Yorum

Zaman Cesaret İzlerini Silmez.

NERİMAN ERALP Neriman Eralp KALYONCUOĞLU

Konu:  Diktiğin tutmalı, ektiğin bitmeli!

                                   Zaman Cesaret İzlerini Silmez.

Dünya öküzün boynuzlarında değil, cesur kişilerin omuzlarındadır. Bulgar televizyonunun yayınladığı “GÖÇ” belgeselini izledim. Beni, yapımcı İrina Nenova ile Andrey Getov’un çalışmaları kadar, bu eserle ilk kez açıkça su yüzüne çıkan ve gerçekler denizine doğru yüzmeye başlayan yansımalar ve yeni renkler etkiledi.

İlk kez Bulgar ulusal TV ekranından, yeni Bulgar  tarihinde işlenen devlet terörünün son halkası “soya dönüş” zulmü olduğu dile geldi. Devlet terörünün 1948’de Yahudileri Bulgaristan’dan kovduğu, 146 bin kişinin toplama kamplarında kaldığı hatırlatıldı.

Geçen asrın 60’lı,70’li ve 80’li yıllarında Bulgar milleti ile etnik azınlıklar arasında güçlü bağlar kurulmasına fırsat tanınmadığı, 60’larda Çingenelerin isimlerinin zorla değiştirilmesi gizli tutulurken, 70’lerde Pomakların çilesinden, Kornitsa ayaklamasından, Batı Rodoplarda Türkiye Bayrakları dalgalanmasından, Türk Cumhuriyeti ilan edilmesinden haber alanlar hemen içeri alınıyor, kürek cazası aloıyor, wn az 5 yıl süründürülüyordu. Dobruca ovasının en ücra, kuş uçmaz, kervan geçmez yerleri sürgün dolmuştu. Etnik azınlık aileleri denetim altında tutuluyorlardı. Memleket güvenlik, sınır ve özel bölgelere bölündü, izin kağıdı olmadan işe gitmek bile yasaklanmıştı.

Pomaklar büyük cesaret gösterip 1972’de  ayaklanmışlardı.Kara Su boyunda  Kornitsalılar dayanmışlardı. Boyun eğmeden, anadil ve dinlerinden güç alarak dimdik ayakta kalsalar da, yaşamak için sanki yalnız nefes almak yetmiyordu.  Çok ezildiler, onların çilesinden sabır, sabırdan umut, umuttan da cesaret doğmuştu. Büyük bir cesaret fışkırması Bulgarlaştırma ve Hıristiyanlaştırma sırlarının kapağını kaldırdı. Protesto etmek için Sofya’ya gelirken yolları kesildi. Silahlı milislere yakalanmamak için donmuş  “Studena” barajının kalın buzları altına gizlendiler. 6 direnişçi kayıplara karıştı. Olayı “Studena” barajı buzları  hatırlıyor. Cesaret yaşatan anıt henüz dikilmemiştir.

1989’un 29 Aralık sabahı lapa lapa kar altında Sovya “Batenberg” meydanına dolan ve meclisi saran alaca torbalı, kuşaklı, erzak dolu torbaları sırtlarında  yaşlı ve genç, hepsi mavi gözlü ve nur yüzlü  kız ve kadın –  ulusal Pomak eylemi, bir volkan gibi yeniden fışkırdı. Bulgar hükümetini, diplomatik temsilcilikleri sarsmış ve bakışları okuyabilenlere bu işin şakası yok, işareti olmuştu.

Daha öte korkulacak bir şey kalmamıştı. Korkan baş zalim Todor Jivkov, tek silah patlamadan 10 Kasım 1989’da kükreyen halk nefreti ve demir kesen Müslüman Türk ve Pomak bakışları karşısında devrildi.

Belgeselde bir daha ortaya çıktığına göre, daha 1984’te doğru düzgün, dürüst ve kendilerine güvenilir Türk kardeşlerimizin hepsi birer birer toplanmış ve içeri atılmıştı. Aileleri perişandı. Kadınlar eşlerinden habersiz Bulgar ismi almaya zorlanıyordu. Baskı ve terör gökleri delmişti.

