Bir ömür boyunca para kazanmak, makam sahibi olmak, güçlü görünmek ve insanlara kendimizi kabul ettirmek için mücadele ediyoruz. Oysa hayatın sonbaharına geldiğimizde anlıyoruz ki gerçek zenginlik biriktirdiklerimizde değil, paylaştıklarımızda; gerçek başarı yükseldiğimiz makamlarda değil, dokunduğumuz kalplerde saklıdır.
Hayatın En Büyük Gerçeği: Her Şey Geçiyor, Herkes Gidiyor
İnsan hayatı ne garip bir yolculuk…
Dünyaya gelirken hiçbir şeyimiz yoktur. Bir annenin kucağında gözlerimizi açar, bir babanın ellerinde yürümeyi öğreniriz. Büyürüz, hayaller kurarız, dünyayı değiştireceğimizi düşünürüz.
Gençliğimizde zamanın hiç bitmeyeceğine inanırız.
Önümüzde uzun yıllar vardır. Yapacak işlerimiz, gerçekleştirecek hayallerimiz, kazanacak paralarımız, ulaşacak hedeflerimiz vardır.
Koşarız…
Daha fazla kazanmak için koşarız.
Daha güçlü olmak için koşarız.
Başkalarının gözünde değerli görünmek için koşarız.
Bazen bu koşuşturma içinde annemizin sesini duymayı, babamızın elini tutmayı, çocuklarımızın büyüdüğünü görmeyi, dostlarımızla bir bardak çay içmeyi unuturuz.
Sonra bir gün dururuz.
Bir sonbahar akşamında, sararmış yaprakların altında, akan bir suyun kenarında oturur ve geriye bakarız.
O zaman anlarız ki ömür dediğimiz şey, aslında birkaç hatıradan ibaretmiş.
Çocukluğumuz bir fotoğrafta kalmış.
Gençliğimiz eski bir şarkıda…
Anne babamızın sesi hafızamızda…
Kaybettiğimiz dostlarımızın gülüşleri yüreğimizde…
Ve yıllarca peşinden koştuğumuz birçok şey, artık hiçbir anlam taşımıyor.
İşte insan o zaman kendisine şu soruyu soruyor:
Ben bu dünyada ne kazandım, ne kaybettim ve geride nasıl bir insan bıraktım?
Belki de hayatın en önemli muhasebesi budur.
İnsan Yaşlandıkça Değil, Anladıkça Olgunlaşır
Toplumumuzda sıkça duyduğumuz bir söz vardır:
“Yaşlı insan tecrübelidir.”
Elbette yıllar insana çok şey öğretir. Fakat her yaşlanan insan bilgeleşmez.
Bazı insanlar yetmiş yaşına gelir, hâlâ aynı hataları yapar. Hâlâ başkalarını suçlar, hâlâ kıskançlıkla yaşar, hâlâ küçük hesapların peşinden koşar.
Bazı insanlar ise kırk yaşında öyle acılar yaşamıştır ki hayatın birçok gerçeğini çoktan öğrenmiştir.
Demek ki insanı olgunlaştıran yalnızca geçen yıllar değildir.
Yaşananlardan çıkarılan derslerdir.
Bir insan ihanete uğradığında bütün insanlara düşman olmuyorsa olgunlaşmıştır.
Haksızlığa uğradığında kendisi haksızlık yapmamayı öğrenmişse olgunlaşmıştır.
Güç kazandığında zayıf insanları ezmiyorsa olgunlaşmıştır.
Kaybettiğinde sabretmeyi, kazandığında paylaşmayı biliyorsa olgunlaşmıştır.
Çünkü gerçek olgunluk, insanın başına gelenlerden sonra nasıl bir karakter geliştirdiğinde saklıdır.
Yıllar yüzümüzde çizgiler bırakır; yaşadıklarımızdan çıkardığımız dersler ise karakterimizi şekillendirir.
Kendinden Başka Kimseyle Yarışma: Herkesin Yolculuğu Farklıdır
Bugünün dünyasında insanlar sürekli birbirleriyle yarışıyor.
Kim daha zengin?
Kim daha başarılı?
Kimin evi daha büyük?
