Rafet ULUTÜRK

İnsan gençken ölümü kendisine uzak zannediyor.

Önünde bitmeyecekmiş gibi duran yıllar, gidilecek yollar, kurulacak hayaller vardır.

“Daha vakit var” der.

Sonra yıllar geçiyor.

Anne babalar yaşlanıyor.

Büyükler birer birer gidiyor.

Çocuklar büyüyor.

Torunlar geliyor.

Saçlara aklar düşüyor.

Bir zamanlar büyüklerin anlattığı hatıraları, bu defa siz gençlere anlatmaya başlıyorsunuz.

Ve insan bir gün aynanın karşısında kendisine şu soruyu soruyor:

Bir gün ben de olmayacağım.
Peki benden ne kalacak?

Bu soru son zamanlarda zihnimde giderek daha fazla dolaşıyor.

Fakat ölümden korktuğum için değil.

Yaşadığım ömrün hakkını verip veremediğimi düşündüğüm için.


BİR GÜN TELEFONUM ÇALMAYACAK

Bugün telefon çalıyor.

Birisi Bulgaristan’dan arıyor.

Birisi Kırcaali’den haber veriyor.

Bir dostumuz İstanbul’dan bir mesele anlatıyor.

Bir genç geliyor, bir proje konuşuyoruz.

Bir program hazırlanıyor.

Bir kitap üzerinde çalışıyoruz.

Bir toplantıya yetişiyoruz.

Bir başka şehirden davet geliyor.

Bazen yoruluyorum.

“Biraz durayım” diyorum.

Sonra yeniden başlıyorum.

Ama biliyorum…

Bir gün o telefon masanın üzerinde sessiz duracak.

Ben açamayacağım.

Bir gün çalışma masamdaki sandalye boş kalacak.

Yarım bıraktığım dosyalar olacak.

Altını çizdiğim kitaplar olacak.

Yazılmayı bekleyen yazılar olacak.

Belki bitiremediğim projeler olacak.

Ve dünya, hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam edecek.

İşte insan bunu düşündüğünde makamın, unvanın, günlük tartışmaların ne kadar küçük olduğunu daha iyi anlıyor.


MEZAR TAŞINA KAÇ UNVAN SIĞAR?

Hayat boyunca unvanlarımız oluyor.

Başkan…

Yazar…

Araştırmacı…

Danışman…

Yönetici…

Bunların hepsi yaşarken önemlidir.

Ama insan öldüğünde mezar taşına hepsini yazsanız ne değişir?

Sonunda iki tarih vardır:

Doğduğu gün.

Öldüğü gün.

Asıl mesele o iki tarihin arasındaki küçücük çizgidir.

İnsan o çizginin içine ne sığdırdı?

Benim için hayatın gerçek muhasebesi budur.


BENDEN BİRKAÇ KİTAP MI KALACAK?

Bazen kitaplığıma bakıyorum.

Yazdığımız kitaplar…

Gazeteler…

Makaleler…

Dosyalar…

Yıllarca topladığımız belgeler…

Fotoğraflar…

Toplantılar…

Konferanslar…

Belgeseller…

Bunların hepsi elbette kıymetli.

Fakat sonra kendime soruyorum:

Sadece bunlar mı kalacak?

Bir insanın hayatı birkaç kitabın kapağına sığabilir mi?

Bence insanın asıl eseri kitap değildir.

İnsandır.

Bir gencin önünü açmışsan…

Bir öğrencinin eğitimine katkı vermişsen…

Bir insanın zor gününde yanında durmuşsan…

Birisinin umudunu kaybettiği anda elinden tutmuşsan…

Bir gence milletini, tarihini ve kimliğini sevdirmişsen…

İşte gerçek eser oradadır.

Belki adınızı hiçbir kitap yazmaz.

Ama bir insanın duasında yaşarsınız.


BABAMDAN SONRA BUNU DAHA İYİ ANLADIM

İnsan babasını kaybedince bazı şeyleri başka türlü anlamaya başlıyor.

Babam gitti.

Fakat bazı sözleri gitmedi.

Bazı bakışları gitmedi.

Çocukluğumdan kalan bazı sahneler gitmedi.

İnsanın kulağında kalan bir ses vardır ya…

Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutamazsınız.

İşte o zaman anladım:

İnsan aslında tamamen gitmiyor.

Bir parçasını geride bıraktığı insanların içinde bırakıyor.

