Ömür Uzadıkça Liste Kısalıyor…
Rafet ULUTÜRK
Gençken insanın önünde uzun bir liste vardır.
Yapılacak işler, gidilecek şehirler, kazanılacak paralar, ulaşılacak makamlar, kurulacak hayaller, verilecek mücadeleler…
“Daha çok” ister insan.
Daha çok başarı.
Daha çok para.
Daha çok çevre.
Daha çok tanınmak.
Daha çok kazanmak.
Sonra yıllar geçiyor.
Bir sabah aynaya bakıyorsun.
Saçlarına biraz daha ak düşmüş.
Yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşmiş.
Gözlerinin kenarında yılların bıraktığı küçük yollar oluşmuş.
Ama asıl değişiklik aynada değildir.
İçindedir.
Çünkü yaş ilerledikçe insanın istekleri çoğalmıyor.
Tam tersine azalıyor.
Ve bir gün fark ediyorsun:
Ömür uzadıkça liste kısalıyor.
Artık çok şey istemiyorsun.
Biraz sağlık…
Biraz huzur…
Birkaç gerçek dost…
Sevdiklerinin iyi olduğunu bilmek…
Ve gece başını yastığa koyduğunda seni rahatsız etmeyen bir vicdan.
Meğer insanın bütün ömrü boyunca aradığı zenginlik bu kadarmış.
GENÇKEN ÖNÜMÜZE, YAŞ ALINCA ARKAMIZA BAKIYORUZ
Gençken hep ileriyi düşünürüz.
“Yarın ne olacak?”
“Ne başaracağım?”
“Nereye geleceğim?”
“Kim olacağım?”
Yaş ilerledikçe insanın bakışı değişiyor.
Bu defa zaman zaman geriye dönüyorsun.
Nereden geldim?
Kimlerle yürüdüm?
Kimler yolun ortasında kaldı?
Kimler gitti?
Kimleri kırdım?
Kimler beni kırdı?
Hangi mücadele gerçekten buna değdi?
Hangisi için boşuna uykusuz kaldım?
Ve insan acı bir gerçekle karşılaşıyor:
Bir zamanlar hayat memat meselesi yaptığımız pek çok şey bugün hatırlamaya bile değmiyor.
Demek ki meselelerin büyüklüğü bazen meselede değilmiş.
Bizim ona verdiğimiz değerdeymiş.
İNSAN EN ÇOK “KEŞKE”LERİYLE YAŞLANIYOR
Yaş ilerledikçe insanın cebinde para kadar “keşke” de birikiyor.
Keşke annemle biraz daha otursaydım…
Keşke babam konuşurken acele etmeseydim…
Keşke çocuklar büyürken işlerimi biraz kenara bırakabilseydim…
Keşke o dostumu daha çok arasaydım…
Keşke bazı insanları affetmek için bu kadar beklemeseydim…
Keşke bazı insanlardan uzaklaşmak için de bu kadar geç kalmasaydım…
Çünkü hayatın garip bir tarafı var:
Bazı şeylerin kıymetini, onları kaybettikten sonra anlıyoruz.
Bir evin içindeki sesler kesilince evin ne kadar güzel olduğunu…
Bir sandalye boş kalınca orada oturan insanın ne kadar kıymetli olduğunu…
Bir telefon artık hiç çalmayınca o telefondan gelen sesin ne büyük nimet olduğunu anlıyoruz.
İşte insan biraz da bunları anlayarak yaşlanıyor.
BİR SANDALYE BOŞALDIĞINDA…
Hayatın en ağır derslerinden biri budur.
Bir gün aile sofrasındaki sandalyelerden biri boşalır.
Önce gözün alışamaz.
Sonra aklın kabul eder ama kalbin kabul etmek istemez.
O sandalye artık sadece sandalye değildir.
Bir sestir.
Bir bakıştır.
Bir nasihattir.
Bazen bir kızgınlıktır.
Bazen çocukluk hatırasıdır.
Bazen de insanın arkasında dağ gibi duran bir güven duygusudur.
İşte o zaman anlıyorsun:
Bazı insanların değeri hayatta kapladıkları yerle değil, gittiklerinde bıraktıkları boşlukla ölçülüyor.
Ve zaman geçiyor…
İnsan yaşamaya devam ediyor.
Ama bazı eksiklikler tamamlanmıyor.
Sadece onlarla yaşamayı öğreniyorsun.
BABA EVİ BAŞKA BİR ŞEYMİŞ
İnsan gençken baba evinden çıkmak ister.
Kendi hayatını kurmak, kendi yolunu çizmek ister.
Sonra yıllar geçer.
Bir gün anlarsın ki o ev yalnızca duvarlardan oluşmuyormuş.