Kimin arabası daha pahalı?
Kim daha fazla tanınıyor?
Sosyal medya bu yarışı daha da büyütüyor.
İnsanlar başkalarının hayatlarının en güzel anlarını görüyor, kendi hayatlarının eksikleriyle karşılaştırıyor.
Oysa hiç kimsenin hayatı dışarıdan göründüğü gibi değildir.
Gülümseyen yüzlerin arkasında gizlenen acılar vardır.
Büyük evlerin içinde yalnız yaşayan insanlar vardır.
Makam sahibi olup huzur bulamayanlar vardır.
Çok parası olduğu hâlde bir dostun samimiyetine hasret kalanlar vardır.
Buna karşılık küçük bir evde, mütevazı bir sofranın etrafında dünyanın en büyük mutluluğunu yaşayan aileler de vardır.
O hâlde neden kendimizi başkalarıyla karşılaştırıyoruz?
Hayatta asıl yarışımız kendimizle olmalıdır.
Dün kırdığımız bir kalbi bugün onarabiliyor muyuz?
Dün gösteremediğimiz sabrı bugün gösterebiliyor muyuz?
Dün yaptığımız hatayı bugün tekrar etmemeyi öğrenebiliyor muyuz?
Gerçek başarı budur.
Başkalarını geçmek insanı başarılı gösterebilir. Fakat kendi nefsini yenmek insanı gerçekten büyütür.
Dostluk Kalabalık Sofralarda Değil, Boşalan Sandalyelerde Anlaşılır
Hayatın insana öğrettiği en acı derslerden biri, dost bildiği insanları tanımasıdır.
İnsan gençken herkesi kendisi gibi zanneder.
Kendi sözünde durduğu için herkesin sözünde duracağını düşünür.
Kendi dostunu yarı yolda bırakmadığı için kimsenin kendisini yarı yolda bırakmayacağına inanır.
Fakat yıllar geçtikçe başka gerçeklerle karşılaşır.
İşleriniz iyi giderken etrafınız kalabalıktır.
Sofranız doluyken misafiriniz çoktur.
Makamınız varken telefonunuz susmaz.
İnsanlar sizi arar, sorar, ziyaret eder.
Ama bir gün işler tersine döner.
Paranız azalır.
Makamınız biter.
Sağlığınız bozulur.
Bir yardıma ihtiyaç duyarsınız.
İşte o gün kalabalıkların içinden kimlerin kaldığını görürsünüz.
Dün sizinle fotoğraf çektirmek için yarışanların bazıları bugün selam vermekten kaçınır.
Dün sofranızdan kalkmayanların bazıları bugün telefonunuzu açmaz.
Ve insanın yüreğinde derin bir kırgınlık oluşur.
Çünkü insanı asıl yaralayan maddi kayıp değildir.
Değer verdiği insanların kendisine değil, sahip olduğu imkânlara değer verdiğini anlamasıdır.
Fakat hayat yalnızca vefasız insanlardan ibaret değildir.
Bazen hiç beklemediğiniz bir insan çıkıp gelir.
Bir bardak çay getirir.
Omzunuza dokunur.
“Üzülme, ben yanındayım” der.
Ve siz o gün anlarsınız ki gerçek dostluk büyük sözlerle değil, zor günlerde gösterilen küçük fedakârlıklarla yaşar.
Yüzlerce tanıdığınız olabilir.
Ama zor gününüzde kapısını çalabileceğiniz birkaç insan varsa, dünyanın en zengin insanlarından birisiniz demektir.
İyilik Yap, Fakat İyiliğinin Seni Tüketmesine İzin Verme
Hayat boyunca insanlara yardım etmeye çalışırız.
Düşenin elinden tutarız.
Zor durumda kalana destek oluruz.
Birinin derdi varsa dinleriz.
Birinin işi varsa koşarız.
Bazen kendi ihtiyaçlarımızı erteler, başkalarının ihtiyaçlarını öne koyarız.
Çünkü insan olmanın en güzel tarafı paylaşmaktır.
Fakat zamanla acı bir gerçekle karşılaşabiliriz.
Bazı insanlar yapılan iyiliği unutmaz, minnetle hatırlar.
