Rafet ULUTÜRK
İnsanı her zaman düşmanının yaptıkları yaralamaz. Bazen en derin yara, zor gününde elinden tuttuğu kişinin davranışından açılır. Sofrasına buyur ettiği, derdini dinlediği, kendi sıkıntısını erteleyerek yardımına koştuğu birinin gün gelip yüzünü çevirmesi, kolay anlatılabilecek bir kırgınlık değildir.
Çünkü orada kaybedilen yalnızca bir dostluk olmaz. İnsan, kendi muhakemesini de sorgulamaya başlar: “Ben bu kişiyi nasıl tanıyamadım? Söylediklerine neden inandım? Bir daha kime güvenebilirim?”
Su içtikten sonra testiyi kıran insan benzetmesi, işte bu duyguyu anlatır. Kırılan testi, bir başkasının emeğiyle kurulmuş güveni temsil eder. İçindeki su ise zaman, emek, merhamet ve bazen de insanın kendi ihtiyacından vazgeçerek sunduğu imkândır.
Fakat bu benzetmenin bizi götürmesi gereken yer, bütün insanlara karşı kapanmak olmamalıdır. Asıl mesele, iyiliği sürdürebilecek kadar güçlü; onun kötüye kullanılmasını fark edebilecek kadar dikkatli kalabilmektir.
İyilik bir borç senedi değildir
Önce kendimize karşı dürüst olmalıyız: Birine yardım ettiğimizde ondan ne bekliyoruz?
Teşekkür edilmesini istemek insani bir duygudur. Emeğimizin görülmesini, zor günde uzattığımız elin unutulmamasını bekleyebiliriz. Ancak yaptığımız her yardımı gelecekte tahsil edilecek bir alacak gibi görmeye başladığımızda, ilişkinin anlamı değişir.
Bir insanın elinden tutmak, onun hayatı üzerinde söz sahibi olmak değildir. Ona destek olmak; kararlarını, düşüncelerini ve tercihlerini bize teslim etmesini gerektirmez. Bizden farklı düşünmesi, her isteğimizi kabul etmemesi veya kendi yolunu çizmesi tek başına nankörlük sayılmaz.
Vefa beklemekle itaat beklemek arasındaki farkı gözetmek gerekir.
Yapılan iyiliği sürekli hatırlatmak, yardım edilen insanın onurunu incitebilir. Her karşılaşmada geçmişte verilen desteği gündeme getirmek, bir süre sonra iyiliği taşınması ağır bir yüke dönüştürür. Bu nedenle iyilik yapanın da bir ahlakı vardır: Yardım etmek, ardından o yardımı bir üstünlük aracına çevirmemek.
Nankörlük, bir teşekkürün eksik kalmasından büyüktür
Birinin teşekkür etmeyi unutması bizi üzebilir. Fakat tek bir unutkanlıkla, bilinçli bir vefasızlığı aynı yerde değerlendirmek adil olmaz.
Nankörlük daha ağır bir davranışta kendini gösterir: Alınan desteği bile bile inkâr etmekte, güveni kişisel çıkar için kullanmakta, yardım eden insanın itibarını zedelemekte, ihtiyaç anında yakın durup ihtiyaç bitince onu küçümsemekte…
Özellikle de kendisine açılan kapıyı, başkaları için kapanacak hâle getirmekte.
Birinin iyi niyetini tekrar tekrar kullanmak yalnızca o kişiye zarar vermez. Onun başkalarına yardım etme isteğini de aşındırabilir. Aldatılan insanın zihninde şu cümle büyür: “Bir daha kimse için uğraşmayacağım.”
İşte nankörlüğün toplumsal bedeli burada ortaya çıkar. Bir kişinin kötü davranışı, birbirini hiç tanımayan başka insanlar arasındaki güveni de etkileyebilir. Yardıma ihtiyacı olan bir başkası, hiç işlemediği bir kusurun sonucuyla karşılaşabilir.
Bizi yaralayan, verdiğimizden çok inandığımızdır
Bazen insan kaybettiği parayı yeniden kazanabilir. Harcadığı zamanın acısı da zamanla hafifleyebilir. Fakat birine ilişkin kanaatinin yıkılması daha uzun sürer.
Çünkü yardım ettiğimiz kişide çoğu zaman bir imkân görürüz. Ayağa kalkacağına, sorumluluk alacağına, kendisine uzanan eli bir gün başkasına uzatacağına inanırız. O inanç boşa çıktığında, yalnızca karşımızdaki kişiye kırılmayız; birlikte kurulabileceğini düşündüğümüz geleceğe de üzülürüz.
Bu yüzden bazı kırgınlıklar sessiz yaşanır. İnsan anlatmakta zorlanır. Yaptığı yardımı açıklasa kendini övüyormuş gibi hisseder; susarsa yaşadığı haksızlığın görünmez kalacağını düşünür.
Oysa incindiğini kabul etmek, yaptığı iyiliği küçültmez. “Bu davranış beni yaraladı” diyebilmek, insanın kendi emeğine ve duygularına sahip çıkmasıdır.