Orada çocukluğun varmış.
Annenin sesi…
Babanın ayak sesleri…
Bahçenin kokusu…
Bayram sabahları…
Kapının önündeki sohbetler…
Bir odanın köşesine sinmiş onlarca hatıra…
İnsan yaş aldıkça bazen çocukluğuna dönmek ister.
Ama yolunu bulamaz.
Çünkü çocukluğun yolları haritalarda yoktur.
Onlar insanın hafızasındadır.
YILLAR İNSANA SUSMAYI ÖĞRETİYOR
Gençken her yanlışa cevap vermek istersin.
Birisi seni yanlış anlamışsa düzeltmek istersin.
Hakkında konuşmuşsa açıklamak istersin.
Haksızlık yapılmışsa sesini yükseltmek istersin.
Sonra yaş ilerliyor.
Anlıyorsun ki insanın enerjisi de ömrü gibi sınırlı.
Her tartışmaya harcanmaz.
Her insana açıklama yapılmaz.
Her kapı çalınmaz.
Her gidenin arkasından koşulmaz.
Her söze cevap verilmez.
Çünkü bazen insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik şudur:
Bırakmak.
Bırak bazı insanlar seni yanlış tanısın.
Bırak bazıları ne düşünüyorsa düşünsün.
Sen kim olduğunu biliyorsan ve gece başını yastığa koyduğunda vicdanın rahatsa, bazen bu yeterlidir.
KALABALIKLAR AZALIYOR, İNSANLAR KIYMETLENİYOR
Gençken çok insan tanımayı önemli sanıyoruz.
Yaş ilerledikçe az ama gerçek insanın kıymetini anlıyoruz.
Çünkü zaman herkesi süzüyor.
Bazıları menfaat bitince gidiyor.
Bazıları makam bitince.
Bazıları para bitince.
Bazıları iş düşünce.
Ama bazı insanlar kalıyor.
İyi gününde olduğu gibi kötü gününde de…
Sana ihtiyacı olmadığı hâlde arıyor.
Bir şey istemeden kapını çalıyor.
“Bir ihtiyacın var mı?” diye soruyor.
İşte yaş ilerledikçe insan böyle insanların önüne altınla yazılmış bir kelime koyuyor:
Vefa.
Çünkü hayatın sonunda insan çok tanıdığını değil, kimlerin gerçekten yanında kaldığını hatırlıyor.
EN BÜYÜK ZENGİNLİK: HUZUR
Bir yaştan sonra insan gürültüden yoruluyor.
Gösterişten…
Yarıştan…
Kıyaslamaktan…
Kendini ispatlamaktan…
Başkalarının ne düşündüğünü hesaplamaktan…
Artık daha sade şeyler istiyorsun.
Sabah sağlıkla uyanmak.
Bir bardak çayı huzurla içmek.
Sevdiklerinden güzel haber almak.
Kapını çalanın dost olduğunu bilmek.
Sofranda helal lokma olması.
Başını yastığa koyduğunda vicdanının seni sorgulamaması.
İşte insan o zaman anlıyor:
Huzur, gençken peşinden koştuğumuz birçok şeyden daha pahalıymış.
İYİ İNSAN KALABİLMEK
Ama bütün bu yılların bana öğrettiği daha büyük bir şey var.
İnsan yaşlanabilir.
Yorulabilir.
Kırılabilir.
Aldatılabilir.
Haksızlığa uğrayabilir.
Dost bildiğinden yara alabilir.
Fakat bütün bunlar insana kötü olma hakkı vermiyor.
Çünkü mesele başkalarının bize ne yaptığı değildir.
Asıl mesele, onların yaptıklarından sonra bizim neye dönüştüğümüzdür.
Beni kırdılar diye kıran biri mi oldum?
Beni aldattılar diye güvenilmez biri mi oldum?
Bana vefasızlık yaptılar diye vefayı mı bıraktım?
Haksızlık gördüm diye adaletten mi vazgeçtim?
İşte insanın gerçek imtihanı burada.
Kötülük gördükten sonra da iyi kalabilmek.
Kolay değildir.
Belki de insan olmanın en zor tarafı budur.
YAŞ ALDIKÇA YÜREK DAHA İNCE OLMALI
Ben yaşlanmanın insanı sertleştirmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Tam tersine…
İnsan ne kadar çok hayat görmüşse o kadar merhametli olmalı.
Çünkü artık biliyor:
Her gülen mutlu değildir.
Her susan huzurlu değildir.
Her güçlü görünen gerçekten güçlü değildir.
Her evin içinde bilinmeyen bir hikâye vardır.
Her insanın kimseye anlatmadığı bir yarası olabilir.