Bazıları ise yapılan iyiliği zamanla kendi hakkı gibi görmeye başlar.
Bir defa yardım edersiniz, ikinciyi bekler.
İkinci defa yardım edersiniz, üçüncüyü ister.
Bir gün yardım edemediğinizde ise yıllarca yaptığınız bütün iyilikleri unutabilir.
İşte burada eski bir öğüt akla gelir:
“Çatlak testiyi doldurmaya çalışma.”
Çünkü bazı insanların beklentileri sınırsızdır.
Ne kadar verirseniz verin yetmez.
Ne kadar fedakârlık yaparsanız yapın daha fazlasını isterler.
Ancak bu durum bizi iyilikten uzaklaştırmamalıdır.
İyilik yapmak bir insanlık görevidir. Fakat kendimizi korumak da bir sorumluluktur.
Herkesin derdini dinleyebiliriz ama herkesin yükünü tek başımıza taşımak zorunda değiliz.
Herkese merhamet gösterebiliriz ama herkesin bizi kullanmasına izin vermemeliyiz.
İyilik karakterimizin, sınır koymak ise hayat tecrübemizin göstergesidir.
Anne ve Babanın Kıymeti, Yokluklarında Daha Derinden Anlaşılır
İnsan hayatının en büyük pişmanlıklarından bazıları anne ve babasıyla ilgilidir.
Bir zamanlar bizi bekleyen bir annemiz vardı.
Eve geç kaldığımızda merak eden…
Aç mıyız, tok muyuz diye soran…
Hastalandığımızda başucumuzda bekleyen…
Biz büyüsek de bizi hâlâ küçük bir çocuk gibi gören…
Bazen nasihatlerinden sıkılırdık.
Bazen sorularına kısa cevaplar verirdik.
Bazen aramayı ertelerdik.
Ama bir gün o ses susabilir.
İşte o zaman insan dünyanın bütün kalabalıkları içinde kendisini yapayalnız hissedebilir.
Bir bayram sabahı annesinin elini öpmek ister.
Bir hastalık anında onun şefkatini arar.
Bir sofrada onun hazırladığı yemekleri hatırlar.
Ve gözleri dolar.
Babalar ise çoğu zaman sevgilerini sessizce gösterirler.
Sabah erkenden işe giderler.
Akşam yorgun dönerler.
Evlatlarının ihtiyaçlarını karşılamak için kendi isteklerinden vazgeçerler.
Çocuklarının geleceğini kurmaya çalışırken kendi ömürlerini tüketirler.
Sonra yaşlanırlar.
Bir zamanlar dağ gibi gördüğümüz babamızın adımları yavaşlar.
Ellerindeki güç azalır.
Gözlerindeki ışık değişir.
Ve bir gün onun da elinden tutmamız gerekir.
Hayatın en dokunaklı anlarından biri, çocukken elinden tutarak yürüdüğümüz babamızın yaşlandığında bizim kolumuza tutunmasıdır.
O an insan bir gerçeği daha iyi anlar:
Anne babanın evladına bıraktığı en büyük miras yalnızca mal mülk değil, fedakârlıkla yaşanmış bir ömürdür.
Bu yüzden anne babalarımız hayattayken kıymetlerini bilelim.
Onların sevgisini kaybettikten sonra mezar taşlarına yazacağımız güzel sözleri, bugün gözlerinin içine bakarak söyleyelim.
Çünkü bir gün bütün imkânlarımız olsa da geçmişten tek bir günü geri satın alamayacağız.
Evlatlar Büyür, Evler Sessizleşir, Hatıralar Kalır
Bir zamanlar evlerimiz çocuk sesleriyle doluydu.
Küçük ayakların koşuşturması…
Oyuncakların sesi…
Okul telaşı…
Bayram sabahlarının heyecanı…
Çocuklarımız büyüdü.
Okudular.
Meslek sahibi oldular.
Evlendiler.
Kendi yuvalarını kurdular.
Biz ise bir gün evin içinde sessizce otururken eski fotoğraflara bakmaya başladık.
Bir zamanlar kucağımızda taşıdığımız çocukların şimdi kendi çocukları var.
