Yorum

Kısır Politikalar

Bulgaristan’da 1990’dan sonra uzun ömürlü muhalefet doğmadı. Belirse de örgütlenemedi. Örgütlense de hemen dağıldı. 1990’ın Haziran ayı başında Sofya “Kartal Köprü” kavşağına toplanan 1 milyon vatandaşın Demokratik Güçler Birliği (CDC) Başkanı ve daha sonra 2 dönem Bulgaristan Cumhurbaşkanı Jelü Jelev’i dinleyip alkışlarken sanki anadan “demokrat doğmuşlardı.” Fakat onlar aslında içi başka dışı başka insanlardı.

Rafet Ulutürk
Rafet Ulutürk

1980-90’larda kemikleşen Bulgaristan devlet tekelci kapitalizmi hepsini korkutmuş ve ruhlarını öldürmüştü. 1990’da yükselen dip dalgası onları boş kutu ve sandık gibi sahile atmış, su çekilmiş ve oracıkta kaldıkları için ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Mitinglerin yapıldığı salon ve meydanlara dolanlar sanki birbirilerini ısıtmak ve aynı havayı solumak için toplanıyorlardı.  “Acaba bir şey olur da bana da bir şey kayar mı?” hesapları yapılıyordu. Devrim ve dönüşümlerin tohumu insan ruhudur. “Kartal Köprü” ye toplananlarda “kartal ruhu” yoktu. Onlardan hiç biri ölüm kalım kavgası verildiği meydanlarda göz göze diş dişe kavga etmek için eski tırnaklarını sökülmemiş ve yenileri ise henüz çıkmamıştı. Kimileri içten içe isteseler bile, aslında kartal olmaktan korkuyorlardı.

XX. yy. sonunda, totalitarizmin çöküşüyle oluşan Bulgaristan muhalefeti, 2 milyonluk Sofya’da 1 milyon kişiyi meydana çıkarabilirken, kitlenin politik öncülüğüne soyunan Demokratik Güçler Birliği (CDC) ancak 1997’de tek başına hükümet kurabildi. Devrimler çocuklarını 100 yılda yetiştirirken Başbakan İvan Kostov ve daha sonra ilk rüzgârda dalından çürük armut gibi düşen ekibinden 6 bakan 6-7 yılda demokrat yetiştirmenin mümkün olmadığını unutulmayacak bir şekilde kanıtladı. Herkes güzel konuşmanın ve ballı yalan söylemenin demokratlıkla hiçbir ilintisi olmadığını görüp öğrendi.

Kuşkusuz Bulgaristan Muhalefeti denince Hak ve Özgürlükler Partisi (HÖH / DPS) hareketini de düşünmek gerek. 1990’da pazara ithal yumurta gibi çıkan -(CDC) – Bulgar demokrasi hareketinden farklı olarak, Türk ve Müslümanların HÖH hareketi 100 yıllık ezilmişlikten doğduğu için demokrat geçinen Bulgarlardan defalarca bilinçli ve kat kat kararlıydı. HÖH – kitlesinin bilinci halkın gördüğü zulümde doğmuş ve pekişmişti. Türkler ve Pomaklar “öl de, ölelim” havasındaydı.

Bu olaya milli fakat devrimci teori kıstasları süzgecinden ve olumlu, ilerici, aydın olan gerici, karanlık, zamanını yaşamış olanı ret eder, olumsuzluklardı. Ancak tarihe gömer kuralı açısından baktığımızda, totaliter Bulgar toplumunda demokrasiyi hayata çağıran Türk ve Müslümanların öz hakları, doğal haklar ve en insancıl edinimler uğruna, eşit haklara sahip vatandaş olarak özgür yaşamak adına verdikleri mücadeleydi.

Belene” ölüm kampında, sorgu odalarında, ceza evlerinde, hapis hücrelerinde, sürgünlerde oluşan ve biriken başkaldırı ve kurtuluş enerjisi totalitarizm zırhını çatlattı ve patlattı. Fakat bir toplumsal düzeni yenisiyle değiştirmek o kadar kolay olmadı. Bizim dilimizdeki “anası neyse, danası odur” ya da “bak anasına al kızını” deyimlerinin derin özünden, totaliter bir rejimden demokratik bir düzen doğamaz anlamı çıkar.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Bulgar faşist Çarlık düzeninin devamı Todor Jivkov’un (1954 – 1989) totaliter sosyalist düzeni olduğuna göre, 1990’da (vaatlerin ve hayal edilenlerin dışında) gerçekten yepyeni bir şey (toplumsal düzen) beklemek hakikatten yanlış olurdu.