Babamın söylediği bazı sözleri bugün ben söylüyorsam…

Onun bazı davranışlarını farkında olmadan ben yapıyorsam…

Demek ki insanın ömrü yalnız kendi nefesiyle ölçülmüyor.

Çocuklarında devam ediyor.

Torunlarında devam ediyor.

Hatıralarında devam ediyor.

İyiliklerinde devam ediyor.


ANNEMİN GÖZLERİNE BAKARKEN

İnsan annesine baktığında zamanı görüyor.

Çocukken bize dev gibi görünen anne babalarımızın yıllar içinde yaşlandığını görmek kolay değil.

Bir zamanlar elimizden onlar tutuyordu.

Sonra bir gün fark ediyoruz ki artık onların elinden bizim tutmamız gerekiyor.

İşte hayat böyle bir şey.

Roller sessizce değişiyor.

Ve insan anlıyor:

Sıra bize de geliyor.

Bu düşünce beni korkutmuyor.

Ama acele ettiriyor.

Daha yapılacak işler var diyorum.

Daha yazılacak kitaplar…

Kayda alınacak hatıralar…

Dinlenecek insanlar…

Yetiştirilecek gençler…

Tamamlanacak projeler…

Söylenecek sözler…

Ve en önemlisi:

Helalleşilecek insanlar var.


KEŞKELERİ AZALTMAK

İnsan ömrünün sonuna geldiğinde yanında malını götürmeyecek.

Makamını da götürmeyecek.

Ama sanırım insanın yanında taşıdığı en ağır yüklerden biri “keşke”ler olacak.

Keşke arasaydım.

Keşke gitseydim.

Keşke barışsaydım.

Keşke anneme daha fazla sarılsaydım.

Keşke babam hayattayken daha çok soru sorsaydım.

Keşke çocuklarıma daha fazla zaman ayırsaydım.

Keşke o dostumun gönlünü alsaydım.

Keşke söylemem gereken sözü zamanında söyleseydim.

Keşke…

İşte bundan dolayı bugün mümkün olduğu kadar az “keşke” biriktirmek istiyorum.

Çünkü insanın gerçek serveti belki de budur:

Geride mümkün olduğunca az yarım kalmış gönül bırakmak.


BENİ HATIRLASINLAR DİYE DEĞİL

Bir zamanlar insan yaptıklarının bilinmesini istiyor.

Adının duyulmasını istiyor.

Takdir edilmek istiyor.

Yaş ilerledikçe bunun da çok önemli olmadığını anlıyorsunuz.

Bugün artık mesele benim ismimin yaşaması değil.

Benim için çok daha önemli bir şey var:

Savunduğumuz değerlerin yaşaması.

Bulgaristan Türklerinin tarihi unutulmasın.

Çocuklarımız Türkçeyi unutmasın.

Mezarlarımız sahipsiz kalmasın.

Camilerimiz, çeşmelerimiz, türkülerimiz kaybolmasın.

Göç hikâyelerimiz unutulmasın.

Büyüklerimizin yaşadıkları birkaç fotoğrafın arasında kaybolmasın.

Gençlerimiz nereden geldiklerini bilsin.

Benim adımı unutabilirler.

Hiç önemli değil.

Ama emaneti unutmasınlar.


BİR GÜN TORUNUM BİR KİTABIMI AÇARSA…

Bazen geleceği düşünüyorum.

Ben artık yokum.

Yıllar geçmiş.

Belki bir torunum kitaplıktaki eski kitaplardan birini eline alıyor.

Kapağını açıyor.

Adımı görüyor.

Belki eski bir gazetede fotoğrafımı buluyor.

Belki bir videoda sesimi duyuyor.

Ve merak ediyor:

“Dedem nasıl bir insandı?”

İşte o sorunun cevabını bugünden yazıyoruz.

Ben isterim ki ona yalnızca şunu söylemesinler:

“Çok çalışırdı.”

Daha başka bir şey söylesinler.

“İnsanlara faydalı olmaya çalıştı.”

“Milletinin derdiyle dertlendi.”

“Bazen hata yaptı ama mücadeleden kaçmadı.”

“Düştü, yeniden kalktı.”

“İnandığı şeylerin arkasında durdu.”

“Geride bir şeyler bırakmaya çalıştı.”

Bana yeter.


EN BÜYÜK MİRAS: YETİŞTİRDİĞİN İNSAN

Bugün daha iyi anlıyorum ki bir kurum kurabilirsiniz.

Bir gün kapanabilir.

Bir gazete çıkarabilirsiniz.