Bu hayatın doğal ve güzel akışıdır.
Ama insan yine de özler.
Bir telefon bekler.
Bir ziyaret bekler.
Bazen yalnızca birkaç kelime duymak ister:
“Anneciğim nasılsın?”
“Babacığım bir ihtiyacın var mı?”
Yaşlı bir insan için bazen bu sorular, dünyanın en kıymetli hediyesidir.
Burada hem anne babalara hem evlatlara düşen görevler vardır.
Anne babalar çocuklarını kendilerine borçlu bireyler olarak değil, vicdanlı ve bağımsız insanlar olarak yetiştirmelidir.
Evlatlar ise kendi hayatlarını kurarken anne babalarının sevgisini ve emeğini unutmamalıdır.
Çünkü aile yalnızca aynı evde yaşamak değildir.
Aile, birbirinin varlığını hissettirmektir.
Bir insanın yaşlandığında en çok ihtiyaç duyduğu şey, büyük hediyeler değil, unutulmadığını bilmektir.
Öfkeyle Söylenen Söz, Yılların Sevgisini Yıkabilir
İnsan bazen bir anlık öfkeyle hayatının en büyük hatasını yapar.
Düşünmeden konuşur.
Karşısındakini kırar.
Gururuna yenilir.
Sonra günler geçer, öfkesi diner.
Ama söylediği sözün bıraktığı yara kalabilir.
Bir tartışmayı kazanmak için yılların dostluğunu kaybetmek mümkün.
Bir anlık gurur yüzünden kardeşler birbirine küsebilir.
Küçük bir mesele büyütülerek aileler parçalanabilir.
Oysa hayat çok kısadır.
Bugün konuşmadığımız insan yarın aramızda olmayabilir.
Bugün gönlünü almadığımız dostumuzla yarın görüşme fırsatı bulamayabiliriz.
Bu nedenle öfkeliyken karar vermemeyi öğrenmeliyiz.
Haklı olduğumuzda bile merhametli olabilmeliyiz.
Her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığımızı anlamalıyız.
Çünkü insan ilişkilerinde bazen en büyük zafer, karşı tarafı yenmek değil, sevgiyi koruyabilmektir.
Bir insanı kırmak birkaç saniye sürebilir. Fakat o kırgınlığı onarmak bazen yıllar alır.
Gözünün Görmediğine Kulağınla Şahitlik Etme
Bugün içinde yaşadığımız dünyanın en büyük problemlerinden biri, insanların duymadıkları sözleri duymuş, görmedikleri olayları görmüş gibi anlatmalarıdır.
Bir söylenti çıkar.
Birileri üzerine ekler.
Başkaları hüküm verir.
Sonunda hiç yaşanmamış bir olay, toplumun gözünde gerçekmiş gibi kabul edilir.
Özellikle sosyal medya çağında bu tehlike daha da büyümüştür.
Bir insanın yıllarca emek vererek kazandığı itibar, doğruluğu araştırılmamış birkaç cümleyle zarar görebilir.
Oysa insanın en önemli sorumluluklarından biri adaletli olmaktır.
Birini yargılamadan önce dinlemek gerekir.
Bir habere inanmadan önce araştırmak gerekir.
Bir insan hakkında konuşmadan önce vicdanımıza danışmak gerekir.
Çünkü iftira yalnızca bir insanın adını kirletmez; toplumun güven duygusunu da zedeler.
Ve güven kaybolduğunda insanlar birbirlerinden uzaklaşmaya başlar.
Bir toplumun çöküşü bazen ekonomisinden önce insanların birbirine duyduğu güvenin yıkılmasıyla başlar.
Makam Geçicidir, İnsanlık Kalıcıdır
Hayat boyunca birçok insanla karşılaşırız.
Bazıları makam sahibidir.
Bazıları zengindir.
Bazıları güçlüdür.
Bazıları ise sessiz, mütevazı ve gösterişsiz bir hayat sürer.
Fakat yıllar geçtikçe şunu görürüz:
Makamlar değişir.
Servetler el değiştirir.
Güçlü görünen insanlar yaşlanır.
Bir zamanlar herkesin önünde eğildiği kişiler unutulabilir.