Merhametin yanında sınırlar da gerekir
İyi bir insan olmak, her talebe evet demeyi gerektirmez.
Kendi geçimini tehlikeye atarak sürekli başkasının açığını kapatmak, aynı sözlere tekrar tekrar inanmak, hakareti hoşgörü adına sineye çekmek zamanla insanı tüketebilir. Üstelik bazı durumlarda verilen yardım, karşıdakinin sorumluluk almasını da geciktirebilir.
Bu nedenle iyilik yaparken yalnızca niyetimize değil, ortaya çıkan sonuca da bakmalıyız. Verdiğimiz destek bir insanın ayağa kalkmasına mı yarıyor? Yoksa aynı sorumluluğu sürekli bize bırakmasını mı kolaylaştırıyor?
Bu sorular merhameti azaltmaz; yardımın daha anlamlı olmasını sağlar.
Bazen en doğru destek, bir ihtiyacı karşılamaktır. Bazen yol göstermektir. Bazen de açıkça, “Bu sorumluluğu artık senin üstlenmen gerekiyor” diyebilmektir.
İnsanın kendi huzurunu, ailesinin hakkını ve emeğini koruması da ahlaki bir sorumluluktur.
Affetmek ve yeniden güvenmek farklı kararlardır
Bir insanı affetmek mümkündür. İçimizdeki öfkeyi taşımaktan vazgeçebilir, geçmişin hayatımızı yönetmesine izin vermeyebiliriz. Ancak bu, aynı ilişkiyi aynı şartlarla sürdürmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Güven, yalnızca bir özürle eski hâline dönmeyebilir. Onarılması için yapılan yanlışın kabul edilmesi, doğan zararın mümkün olduğunca giderilmesi ve davranışın zaman içinde değişmesi gerekir.
Bu yüzden yeniden yakınlaşmak konusunda acele etmemek doğaldır. İnsan mesafesini koruyarak da nezaketini sürdürebilir. Kin tutmadan da kapısını kapatabilir.
Her kırgınlığın sonunda kavga etmek gerekmez. Bazı ilişkiler, sakin bir geri çekilişle daha sağlıklı bir yere oturur.
Bir insan yüzünden herkesten vazgeçmemek
Vefasızlıkla karşılaşınca bütün insanlara aynı gözle bakmak kolaylaşır. Geçmişte yaşananı, henüz tanımadığımız kişilerin önüne koyarız. Her yakınlıkta bir hesap, her talepte bir tuzak aramaya başlayabiliriz.
Bu tutum bizi bir süre koruyor gibi görünse de zamanla yalnızlaştırabilir. Çünkü güveni bütünüyle reddettiğimizde, hayatımıza girebilecek dürüst insanlara da yer bırakmayız.
Yapılması gereken, yaşananı unutmak değildir. Ondan daha dikkatli kararlar çıkarabilmektir. İnsanların sözleri kadar davranışlarını izlemek, yakınlığı zamana bırakmak, büyük sorumlulukları küçük güven deneyimlerinden sonra paylaşmak mümkündür.
Bir kişinin vefasızlığı, bütün insanların değeri hakkında hüküm vermez.
Vefa, geçmişi hatırlamanın ahlakıdır
Vefalı insan, kendisine yardım edeni ömür boyu memnun etmeye çalışan kişi değildir. Kendi iradesini korurken gördüğü desteği inkâr etmeyen kişidir.
Başarısında başkalarının emeğine yer açabilendir. Zor gününde yanında duran birini, güçlü olduğu günlerde de insan yerine koyabilendir. Aralarında anlaşmazlık çıksa bile geçmişi çarpıtmayan, kendisine gösterilen samimiyeti küçük düşürmeyendir.
Vefa bazen kısa bir telefon konuşmasıdır. Bazen hastalıkta sorulan bir hâl hatırdır. Bazen de bir ortamda, “O gün bana destek olmuştu; hakkını teslim etmeliyim” diyebilmektir.
Büyük sözlerden çok, insanın işine gelmediği zamanlarda gösterdiği dürüstlükte belli olur.
İyiliği korumak
Su içtiği testiyi kıran birinin ardından insanın eli bir süre başka bir testiye uzanmayabilir. Bu yorgunluğu anlamak gerekir. Herkesin toparlanmaya, yaşadığını değerlendirmeye ve sınırlarını yeniden kurmaya ihtiyacı vardır.
Fakat hayatımızın geri kalanını o kırılmanın etrafında kurmak, bize yapılan haksızlığın etkisini uzatır.
Yardım etmeye devam edebiliriz; imkânımızı gözeterek, insanları tanıyarak, sorumluluğu paylaşarak. Gerektiğinde hayır diyebilir, gerektiğinde mesafe koyabiliriz. Bunu yaparken kalbimizi bütün insanlara kapatmak zorunda değiliz.
Çünkü iyilik, yalnızca onu alan kişinin karakterini göstermez. Onu yapmayı seçen insanın hayata karşı duruşunu da anlatır.
Testiyi kıranı tanımak bize sınır koymayı öğretmeli; susayan herkese sırt çevirmeyi değil.