İki Dünya Savaşı yıkımını sırtında taşıyan Avrupa kıtası XX. yy. ‘da devamlı modernleşmeyi aradığı için, tarih olan ile yerine gelenin hep modernleşme kuramına göre bir şeyler olduğunu düşünmek en doğrudur. Söz oyunu olarak burada modernizem yerine “post modernizem” kullanılmaya başlandığını izledik. Hatta HÖH Partisi 8. Kurultayında (19 Ocak 2013) A. (Dönek) in sunduğu politik raporun yarısı “post modern toplum” masalına ayrılmıştı. Yeni olanın klasik “moderniz- imcilerden” farkı ise, “post-modern olanın”  yaşama taşıyıcısının (yeni) neo-liberaller olduğu iddiasıyla halkın kandırılıp bir asır daha uyutulmaya çalışmalardır. HÖH partisinin Avrupa yeni Liberalleriyle bağlantılı olmasının ne bize ne size ne de dünyaya hiçbir faydası yoktur.

Hem modernleşme hem de neo- modernizem kuramlarının önerdiği siyasi yapı temsili demokrasidir. Bu modelde iktidar ve politik muhalefet vardır. Yine bu modelde, çok partili (son seçime – 12 Mayıs 2013, 39 parti katıldı) özgür seçimler vasıtasıyla temsili demokrasinin yaşatılması esas oldu. Bunun anlaşılır anlamı, “ben göstereceğim sen seçeceksin” dir.  Bir başka değişle “bir iki para verelim sen git oyu bizim adama ver” dir. Seçmenimiz tanımadığı insanları milletvekili yapmaktan bıktı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde oy kullanan soydaşlarımız hiç tanımadıkları, görmedikleri “hırsızları, sabıkalıları” Dobriç milletvekili seçiyorlar ki, bu kişileri Dobriç’te de tanıyan yok.

Bu analizimizi bir başka açıdan ve daha derin de yapalım:

Totaliter Bulgaristan’da 2 politik parti vardı: Komünist Parti (BKP)  ile Bulgaristan Halk Çiftçi Birliği (BHÇB). Başka parti yoktu. Türklerin ve Müslümanların 1990’a kadar politik partisi olmadı. 1990’da birçok parti kuruldu. Bir ara sayıları 159 oldu. Fakat Bulgar seçmen özgürce seçme ve seçilme hakkını kullanma kültürüne sahip olmadığından oyunu hep “eskilere”, “komünistlerin varisi olan sosyalistlere” verdi.

Bu yüzden düzen de sözde değişti ama özde pek değişmedi.

Değişme noktasında çok partili demokrasi vardı. Totaliter sosyalizmde eken ve biçen BKP ile BHÇP iken, şimdi (örneğin 12 Mayıs 2013 – 26 Haziran 2014 arası) BSP, HÖH / DPS ve “Ataka” Partisi iktidara oturdu. DPS oy almak için ATAKA geliyor diye korkutuğu için seçim sonrası ATAKA ile beraber olmanın daha iyi olacağını anladı.

GERB partisi ana muhalefet, “Sansürsüz Bulgaristan” ve “Reformcu Bulgaristan” gibi partilerin de yumurtayı yeni delen piliçler durumunda görüyoruz. Totalitarizmde muhalefet yoktu. Şimdi GERB parlamento içi, “Sansürsüz Bulgaristan” ile “Reformcu Blok” ise meclis dışı muhalefettir.

1990’dan beri Bulgar politikasında “sağ” ve “sol” dengesi oluşmadı. Sosyalist-totaliter, devlet tekelci düzeni yöneten BKP – halkların, ulusların ve etniklerin kardeşliği yani enternasyonalizm özüne ve ilkesine ihanet ettiği için bir “sağ” parti durumundaydı.  Bulgaristan’da yaşayan tüm etnik halk topluluklarına –Türklere, Pomaklara, Çingenelere, Tatarlara ve Gagavuzlara baskı ve terör uyguladığı için de “sağ” ve “milliyetçi” bir partiydi. BKP,  1950-52; 1967-68; 1977-78 ve 1989 göçleriyle Türkleri vatanlarından kovduğu için de “sağ ve ırkçı” bir partidir, faşist ve ırkçıdır. Bu yüzdendir ki, 1990’da kendini komünist partisinin devamcısı olarak lanse eden Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) adıyla sosyal-demokrat bir politika izlemeyi vaat ederek politik sahneye yerleşen BSP de aslında “ulusalcı” ve “sağ” bir partidir. Bulgaristan’da BSP dışında, sağ boşlukta  “sağ kanat” politikanın gelişmemesi, “sağcı” örgütlenme güçlenmeye nefes alacak hava bulamamsı, sağ siyasi alanın BSP tarafından doldurulmuş olmasındandır. İşte böyle, politik zarın ters düştüğü bir ortamda, kendini “sol” parti olarak tanıtan ama “sağ” alanı kaplayan ve birçok konuda, hele azınlıkların öz haklarının tanınması konusunda “sağcı” politika izleyen BSP, son 25 yılda ülkemizin çökmesinden bizzat sorumludur.  Demokratik Güçler Birliği (CDC) hareketinin hayat alanı bulamaması ve kendini dağıtmasının sebebi de BSP’ nin yok edici bir hırsla “sağ alana”  yerleşmesidir. Bu yüzden Bulgaristan’da gerçekten sağ politik muhalefet kurulamadı ve politik yapılanma çarpıklaştı.