Ama iyilik yapan, adaletli davranan, insanlara değer veren kişiler hatırlanmaya devam eder.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü sahip olduğu makamda değil, o makamdayken nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Bir yönetici düşünün.
Görevi boyunca insanları küçümsemiş, kendisine yaklaşanları çıkarına göre değerlendirmiş, gücünü başkalarını ezmek için kullanmış olsun.
Görevinden ayrıldığında etrafındaki kalabalık dağılabilir.
Bir başka yönetici ise insanları dinlemiş, adaletli davranmış, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmuş olsun.
O görevinden ayrılsa bile insanların gönlünde yaşamaya devam edebilir.
İşte gerçek güç budur.
İnsanların önünüzde eğilmesi sizi büyük yapmaz. Sizden güçsüz insanların yanınızda kendilerini değerli hissetmesi sizi büyük yapar.
Bir Milletin Geleceği de İnsanlarının Vicdanında Saklıdır
Bu öğütler yalnızca bireyler için değil, toplumlar ve devletler için de geçerlidir.
Çünkü toplumların da karakteri vardır.
Bir toplumda menfaat dostluğun önüne geçerse dayanışma zayıflar.
Liyakat yerine yakınlık tercih edilirse adalet zarar görür.
İnsanlar doğruyu söylemekten korkar hâle gelirse güven sarsılır.
Gençlere yalnızca para kazanmak öğretilir, vicdanlı olmak öğretilmezse geleceğin temelleri zayıflar.
Bir milletin büyüklüğü yalnızca ekonomik gücüyle veya askerî imkânlarıyla ölçülmez.
O milletin yaşlılarına nasıl davrandığına, çocuklarını nasıl yetiştirdiğine, yoksullarına nasıl sahip çıktığına ve farklı düşünen insanlara ne kadar adaletli yaklaştığına da bakmak gerekir.
Tarih boyunca nice büyük devletler kurulmuş, nice güçlü imparatorluklar yıkılmıştır.
Ama insanlığın ortak hafızasında en çok adalet, ilim, merhamet ve medeniyete katkı bırakanlar yaşamıştır.
Bugün de güçlü bir gelecek istiyorsak önce insan yetiştirmeliyiz.
Sözünün arkasında duran insanlar…
Emeğe saygı gösteren insanlar…
Kendi çıkarı için başkasının hakkını yemeyen insanlar…
Güç karşısında eğilmeyen ama güçsüze de zulmetmeyen insanlar…
Çünkü iyi insan yetiştiremeyen bir toplumun yalnızca güçlü kurumlar kurması, geleceğini güvence altına almaya yetmez.
Sonbaharda Dökülen Yapraklar Bize Ne Anlatıyor?
Sonbahar geldiğinde ağaçlar yapraklarını döker.
Bir zamanlar yemyeşil olan dallar çıplak kalır.
Rüzgâr eser.
Yapraklar savrulur.
Bazıları toprağa düşer.
Bazıları suya karışıp uzaklara gider.
Dışarıdan bakıldığında hayat bitmiş gibi görünür.
Oysa ağacın köklerinde yeni bir baharın hazırlığı vardır.
İnsan hayatı da böyledir.
Her kayıp bir son değildir.
Her kırgınlık insanı kötülüğe sürüklemek zorunda değildir.
Her başarısızlık insanın değerini azaltmaz.
Bazen hayat bizden bir şeyleri alırken başka şeylerin kıymetini öğretir.
Bir dostumuzu kaybederiz, gerçek dostluğun değerini anlarız.
Sağlığımız bozulur, sıradan bir sabahın ne büyük nimet olduğunu fark ederiz.
Maddi imkânlarımız azalır, kanaatin önemini öğreniriz.
Bir sevdiğimizi kaybederiz, hayattakilere daha sıkı sarılmamız gerektiğini anlarız.
Fakat bütün bunları anlamak için mutlaka kaybetmeyi beklememeliyiz.
Akıllı insan başkalarının tecrübelerinden de ders çıkarabilendir.
Sonbahar bize yalnızca yaprakların döküldüğünü değil, kökleri sağlam olanların yeniden yeşerebileceğini de öğretir.