Mert-cesur insanların yalancılıkla işi olmadığını bilen halkımız son güçle dayanırken, yalancılığın daha çok hasta ruhlu iki yüzlülerin huyu olduğunu biliyordu. Bu bakıma, 1960’larda Çingenelerimize “siz Bulgarsınız” diyen, 1970’lerde Müslüman Pomakları Bulgarlaştıran ve Hıristiyanlaştıran, 1980’lkerde Müslüman Türklerin öz kimliğine, isim, anadil ve dinlerine ve hatta ailelerine, yaşam biçimine, kültürel geleneklerine amansızca ve en vahşi biçimde saldıran Bulgar devlet rejimi – hepimiz önünde olduğu gibi, dünya önünde de bir yalancı çıktı, rezil oldu. Yazılan son kitaplar Bulgarların Türkten döndüğüne işaret ediyor.

Üzülerek yazıyorum.  1944’ten bugüne kadar Bulgar devletinin diktiği tek ağaç tutmadı, ektiği tohumlar bitmedi? Bu çok büyük bir gerçektir. Bulgarları yakın ve uzak halkların gözünden düşürdüğü, itibarsızlaştırdığı gibi, başkalarının gözünde soysuz ve hain duruma getirmiştir. Bu vahim durumun son belirtilerini “savaş kaçakları ve Suriyeci sığınmacıların” Bulgaristan’da kalmak istemeyişlerinde ve hatta Avrupa Birliği’nin de Bulgar kamplarına sığınmacı doldurmaya yanaşmamasında görebiliyoruz.

Göçmenlerimizin unutamadığı şu gerçeği bir de birlikte hatırlayalım. Babalarımız, Müslüman erkekler Bulgaristan’ın tüm inşaatlarında çalıştı, barajlar, saraylar, köprüler kurdular. Ne ki, Hıristiyanların Peygamberi İsa bu konuda bakın ne güzel söylemiştir: “Başkalarının teriyle saraylar kuranların vay haline! Her bir taş bir cinayet demektir!” İnsanımız göç ederken “Onlara da kalmaz!” demişti. Öyle de oldu, barajlar bir bir patlıyor, bu bahar da köyler kasabalar su altında kalıyor, köprü ayakları kayıyor, kendilerini sonrasız sayan eski hükümdarlar saraylardan çıkmak zorunda kalıyor.

GÖÇ” filminde ana sima rolü oynayan mühendis Türköz ailesinin de birkaç defa dile getirdiği gibi “arkada kültürsüz yetişen bir kuşak kaldı.”  Başkalarının yaşam biçimini, adetlerini yasaklamak, özgün kültürünü ezmek, Türkülerini dillerinden sökmek, kitaplarını toplayıp yakmak, dualarını okutmamak, ezanlarını dinletmemek, beklentilerine daha hayal iken kıymak bir cesaret alameti değil, bir vahşettir. Türkler uyanıyoruz!

Bizim 1984’te yanan kapışma ateşinden ortada kalan şu büyük gerçek var: “Bazı çaresiz ve umutsuz kalmış kimseleri her zaman aldatabilirsiniz, herkesi bazen aldatabilirsiniz, fakat herkesi her zaman aldatamazsınız!” 1989 Mayısında birlikte ayaklanmamız, 1989’un son günlerinde Sofya Meclisini kuşatmamız, “al da memleketini başına çal deyip birlikte göç etmemiz” dünyanın tamamen değiştiğine işaret oldu. Ne ayaklandık diye, ne kurbanlarımız için, ne de meclisi kuşattık ve kalkıp göç ettik diye kimseden bir şeyler istemedik, her zaman gururlu kaldık, cesaretimize ve Türk ruhumuza dayandık.

Biz bizim olanı, atalarımızdan bize kalanı isteme cesareti gösterdik. 20 yüzyılda atabildiğimiz en büyük adımdı bu.  Bugün bu davamız bütün hızıyla devam ediyor. Camilerimizi, okullarımızı, anadilimizi, gazetelerimizi, radyomuzu, ana dilimizde TV programlarımızı, öz kültürümüzü, yaralanan Türk kimliğimizi geri istiyoruz. Ve bu istemek bitmeyecektir. Umutsuzluk geçirenler, pes olanlar, “ama alsak da ne olacak” diyenler olabilir, ama biz asla pes etmeyeceğiz. Bu açıdan biz devamlı şekerleme yapan, unutmayı ve umursamamayı dünyaya tercih eden, mücadele azmini rafa kaldıran, cesareti ayak altına alan dernekçilerle, biz siyasetçiyiz diyen sahtekarlarla işimiz olmaz. HÖH tasını yalamaya hazır kimliksizlerin siyaset sahnesinden inme zamanı çoktan gelmiştir. HÖH-çülerle HÖH-çü, Kasimcilerle dost, DOST-çularla yandaş olup kendilerine düğün kamberi rolü biçenlerin ortadan kaybolması artık kaçınılmaz oldu. Herkese yaranmayı yeğleyen eski siyaset çöpe atıldı.

HÖH -çü geçinen ve Doğan gölgesinde dolaşan hainler, memleketimizde kör cahilliğin, işsizliğin, yoksulluğun, çaresizliğin büyük tehlikeler oluşturan boyutlara ulaştığını gizleyemiyor. Bu can yakan durumu değiştirebilmek için çok cesaretli genç kadrolara ihtiyacımız var. Türkiye’de tahsil gören ve memleketimizde çalışan kadroların HÖH kontrolündeki belediyelerden, muhtarlıklardan ayrıldığını ve DOST partisinde toplandığını görüyoruz. Haskovo yöresine DOST artık zafer bayrağı dikti. İnsanlarımız höhten ayrılıp DOST’a kayıt yaptırırken cesur ve kararlı davranıyor.  Geçler bu işlerde öncü oluyor. Yaşlılar “Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda kalır” derken, tamam geliyoruz, biz de bu işi halledeceğiz, diyorlar. Parti değiştirme işinde gençlerimizin azmini arttıran cesaretle birlikte bir de ısrarlı çalışkan olduklarını  görüyoruz. Gidemediğimiz köyler, halkıyla görüşemediğimiz mahalleler DOST’un olamaz deyip, akşam akşam  motorlara, arabalara atlayıp dolaşıyor ve görüşüyorlar. HÖH’ün köylü problemlerine ilgisizliği mutlaka yenilecek, sorunlar çözülecek anlayışı  yol alıyor.

Etrafta şöyle bir Nasrettin Hoca fıkrası da dillenmiş:

Hani, Hocaya bir gün karısının adını sormuşlar, “Bilmiyorum!” demiş, “Niçin” demişler, “Geçinmeye gönlüm yok da ondan” demiş. İşte böyle, insanlarımız höh,höh, höh hitabını yalnız sığırlarla başa çıkmak için kullanıyor.

Bu cümleden olmak üzere, Halife Hazreti ÖmerCesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür” demiş. Biz Bulgaristanlı soydaşlar  yolun zor kısmını artık geçtik. Başımıza gelecek olan en kötü artık geldiyse geldi. Korkuyu arkamızdaki dağlarda bıraktık. Kararlıyız ve zaferin bizim olacağına mutlaka inanıyoruz. Türkiye’de yetişen, gözü pek genç kuşan bu yürüyüşte hepimize önder olacak. Cesaret hepimiz için zaferin ilk şartıdır. Bu bir seçim zaferi olacaktır.

Vatanımızı onlardan daha fazla sevmemiz, onları aldattı ve çıldırttı. İsteselerdi onlara biraz “ödünç sevgi” verebilirdik. Ne yazık ki bu da olmuyor ve ilk fırsatta uçup gittiler. “Umut bir kuştur, altın kanatları var!” Bulgar atasözü, geçleri kanatlandırdı ve memleket baştan başa boş kaldı diyenler doğru söylüyor. Zulüm umudun da düşmanı ve fırsat bulan kaçtı.

Bulgaristan’a vatan toprağı, ecdat diyarı, ecdat yadigarı olarak bağlanmış olmamız, birçoklarını korkuttu. Babalarımızın topluca göç etmesini “yazgı“, “kişisel kader” gibi anlatmaya çalışarak, cesaretin Türkün hayat çizgisindeki rolünü önemsizleştirmek, söndürmek  istediler. Ama tutmadı. Amaçlarında “bize ve diğer azınlıklara yarım asır boyunca planlı ve sistemli, devamlı tırmandırılarak uygulanan baskı ve terörü unutturmak istediler ama gerçekten tutmadı.” Zaman suçluları asla aklamıyor, hainliği af etmiyor, çekilerin unutulmasına yol vermiyor.  Yaşlı kuşağın ana ödevlerinde biri ata toprağımıza sahip çıkmayı vazgeçilmez ve ertelenmez bir uygarlık vazifesi olarak telkin etmektir. Biz, zorla göç ettirilen bir kuşağız ve vatan hakkımızdan zerre kadar ödün veremeyiz. Ana ödev öz davamızı aşılayarak vatan sevgimizi yaşatmaktır. Bizim toprağımız, bağ ve bahçelerimiz gibi kokan ve bizi çeken bir yer yoktur ve olamaz.

27 yıldan beri semeleşen dernekçilerin artık dirilmeleri zamanı gelmiştir. Biz kendi işimizi kendimiz yapmak zorundayız. İş yapmaktan “ama Bulgar ne der?” kafasından kurtulmaktan korkanlar hemen görev teslim etmelidir. Bazıları “ben oradan emekli maaşımı alıyorum, iş bozulmasın” gibi düşüncelere esir düşmüşler. “Emeklilik meselemi ben henüz halledemedim, ben karışmayayım!” diyenler de yok değil.  “GÖÇ” filminde sözü geçmese de, “Belene” kampından ve ceza evlerinden çıkarken, ben bundan sonra, ne suya ne sabuna, hiç bir işe bulaşmam, yerle gök arasında bulut gibi dolaşır ne yağar ne tozarım kağıdı imzalayanlar, huzura gelsinler ve  aldıkları sosyal görevleri hemen cesur gençlere teslim etsinler. Uyuşukluk dönemi bitti.

Ekim 2016’da Cumhurbaşkanı seçimleri yapılacak ve biz İstanbul ve Trakya göçmenlerinin en az 100 bin oy vermemiz zorunlu oldu. Seçim, cesaretimizi birleştirecek ve Bulgar siyasetindeki yerimizi şerefle alabileceğimiz en kısa ve doğru yoldur.

Şöyle bir gerçek de var. Son yıllarda hiçbir iş yapmayan ama kaçmaktan korktuğu için görev başında kaldığından dolayı cesur zannedilmiş, yerinde kalmışlar var. Onlar iktidarsız, kimliksiz tipler olduğundan yakınlaşıp ortaklık yapmamız güç olabilir.  Vaziyeti iyi değerlendiren, soydaşlarımızı tanıyan, gözünü ve gücünü sakınmaz kardeşlerimizden ön saflarda, iş başında ihtiyacımız olacak. Buluşup görev taksimi yaparak güç birliği yapmamız  gerekecektir. Bu iş için özel bir cesaret sahibi olmanıza gerek yok. Cesaret sizin  ruhunuzun derinliklerindedir,demir bileklerinizin damarlarındadır. Kendinizi göreve adamanızla serpilip açacaktır.

Büyük yüzleşme yaklaşıyor. Seçimlere 4 ay kaldı. Bizi vatanımızdan atanlara, çifte vatandaşlığımıza göz dikenlere, lokmamızda gözü olanlara hak ettikleri cevabı bu defa birlikte ve olanca kudretimizle birlikte vermeliyiz. Bu bizim ana baba ödevimiz, Türk kalma ve olma görevimiz oldu. Artık sıra bizdedir.

Bulgaristan Haber

Bulgaristan Haber

Bulgaristan'dan Güncel haberler
Bulgaristan Haber

Latest posts by Bulgaristan Haber (see all)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 × 5 =