Bu politika içinde HÖH / DPS ile BSP arasında 25 yıldan beri güçlenen fakat son haftalarda bozulan ve çöken sıkı işbirliğinin anlamı nedir?

BSP – komünist partisinin uzantısı olarak hayat hakkı ararken, HÖH / DPS partisinin yönetimi ise, BKP’ nin güvenlik organı olan gizli polis “DC” nin ajanları (A. Dönek –baş haindir) tarafından kurulduğu ve yönetildiği için BSP ile yakınlaşması ve koklaştıkça, devleti birlikte soymanın zevkini ala ala yakınlaşarak ortaklık kurmaları zor olmadı.

Emekçi halkımızın, ezilen ve sürünen kardeşlerimizin onuru ve çilesine, yüz yıllık zulme rağmen kurulan bu “ortaklık” ne “sol” ne de “sağ” odaklıdır. Çünkü HÖH partisi Bulgaristan politik sahnesinde Bulgar partileriyle çatışmamak ve kavga etmemek anlayışıyla, Vatandaşların hepsiyle hoşgörülü olma ilkesine dayanılarak hayat hakkı kazandığı için merkezcidir. İlk ve son programındaki ilke böyle biçimlenmiştir. Fakat parti yönetimi sağ cephede konumlanan finans oligarşisine hizmet ettiği için, politikayı ilkesizleştirmiştir. HÖH yönetimine bazı mafya grupları yöneticilerinin katılması da politik nitelendirmeyi zorlaştırmıştır.

Özünde demokratik olması gereken, kuruluş ilkelerinde hakçı ve özgürlükçü ruhu taşıyan HÖH parti yönetimi, “seçmenini kitle olarak kendi içine kapayabildiği” ve 1990-2014 arası temsili demokrasi biçimine itiraz etmeyecek derecede uyuşturduğu için, işleri kendi çıkarlarına göre düzenledi ve örgütledi.

Bu nedenle olacak ki, ne ekonomik, ne sosyal, ne de özgün kültürel haklarına sahip olamadı. HÖH eliti Anadil sorunlarımızı bile çözemedi. Bu açıdan değerlendirilmediğinde, HÖH partisinin özgün haklarımız uğrunda muhalefet yapması, direnmesi gerekirken, o direnmemekte ısrarlı kaldı. Teslimiyetçi politika izledi. İnsanlarımızı oyalarken vatanımızın demokratikleşmesini de alabildiğine engelliyor.  Bir politik azınlık hareketi yöneticilerinin kendilerini satarak davaya ihanet etmesi “Kısır Muhalefet” , “Kısır Politika” ve “Kısır Gelecek” doğuruyor. Sonunda, HÖH liderleri de kendilerini Bulgar partilerine benzeterek “lider partisi” , “lider karizmatikliğine dayanan politika” gibi saçmalıklar üreterek demokratikleşmeye hizmet edeceklerine “oligarşi sermayesine” “otokrat”, “hegemon” yaklaşım ve politikalara hizmet ederek halkımızın özlem ve emellerini kendileri ayakaltına aldılar.

Büyük olan bir gerçek de şudur:

Bizdeki Geçiş Döneminde iktidarda bulunan partiler (HÖH ile BSP 4 kez ortak iktidar oldu) ister merkez sağ, ister merkez sol olsun, istisnasız hepsi otoriterliği yeniden üretip güçlendirdi.  Bizim demokrasi bu bakıma da kısırdır. Uygulanan modernizem ise “ulusalcılık” ürettiği için ve dolayısıyla Bulgar milli politikası da “ulusalcılığı” esas aldığından dolayı, tüm politika “ulus devlet” esasına dayandığı için, biz Türkler özgün haklarımızı, anadilimizi kullanma hakkımız ve diğer özgün haklarımızı nice yıldan beri elde edemiyoruz. HÖH partisinin de “Bulgar ulusalcılığına yamanması ve hizmetlerini eksik etmemesi,” hiç çekinmeden onu destekleyici güç haline gelmesi, oturacağımız dalın kesilmesine razı oldu. Bu bakıma HÖH partisinin hak ve özgürlüklerimiz için izlediği politika KISIRDIR. HÖH-BSP işbirliği de bizim haklarımızı elde etmemiz açısından baştanbaşa KISIRDIR. Bu politikalar yüzünden olmak üzere, bu yılın Eylülünde yapılması için hazırlık görülen parlamento seçimlerinde muhalefet partisi durumuna düşmesi ya da meclis dışı kalması olası olan HÖH / DPS partisinin her iki durumda da izleyeceği siyaset bizim çıkarlarımız açısından tamamen Kısır Muhalefet politikasıdır. BSP ile HÖH partileri ikisi de muhalefet partisi durumuna düşer ya da parlamento dışına itilirse çözülüp kendilerini lağvetmelerine şaşmamak gerekir. Bu, genel geçerli nitelik taşıyan totalitarizmin ve yamaklarının zorunlu olarak yok olması yasallığının HÖH ve BSP açısından da hemen uygulanma hakkı kazanmış olduğunu gösteriyor.

Kısır politikadan kurtulmalıyız.

 

Rafet ULUTURK

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × one =