Bir Gün Hepimiz Bir Fotoğrafta Kalacağız
Belki de insanın üzerinde en fazla düşünmesi gereken gerçek budur.
Bugün ailemizle fotoğraflar çekiyoruz.
Dostlarımızla sofralara oturuyoruz.
Bayramlarda bir araya geliyoruz.
Gülüyoruz.
Konuşuyoruz.
Gelecek yılların planlarını yapıyoruz.
Fakat zaman geçecek.
Bugün aynı fotoğrafta yan yana duran insanların bazıları yarın aramızda olmayacak.
Bir gün bizim fotoğraflarımıza da çocuklarımız veya torunlarımız bakacak.
Belki bir torunumuz eline eski bir fotoğraf alacak.
“Bu benim dedemdi” diyecek.
Belki bir evladımız sessizce gözyaşı dökecek.
Belki eski bir dostumuz bir hatıramızı anlatacak.
İşte o gün insanın gerçek mirası ortaya çıkacak.
Ardımızdan ne söyleyecekler?
“Çok zengindi” mi?
“Çok güçlüydü” mü?
“Çok önemli makamlarda bulundu” mu?
Yoksa…
“İyi bir insandı. Kimsenin hakkını yemezdi. Düşenin elinden tutardı. Zor günümüzde yanımızda olmuştu. Allah ondan razı olsun” mu?
Bence insanın bu dünyada kazanabileceği en büyük zenginlik, arkasından edilen samimi bir duadır.
Çünkü para tükenir.
Makam unutulur.
Servet paylaşılır.
Ama iyilikle hatırlanan bir insanın hatırası nesiller boyunca yaşayabilir.
Hayatın En Ağır Kelimesi: Keşke
İnsan yaşlandıkça geçmişini daha çok düşünür.
Bir zamanlar önemli gördüğü tartışmaların ne kadar anlamsız olduğunu fark eder.
Kırdığı insanları hatırlar.
Aramayı ertelediği dostlarını düşünür.
Anne babasıyla geçiremediği zamanlara üzülür.
Çocuklarının büyürken kaçırdığı anları hatırlar.
Ve içinde bir kelime büyümeye başlar:
Keşke…
Keşke annemi daha çok arasaydım.
Keşke babamla daha fazla sohbet etseydim.
Keşke çocuklarımla daha çok zaman geçirseydim.
Keşke dostumun gönlünü alsaydım.
Keşke o sözleri söylemeseydim.
Keşke sevgimi zamanında gösterebilseydim.
İnsan bazen yıllarca kazandığı serveti bir tek günü geri almak için vermek ister.
Ama zaman satın alınamaz.
Geçmiş geri getirilemez.
Kaybedilen insanlar yeniden kapımızı çalmaz.
Bu nedenle hayatın en büyük bilgeliği, pişmanlıklarımızı azaltacak şekilde bugün yaşamaktır.
Sevgimizi ertelememektir.
Özür dilemekten çekinmemektir.
Gururumuz yüzünden insanları kaybetmemektir.
Çünkü yarın söylemek istediğimiz güzel bir sözün muhatabı, yarın artık hayatta olmayabilir.
DÜNYA KİMSEYE KALMAYACAK, AMA İNSANLIK YAŞAMAYA DEVAM EDECEK
Sevgili dostlarım,
Bir ömür boyunca çok şey gördük.
İyi insanlar tanıdık.
Vefasızlıklar yaşadık.
Sevinçlerimiz oldu.
Acılarımız oldu.
Bazen kazandık.
Bazen kaybettik.
Bazen güldük.
Bazen gözyaşlarımızı kimse görmesin diye içimize akıttık.
Ama bütün bu yaşadıklarımız bize tek bir gerçeği öğretti:
İnsan bu dünyada misafirdir.
Bir gün hepimiz gideceğiz.
Arkamızda evlerimiz kalacak.
Masamızın üzerinde yarım kalan işlerimiz kalacak.
Dolaplarımızda giymeye fırsat bulamadığımız kıyafetler kalacak.
Telefonlarımızda cevaplanmamış mesajlar kalacak.
Ve belki de sevdiklerimizin kalbinde tamamlanmamış cümleler kalacak.
