Rafet ULUTÜRK

Gece evin bütün ışıkları söndüğünde mutfakta bir sandalye çekilir.

Bir anne oturur oraya. Önündeki çay çoktan soğumuştur. Telefonunu eline alır, ekranına bakar, yeniden masaya bırakır. Aramak ister ama “Belki uyumuştur, belki işi vardır” diye düşünür. Aslında duymak istediği uzun bir konuşma değildir.

“İyiyim anne.”

İki kelime…

Bazen insanın bir geceyi huzurla geçirmesine iki kelime yeter.

Biz nasibi konuşurken çoğu zaman büyük şeyleri düşünürüz: Ev, iş, para, başarı… Oysa bir insan için nasip, uzak bir şehirden gelecek ses olabilir. Bir başkası için hastane odasının kapısından çıkacak hekimin yüzündeki ifade. Bir başkası için de yıllardır görüşmediği kardeşinin bayram sabahı kapıyı çalması.

Herkesin beklediği başka, beklerken içine attığı aynıdır: “Allah’ım, ne olur…”

Kimseye anlatılmayan bekleyişler

Bazı insanlar dertlerini kolay anlatamaz.

Sorulduğunda “İyiyim” derler. Ardından sizin hâlinizi sorarlar. Konuyu değiştirir, sofraya bir tabak daha koyar, pencereyi kapatır, televizyonun sesini açarlar. Ellerini meşgul ederek kalplerindeki sıkıntıyı saklamaya çalışırlar.

Oysa insanın içinde yıllardır bekleyen bir çocuk vardır bazen. Bir kez takdir edilmek, bir kez gönülden sevilmek, bir kez “Sen de çok yoruldun” sözünü duymak ister.

Her bekleyiş bir şeye kavuşmak için yaşanmaz. Kimi insan ömrü boyunca anlaşılmayı bekler.

Babasından bir sıcak söz bekleyen evlatlar vardır. Evladından bir ziyaret bekleyen babalar… Aynı evde yaşadığı hâlde eşinin kendisini fark etmesini bekleyen insanlar…

Bu bekleyişlerin takvimde bir tarihi yoktur. Fakat insanın yüzünde izleri olur. Bir süre sonra daha az konuşur, daha çabuk dalar, sevindiğinde bile biraz çekingen davranır. Çok istediği bir şeyin yine olmayacağından korkar.

“Nasip değilmiş” derken

İnsan bazen uzun uzun anlatabileceği bir acıyı iki kelimeye sığdırır:

“Nasip değilmiş.”

Bu sözün ardından gelen sessizliğe dikkat etmek gerekir.

Çünkü o sessizlikte kaç gece kurulan hayaller, kimse görmeden silinen gözyaşları, yeniden başlamak için toplanan cesaret vardır. İnsan her ayrıntıyı anlatacak gücü bulamaz. Bazen anlatırsa yeniden aynı yerinden kırılacağını bilir.

Bir iş için umutlanmıştır. Eve dönerken ailesine nasıl haber vereceğini düşünmüştür. Belki ilk maaşıyla alacağı şeyi bile seçmiştir. Sonra telefon gelir; kısa, kibar bir konuşmayla bütün o hazırlık dağılır.

Bir başkası iyileşme haberi beklemiştir. Hastane koridorundaki her ayak sesinde başını kaldırmıştır. Bir başkası sevdiği insanın döneceğine inanmış, kapının sesini günlerce başka türlü duymuştur.

“Nasip değilmiş” demek kolay söylenir. O sözü söyleyebilecek yere gelmek bazen çok zaman alır.

Bu yüzden birinin kabullenişine bakarak az üzüldüğünü sanmayalım. İnsan en çok acıyan yerini en sakin sesiyle anlatabilir.

Beklerken geçen ömür

Beklemenin insana en ağır gelen yanı, hayatın devam etmesidir.

Sizin için her şey durmuş gibidir ama sabah olur. Ekmek alınır, faturalar gelir, sokakta çocuklar oynar. İnsanlar gelecek hafta ne yapacaklarını konuşurlar. Siz ise dün duyduğunuz bir cümleden henüz çıkamamışsınızdır.

Yine de kalkarsınız.

Yatağı toplar, yüzünüzü yıkar, işe gidersiniz. Bazen güçlü olduğunuz için, bazen de başka çareniz olmadığı için.

Dışarıdan bakanlar buna alıştığınızı düşünür. Oysa siz yalnızca acınızla birlikte günlük hayatı sürdürmeyi öğreniyorsunuzdur.

Bir insanın yemeğini yemesi, gülümsemesi, bir şakaya gülmesi, içindeki eksikliğin geçtiği anlamına gelmez. Kalp aynı gün içinde hem özleyebilir hem sevinebilir. Bir masada gülerken biraz sonra boş bir sandalyeye bakıp susabilir.

İnsan böyle taşır hayatı. Hepsini birden, elinden geldiğince…

Bir daha çalmayacak kapılar

Bazı bekleyişlerin sonunda kavuşma vardır. Otobüsten biri iner, telefon çalar, kapı açılır. Ev, bir sesle yeniden dolar.

Bazı bekleyişler ise bir mezarın başında başka bir hâl alır.

Artık gelmeyeceğini bildiğiniz birini özlemek, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi değiştirir. Eskiden sıradan olan şeyler kıymetlenir: Birlikte içilen çay, yarım bırakılan sohbet, her defasında aynı şekilde anlatılan bir hatıra…

Bir zamanlar sabırsızlıkla dinlediğiniz o hikâyeyi, şimdi bir kez daha duyabilmek istersiniz.

Sonra insan kendi kendine sorar: “Neden biraz daha oturmadım? Neden o gün acele ettim?”

Cevabı olmayan sorulardır bunlar. Sevginin ardından kalan pişmanlık, çoğu zaman küçük anlara tutunur.

Belki de nasip üzerine düşünürken en çok bunu hatırlamalıyız: Beklediğimiz şeyler kadar, bugün yanımızda olan insanların da farkına varmak.

Uzak bir hayalin gerçekleşmesini isterken aynı sofrada oturduğumuz kişiye yabancılaşmamak. Bir gün rahatlayınca göstereceğimizi düşündüğümüz sevgiyi sürekli ertelememek.

Çünkü bazı cümleler zamanında söylendiğinde bir ömre iyi gelir. Geç kaldığında ise söyleyenin içinde kalır.

Yorulan kalbe biraz yer açmak

Çok beklemiş bir insana hemen nasihat vermeyelim.

“Sabret” demeden önce ne kadar zamandır sabrettiğini dinleyelim. “Takma kafana” demeden önce o derdin hayatının neresine dokunduğunu anlamaya çalışalım.

Belki aylardır tek başına çözmeye uğraşıyordur. Belki güçlü görünmekten yorulmuştur. Belki ilk kez birinin yanında ağlayabilecek kadar güvende hissetmiştir.

Böyle bir anda tesellinin en kıymetlisi, onun acısını düzeltmeye çalışmadan yanında kalabilmektir.

Bir bardak su vermek. Sözünü kesmemek. Ertesi gün yeniden aramak.

İnsan kendisini sevenlerin varlığını, zor günlerinde yapılan küçük şeylerden anlar. Kalabalık cümleler unutulabilir; hastane kapısında birlikte bekleyen kişi unutulmaz.

Belki bizim için birkaç saat olan şey, bir başkası için yıllardır aradığı yalnız kalmama duygusudur.

Dua bazen bir iç çekiştir

Her dua güzel cümlelerle kurulmaz.

Kimi insan ellerini açar, söyleyeceklerini unutur. Boğazında bir düğüm vardır. Yalnızca “Allah’ım…” diyebilir. Gerisi gözünden akar.

O anda istediği şey de değişebilir. Önceleri mutlaka olsun dediği şey için, bir süre sonra “Bana dayanacak güç ver” demeye başlar.

Bu, kalbin kolayca vazgeçtiği anlamına gelmez. İnsan bazen sevdiğini, özlediğini, istediğini içinde taşımaya devam ederken bir yandan da yaşayabilmek ister. Sabahı karşılayabilmek, çocuğuna gülümseyebilmek, kendisine uzatılan bir eli tutabilmek ister.

Nasibin ne zaman, nasıl geleceğini bilemeyiz. Fakat bekleyen bir insanın bugün şefkate ihtiyacı olduğunu bilebiliriz.

Kendimiz bekliyorsak biraz da kendimize şefkat gösterebiliriz. Yorulduğumuzu kabul ederek, yardım isteyerek, her gecikmeyi kendi kusurumuz saymayarak…

Telefonu eline al

Bu akşam birini hatırlıyorsanız arayın.

Uzun zamandır ertelediğiniz bir ziyaret varsa gününü belirleyin. Gönlünü kırdığınız birine söyleyecek sözünüz varsa başlayın. Mükemmel cümleyi beklemeyin; bazen içten söylenmiş bir “Seni merak ettim” yeter.

Belki siz aradığınızda yine o mutfak sandalyesinde oturuyor olacaktır. Önünde soğumuş bir çay, yanında sessiz bir telefon…

Sesinizi duyunca “Bir şey mi oldu?” diye soracaktır.

“Yok,” deyin, “yalnızca sesini duymak istedim.”

Sonra acele etmeden dinleyin.

O gün ne pişirdiğini, dizinin ağrıyıp ağrımadığını, komşusuyla ne konuştuğunu anlatsın. Bir süredir kimseye anlatamadığı küçük hayatını sizinle paylaşsın.

Bütün bekleyişleri sona erdiremeyiz. Ama bir insanın bu gece yatağına daha huzurlu gitmesine vesile olabiliriz.

Allah kalbiyle bekleyenlere ferahlık versin. Bize de sevenlerimizi, sesimizi duymak için fazla bekletmemeyi nasip etsin.