Bir gün yayını sona erebilir.

Bir bina yapabilirsiniz.

Bir gün yıkılabilir.

Bir kitap yazabilirsiniz.

Bir gün rafta unutulabilir.

Ama bir insan yetiştirirseniz…

O insan başka bir insan yetiştirir.

Sonra o da başkasına dokunur.

İşte böylece bıraktığınız iz sizden çok daha uzun yaşayabilir.

Bu nedenle bundan sonraki yıllarımda en fazla önem verdiğim meselelerden biri gençlerdir.

Bizim yaptığımız hataları yapmak zorunda değiller.

Bizim kırk yılda öğrendiğimizi onlar on yılda öğrenebilirler.

Yeter ki tecrübeyi kendimize saklamayalım.


BİR GÜN BEN OLMAYACAĞIM

Bunu kabul etmek insanı küçültmüyor.

Tam tersine hayatı büyütüyor.

Bir gün ben olmayacağım.

Bir gün hepimiz olmayacağız.

Ama mesele gitmek değildir.

Mesele, giderken arkada ne bıraktığımızdır.

Kırgınlık mı?

İyilik mi?

Kavga mı?

Eser mi?

Borç mu?

Dua mı?

Boşluk mu?

Yol mu?


MEZARIMA GELMENİZE GEREK YOK

Bir gün ben gittikten sonra mezarıma gelmek isteyenler olacaktır.

Elbette gelsinler.

Bir Fatiha okusunlar.

Ama beni gerçekten hatırlamak isteyenlerden başka bir şey isterim.

Bir öğrenciye kitap alsınlar.

Bir çocuğun başını okşasınlar.

Bir yaşlının kapısını çalsınlar.

Bir mezar taşını kayıt altına alsınlar.

Bir Türkçe kitabı bir gence versinler.

Bir ağacın gölgesine oturacaklarını bilmeden ağaç diksinler.

Kırgın oldukları biri varsa arasınlar.

Bir yetimin yüzünü güldürsünler.

Çünkü insanı yaşatan mezarına bırakılan çiçek değildir.

Hayattayken başkalarının hayatına bıraktığı iyiliktir.


SONUNDA BİR CÜMLE KALACAK

Bir gün çalışma masam boş kalacak.

Telefonum susacak.

Kalemim yazmayacak.

Yarım bıraktığım dosyalara başkaları bakacak.

Gazetelerde ismim artık görünmeyecek.

Yeni insanlar gelecek.

Yeni başkanlar olacak.

Yeni yazarlar yazacak.

Yeni gençler bizim bıraktığımız yerden yola çıkacak.

Hayat devam edecek.

Ve olması gereken de budur.

Çünkü hiçbirimiz vazgeçilmez değiliz.

Fakat hepimiz bir şey bırakabilecek kadar değerliyiz.

Bugün kendime sorduğum soru artık şu değil:

“Daha kaç yıl yaşayacağım?”

Bunu bilmiyorum.

Bilmek de istemiyorum.

Benim sorum başka:

“Kalan yıllarımla ne yapacağım?”

Daha kaç insana dokunabilirim?

Kaç gencin önünü açabilirim?

Kaç hatırayı kayda geçirebilirim?

Kaç kitabı tamamlayabilirim?

Kaç gönül kazanabilirim?

Kaç emaneti gelecek kuşağa teslim edebilirim?

İşte benim bundan sonraki ömür hesabım budur.

Çünkü sonunda hepimiz dünyadan bir gün ayrılacağız.

Önemli olan, dünyada ne kadar kaldığımız değil;

dünyadan ayrılırken arkamızda ne bıraktığımızdır.

Bir gün ben de olmayacağım.

Adım belki unutulacak.

Fotoğraflarım sararacak.

Sesimi tanıyan insanların sayısı giderek azalacak.

Ama eğer bir çocuk benim bıraktığım bir kitaptan tarihini öğrenirse…

Bir genç başladığımız bir mücadeleyi devam ettirirse…

Bir insan yaptığımız bir iyiliği başka bir insana taşırsa…

O zaman ben aslında tamamen gitmiş olmayacağım.

Çünkü insanın gerçek ömrü nefes aldığı günlerin sayısı değildir.

Kendisinden sonra devam eden iyiliklerinin ömrüdür.

Ve şimdi kendime yeniden soruyorum:

Bir gün ben de olmayacağım…

Peki benden ne kalacak?

Cevabını mezar taşım değil,

bugünden sonra yaşayacağım hayat verecek.