O hâlde neden bu kadar kavga ediyoruz?
Neden birbirimizi bu kadar kırıyoruz?
Neden bir özrü gurur meselesi yapıyoruz?
Neden bir dostun hatırını sormayı erteliyoruz?
Neden anne babamızın kıymetini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz?
Neden çocuklarımızla geçireceğimiz zamanı sürekli yarına bırakıyoruz?
Bir gün hepimizin sesi susacak.
Ayak izlerimizi yağmurlar silecek.
Oturduğumuz sandalyelere başkaları oturacak.
Bizim bugün büyük gördüğümüz meseleler, yarının insanları için belki de hiçbir anlam taşımayacak.
Ama bir insanın kalbine bıraktığımız iyilik yaşamaya devam edebilir.
Bir çocuğun hayatına kattığımız umut büyüyebilir.
Bir yaşlının gönlünde bıraktığımız huzur hatırlanabilir.
Bir dostumuza verdiğimiz destek, yıllar sonra bile anlatılabilir.
İşte insanın gerçek mirası budur.
Ben bu hayattan şunu öğrendim:
Herkesi memnun edemezsiniz.
Herkes sizi anlamaz.
Herkes sizin kadar vefalı olmaz.
Herkes yaptığınız iyiliğin kıymetini bilmez.
Ama bütün bunlara rağmen insan kalabilirsiniz.
Vicdanınızı koruyabilirsiniz.
İyilikten vazgeçmeyebilirsiniz.
Güçlü olduğunuzda adil, zayıf olduğunuzda sabırlı olabilirsiniz.
Kırıldığınızda kin tutmak yerine ders çıkarmayı öğrenebilirsiniz.
Ve en önemlisi, yaşadığınız hayatın başkaları için de bir anlam taşımasını sağlayabilirsiniz.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, kaç kişiye söz geçirdiğinde değil, kaç insanın hayatına güzellik kattığında ortaya çıkar.
Bugün hâlâ hayattaysak bir fırsatımız var demektir.
Bir gönül alabiliriz.
Bir dostumuzu arayabiliriz.
Bir yaşlının kapısını çalabiliriz.
Bir çocuğun yüzünü güldürebiliriz.
Bir haksızlığın karşısında durabiliriz.
Bir insanın hayatında güzel bir iz bırakabiliriz.
Ve bütün bunları yapmak için ne büyük bir servete ne de yüksek bir makama ihtiyacımız vardır.
Bazen samimi bir selam, bazen içten bir dua, bazen de zor gününde bir insanın yanında olmak yeterlidir.
Unutmayalım: Dünya kimseye kalmaz. Ama insanlık, insanlığını koruyanların sayesinde yaşamaya devam eder.
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.
Önemli olan arkamızdan kaç kişinin ağladığı değil, hayattayken kaç insanın gözyaşını silebildiğimizdir.
Önemli olan ne kadar zengin öldüğümüz değil, ne kadar anlamlı yaşadığımızdır.
Önemli olan adımızın kaç yerde yazıldığı değil, kaç insanın gönlünde güzel bir hatıra bıraktığımızdır.
Ve bir gün birileri bizim için şöyle diyebiliyorsa:
“İyi ki tanımışım. Zor günümde yanımdaydı. Bana insanlığın hâlâ var olduğunu hatırlatmıştı.”
İşte o zaman bu dünyadan boşuna geçmemişiz demektir.
Çünkü hayatın sonunda insanın elinde kalan en büyük servet, biriktirdiği mallar değil, kazandığı gönüllerdir.
Sonbaharda yapraklar dökülür, nehirler akmaya devam eder, ateşler söner, yıllar geçer. Fakat kökleri iyilikle beslenen bir hayatın hatırası, yeni nesillerin yüreğinde yeniden filizlenir.
Öyleyse gelin, bu dünyadan yalnızca geçen insanlar olmayalım. Ardımızda iyilik, adalet, merhamet, sevgi ve insanlık bırakan insanlar olalım.
Çünkü insan ölür, makamı biter, serveti dağılır; fakat iyiliği bir başka insanın kalbinde yaşamaya devam eder.
