mazluma gözyaşı mı?

Bir çalışana hakkını mı?

Yoksa alın terinin gaspını mı?

Ailemize sevgi mi?

Çocuklarımıza güzel ahlak mı?

Toplumumuza birlik mi?

Yoksa kin ve ayrılık mı?

Çünkü yarın önümüze çıkacak mahsulün tohumu bugün elimizdedir.

İLAHİ ADALETİN ACELESİ YOKTUR

Ey bugün gücüne güvenen insan!

Makamına fazla güvenme.

Parana fazla güvenme.

Çevrendeki kalabalığa fazla güvenme.

Hiçbirinin garantisi yoktur.

Bugün yanında alkışlayanların yarın nerede olacağını bilemezsin.

Ama yaptığın iyilik de kötülük de seninle gelecektir.

Ey haksızlığa uğrayan insan!

İyilikten vazgeçme.

Sana kötülük yapıldı diye sen de kötüleşme.

Birileri vicdansızlaştı diye vicdanını terk etme.

Birileri hakkını yedi diye sen başkasının hakkına uzanma.

Çünkü onların hesabı onlara, senin hesabın sanadır.

Ve ey zulmeden insan!

Mazlumun sessizliğini çaresizlik zannetme.

Geciken hesabı unutulmuş hesap sanma.

Bugün hiçbir şey olmuyor diye yarının da böyle olacağını düşünme.

İlahi adaletin acelesi yoktur; fakat unutması da yoktur.

Bu dünyada ne ekersen onu biçersin.

İyilik ekersen bir yerden iyilik çıkar karşına.

Merhamet ekersen merhamet bulursun.

Adalet ekersen arkanda dua bırakırsın.

Ama kin ekersen huzursuzluk, zulüm ekersen ah, haksızlık ekersen hesap bırakırsın.

Onun için öyle yaşayalım ki bir gün arkamızdan:

“Çok malı vardı.”

demesinler.

“Çok makamı vardı.”

demesinler.

“Çok güçlüydü.”

demesinler.

Şunu desinler:

“İyi insandı. Hakkı gözetirdi. Kimsenin ekmeğiyle oynamadı. Elinden geldiğince insanlara iyilik yaptı. Arkasında kırılmış gönüller değil, dualar bıraktı.”

İşte gerçek zenginlik budur.

Çünkü dünya tarladır.

Ömür ekim mevsimidir.

Ölüm hasadın başlangıcıdır.

Ve sonunda herkes kendi ektiğiyle karşılaşacaktır.

İyilik ekin.

Adalet ekin.

Merhamet ekin.

Vefa ekin.

İnsanlık ekin.

Çünkü dünya unutabilir.

İnsanlar unutabilir.

Tarih bile bazı şeyleri unutabilir.

Ama ilahi adalet unutmaz.

Ve o terazi kurulduğunda ne makam konuşur ne servet ne şöhret…

Yalnız hakikat konuşur.

Bu versiyon özellikle gazete başyazısı niteliğinde, topluma ve yöneticilere de mesaj veren daha kuvvetli bir çerçeveye oturuyor.