Bu nedenle yaş almak biraz da daha az yargılamak demektir.
Daha çok anlamaya çalışmak…
Daha kolay affetmek…
Daha çok gönül almak…
Çünkü artık biliyorsun:
Vakit sandığımız kadar çok değil.
BİR GÜN SON KEZ OLDUĞUNU BİLMEDEN…
Hayatın belki de en hüzünlü tarafı budur.
Bir gün annenle son kez konuşursun ama bunun son konuşma olduğunu bilmezsin.
Bir gün babanın elini son kez öpersin.
Bir dostunla son kahveni içersin.
Bir sokağın önünden son kez geçersin.
Bir eve son kez girersin.
Bir insan sana son kez “Kendine iyi bak” der.
Ama hiçbirinin üzerine “son kez” yazılmaz.
Hayat bize vedaların tarihini önceden söylemez.
Bu yüzden seviyorsak söylemeliyiz.
Özlediysek aramalıyız.
Kırdıysak gönül almalıyız.
Sarılabiliyorsak sarılmalıyız.
Çünkü yarın aynı kapıyı çaldığımızda içeriden cevap geleceğinin garantisi yok.
PEKİ YILLAR BANA NE BIRAKTI?
Bana daha az öfke bıraktı.
Daha fazla anlayış…
Daha az kalabalık bıraktı.
Daha gerçek dostluklar…
Daha az hayal bıraktı belki ama daha gerçek umutlar…
Daha az acele, daha çok sabır…
Daha az “El âlem ne der?” düşüncesi, daha fazla vicdan muhasebesi…
Ve her şeyden önemlisi şunu öğretti:
İnsan dünyaya sahip olmak için değil, dünyadan insan olarak geçebilmek için gelmiş.
Çünkü sonunda ne götürebiliyoruz?
Makamı mı?
Serveti mi?
Evi mi?
Arabayı mı?
Alkışları mı?
Hiçbirini.
Geriye yalnızca insanların hafızasında bıraktığımız birkaç cümle kalıyor:
“İyi insandı.”
“Vefalıydı.”
“Zor günümde yanımdaydı.”
“Kimse görmezken elimi tuttu.”
“Gücünü kötülük için kullanmadı.”
“Bir gönül insanıydı.”
İnsan bir ömür yaşayıp arkasında bunları bırakabiliyorsa, bana göre boşuna yaşamamıştır.
SON SÖZ: BİR GÜN BİZ DE HATIRA OLACAĞIZ
Bugün yürüdüğümüz sokaklarda bir gün başkaları yürüyecek.
Bugün oturduğumuz koltuklarda başkaları oturacak.
Bugün çok önemli gördüğümüz meselelerin çoğu unutulacak.
Fotoğraflarımız kalacak.
Belki birkaç kitap…
Birkaç eşya…
Bir baston…
Bir saat…
Bir ceket…
Bir masa…
Ve bizi hatırlayan birkaç insan.
Sonra onlar da azalacak.
İşte bu yüzden hayatın en büyük meselesi uzun yaşamak değildir.
İyi yaşamaktır.
Çok insan tanımak değildir.
Bir insanın gönlüne gerçekten dokunmaktır.
Çok şey biriktirmek değildir.
Güzel hatıralar bırakmaktır.
Ve belki en önemlisi:
Hayat bizi ne kadar yormuş olursa olsun, kalbimizin içindeki iyi insanı kaybetmemektir.
Çünkü yıllar yüzümüzü değiştirebilir.
Bedenimizi yorabilir.
Saçlarımızı beyazlatabilir.
Sesimizi yavaşlatabilir.
Ama insanlığımızı bizden alamaz.
Onu ancak biz terk edebiliriz.
Ben artık aynaya baktığımda yalnızca geçen yılları görmek istemiyorum.
Yaşadığım insanları, tuttuğum elleri, aldığım duaları, bıraktığım izleri görmek istiyorum.
Ve yolun sonunda kendime tek bir soru sormak istiyorum:
“Bunca yıl yaşadın… Peki iyi bir insan olarak kalabildin mi?”
Eğer cevabım gönül rahatlığıyla “Evet” olabiliyorsa…
Saçlarımın kaç telinin beyazladığının,
yüzümde kaç çizginin oluştuğunun,
takvimde kaç yılın geride kaldığının hiçbir önemi yok.
Çünkü insanın gerçek yaşı nüfus kâğıdında değil;
vicdanında, merhametinde ve geride bıraktığı güzel izlerde yazılıdır.
Ve artık biliyorum:
Ömür dediğin, doğumla ölüm arasındaki yılların toplamı değildir.
Ömür, o iki tarih arasına ne kadar insanlık sığdırabildiğindir.
