Osmanlı Neden Önce Anadolu’da Hoşgörü İstemiştir?

Nevzat ÖZTÜRK

XIV. asrın başlarında Selçuklu-Bizans sınırlarında küçük bir beylik olarak ortaya çıkan Osmanlı Devleti, kuruluşundan kısa bir müddet sonra büyüyerek tarihin akışını değiştirecek derecede güçlü bir devlet hâline gelmiştir. Kuruluşundan itibaren Müslüman bir toplum yapısı hüviyetini taşıyan Osmanlılar şer’i hukuku benimseyerek, devletin bütün kurumlarında bu sistemin devamını sağlamışlardır. Bir Türk-İslâm devleti olan Osmanlıyı çağdaşı diğer devletlerden ayıran en önemli yanlarından birisi hoşgörü denilen anlayıştır. Osmanlılar bu hoşgörü anlayışı sebebiyle, idareleri altına aldıkları yerli unsurların din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onları her türlü baskıdan da kurtarmışlardır.

Bu çerçevede 600 yılı aşkın varlığı süresince Osmanlı Devleti çeşitli dinî ve sosyal grupların yan yana yaşamaları konusunda tarihî bir örnek durumundadır. Osmanlı Devleti’nde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler yan yana ibadet etme ve kendi kültürel kimliklerini zenginleştirme imkânı bulabildikleri gibi her toplumun farklı hukukî gelenek ve inanışlarına saygı duyularak, bunlara gelenek ve yaşantılarını uygulama imkânı sağlanmıştır.

Bu anlamda Osmanlı Devleti Ortaçağ ve modern zamanlarda üç tek tanrılı dini resmen tanıyan, etnik ve dinsel gruplarıyla birlikte uyumlu bir şekilde bir arada yaşamalarını güvence altına alan tek siyasî organizasyondur. Çeşitli ülkelerde dinlerinden dolayı baskı ve zulüm gören gayrimüslimlere her zaman kucak açan Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmayanlara da ibadet ve vicdan özgürlüğü tanınarak, onlara dinlerini değiştirme konusunda hiçbir baskı yapılmamıştır.

Belirtilen bu altı yüz yıllık tarih boyunca, geniş toprakları üzerinde yirmi farklı etnik gruptan dört ayrı din mensubunu yönetmiş olan Osmanlı Devleti’nde özellikle, klâsik dönemde bu birliktelik huzur ve barış içerisinde geçmiştir. Osmanlı Devleti bu birlik ve beraberliği tarihi boyunca uyguladığı hoşgörü, adalet, başka din, dil ve milletlere karşı saygı ile İslâm dinindeki zımmî (Mal, can, ırz ve dini için İslâm devleti tarafından güvence verilmiş olan ehl-i kitap) hukuku çerçevesinde birleştirerek oluşturduğu Millet sistemi sayesinde sağlamıştır.

Osmanlı toplum düzeni farklılıklar üzerine kurulu olan bir düzen olup, bu mozaik toplum modeli inanç farlılıklarına göre biçimlenmiş ve yasalarla korunmuştur. Bu model sosyo-kültürel ve dinî plânda çoğulcu bir nitelik taşımaktadır. Osmanlıdaki bu çoğulculuk, farklılıkları koruma ve sürdürme biçiminde anlaşılmış ve uygulanmıştır. Buna göre Osmanlı Devleti’nde toplumun çeşitli dinî ve kültürel kesimleri bir araya gelir, fakat kendileri olmaktan çıkmazlar, her grup kendi dinini, dilini, fikirlerini ve yaşama biçimini muhafaza ederdi.

İslâmiyet’in kuruluş yıllarında, İslâm devletinin temel esaslarından biri olarak ortaya çıkan ve “ümmet” anlayışına dayanan bu sistemi geliştiren ve en iyi şekilde uygulayan Osmanlılar olmuştur. Osmanlılar daha önceki Türk-İslam devletlerinden devraldıkları bu sistemi geliştirerek, hâkimiyet kurdukları ülkelerde bu sisteme bağlı bir idare kurmuşlardır. Bu çerçevede yarım yüzyıla yakın bir dönem boyunca birbirinden farklı birçok milleti yapısında bulundurmayı başaran Osmanlılarda Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar kendi kültür yapılarını koruyarak barış içerisinde birlikte yaşamışlardır.

Osmanlı millet sisteminde farklılıkların korunması esas olduğu için, farklılıkları benzer yapmaya yönelik kültürel ve ulusal bütünleşme politika hiçbir zaman uygulanmamıştır. Bu konudaki temel politika; devlet otoritesini tanımayı ve onun gereklerini yerine getirmeyi esas alan politikadır.

Osmanlı Devleti, modern ulus devletlerin ve sömürge yönetimlerinin yaptığı gibi toplulukların farklılıklarını ortadan kaldırma yoluna gitmemiş onları bir arada yaşatabilmeyi amaçlamıştır.

Nitekim Osmanlı yönetimi gayrimüslimleri cizye vergisi dışında hiçbir şekilde birey olarak muhatap almamış, millet olarak muhatap almıştır. Osmanlı topraklarındaki Türk, Arap, Bosnalı ve Arnavut gibi etnik olarak Müslüman toplulukların yanında, Müslüman olmayan farklı etnik kökenden din ve mezheplere mensup topluluklar da yaşıyordu. Bunlar, İslâm hukukunun gayrimüslimlerle ilgili hükümleriyle birlikte bazı dönemlerde çıkarılan örfî hükümlerin de sağladığı bir düzen içerisinde yaşamışlardır.

İslâm hukukuna göre, dünyadaki insanlar Müslümanlar ve Gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrılır. İslâm hukukunda gayrimüslimler, bulundukları kısma göre farklı statülere sahiptiler. Vatandaşlık fertle devlet arasındaki siyasî ve hukukî bağ olarak tanımlandığına göre, İslâm ülkesinde daimi olarak yaşayan insanlar ister Müslüman isterse gayrimüslim olsun bu ülkenin vatandaşlarıdır.

Buna göre Osmanlı’da gayrimüslimler de tıpkı Müslümanlar gibi, bütün haklara sahiplerdir. Gayrimüslimlerin de evlenme, çocuklarına veli olma, vasi tayin etme, nafaka, miras, mal ve mülk edinme hakları vardır. Bu çerçevede Osmanlı’da gayrimüslimlere kamu düzenini ilgilendiren konularda İslâm hukuku kuralları uygulanmış, aile, miras ve bir kısım ticaret hukuku konularında ise, kendi inançlarından kaynaklanan özel hukuk kurallarıyla baş başa bırakılmışlardır. Bu durum, insan haklarına, inanç ve vicdan hürriyetine saygılı olma açısından o devirler için oldukça ileri bir uygulamadır.

İşte Osmanlıların gösterdiği hoşgörü ve geliştirdiği bu sistem sayesinde Osmanlı ülkesinde yaşayan çeşitli dinlere, mezheplere ve ırklara mensup insanlar asırlarca her türlü görüşleriyle İslâm kültür ve medeniyeti çerçevesi içerisinde varlıklarını korumuşlardır. Yine Osmanlıların uyguladığı bu çok kültürlü yaşam sayesinde asırlardan beri din ve mezhep kavgalarının devam ettiği Orta Doğu’da, Kafkaslarda ve Balkanlarda huzur ve asayiş sağlanmıştır.

Anadolu’da hoşgörü denilince, hepimizin aklına gelen ilk üç isim kuşkusuz; Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Yunus Emre’dir. Ayrıca Nasreddin Hoca, Şeyh Edebali, El-Cahîz, Pir Sultan Abdal, Yusuf Has Hacip, Ahmed Yesevî, Kâşgarlı Mahmud ve daha nice gönül insanlarını da atlamak mümkün değildir.

“Sevgi muhabbet kaynar, yanan ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda.

Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,

Aslanlarla ceylanlar, dosttur kucağımızda” (Hacı Bektaş Veli)

 

Hacı Bektaş bu dizeleri yazdığında 13. yüzyıl idi. Yesevîlik öğretilerini takip eden ve Horasan erenlerinden olan Hacı Bektaş, Bektaşilik tarikatının kurucusudur. Devrin önde gelen mutasavvıflarındandır ve mensubu olduğu Ahîlik Teşkilatı ile tıpkı Mevlânâ ve Yunus gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında toplumu derinden etkilemiş, Anadolu’nun sosyolojik gelişimine büyük katkı sunmuştur. Geçmişte derviş ve erenlerin en önemli duraklarından biri olan Bektaşi Dergâhı Anadolu topraklarına hoşgörü tohumlarını ekmiştir.

Mevlana öğretisi, sadece Anadolu ve İslam coğrafyalarını değil, yeryüzündeki tüm semavi din ve birçok medeniyeti derinden sarsmıştır. Mevlevi Felsefesi o kadar etkili ve kapsayıcı ki günümüzde dahi sosyal bilimler alanında uluslararası birçok akademide Mesnevî’si ders olarak okutulmaktadır. Divan-ı Kebiri’nde insanlara olan evrensel yaklaşımını şu şekilde dile getiriyor: “Dünyada çeşitli diller, lügatler var, fakat hepsinin de anlamı birdir, çeşitli kaplara konan sular kaplar kırılınca birleşirler, bir su halinde akarlar.” Evet, su burada insandır ve hepimiz kalıplarımızın içinde bambaşka şekillerde olsak da kabuklarımızdan çıkıp kimliklerimizi terk ettiğimiz anda hepimiz bir ve beraberiz. Yine Mevlânâ o hepimizin bildiği öğüdünde şöyle demektedir: “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol, Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol, Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol, Hoşgörürlükte deniz gibi ol, Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!”

Mevlânâ’nın insan sevgisi ve hoşgörüyü temel alan bu felsefesi, ‘’sen bakmasını bil de dikende gül gör, dikensiz gülü herkes görür’’ sözüyle içinde bulunduğumuz dünyaya okkalı bir tokat atmaktadır.

Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz.

 

Anadolu’nun yapısında bulunan hoşgörü refleksi tasavvufi anlayışla birleşmiş ve ardından Yunus’ta adeta doruğa ulaşmıştır. Bu durum şiirlerinde de tüm aleniyetiyle karşımızda durmaktadır. Yunus Emre’nin bu hoşgörü yolundaki parolası ise “sevelim, sevilelim” olmuştur.

Sonuç olarak; Osmanlı Devleti, Anadolu topraklarında yaşayan çeşitli ırk, dil ve din mensubu insanları uyguladığı hoşgörü ve çok kültürlülük politikasıyla bir arada tutmayı başarabilmiştir. Bunu yaparken Türklerin İslamiyet’ten önceki öz kültürlerindeki insan sevgisi, hoşgörü anlayışını zirveye taşımıştır. Mozaikten oluşan Anadolu topraklarında Türk’ün asil ruhuyla İslam’ın evrensel ilkelerini birleştirerek dünyaya örnek bir cihan devleti kurmanın gururunu yaşatmıştır. Aksi bir uygulamaya gidilseydi, cihan devleti olunamaz, binbir çeşit milletin bir arada tutulması imkansız olurdu. Bu gün Osmanlı topraklarından ayrılan azınlıkların, yeni kurulan devletlerde yaşayan milletlerin Osmanlı’nın güven ve hoşgörüsünü özlediklerini kendi söylemlerinden anlamaktayız. Hala Balkanlarda, Afrika ve Arap bölgelerinde camilerde Cuma Hutbesinde Osmanlı Halifesine yapılan dualara şahidiz. Bu bir özlemdir, bu kıymeti bilinemeyen günlerin geri gelmesini arzulamaktır. Belki de, bugün Türkiye’nin Osmanlı ruhunu canlandırmasının, cihana hükmetme yolunda ilerlemesinin korkuları vardır birilerinde. Keşke birilerinin farkında olduğu bu durumdan öncelikle ülkemizin güzel insanları, yeryüzündeki Türk toplulukları dahası İslam dünyası haberdar olsaydı!..

Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir