İslam’da Hoşgörü Anlayışı ve Anadolu’da Türk Hoşgörüsüyle İslam Hoşgörüsünün Kaynaşması

Nevzat ÖZTÜRK

İSLAM’DA HOŞGÖRÜ ANLAYIŞI VE ANADOLU’DA TÜRK HOŞGÖRÜSÜYLE İSLAM HOŞGÖRÜSÜNÜN KAYNAŞMASI

İslam toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi olmaması için dikkat edilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır.

Hoşgörü, İslam ahlakının özüdür. Hoşgörü; hiç kimseyi ayıplamamak, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, farklı inanç ve görüşleri müsamaha ile karşılamak demektir. İnsanlar arasında sevgiyi çoğaltan, kin ve nefreti ortadan kaldıran hoşgörü erdeminin en güzel örnekleri, Kur’an’da, “yüce bir ahlâk üzere olduğundan”(Kalem Suresi,68/4) övgüyle bahsedilen Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in hayatında görülmektedir.

Kur’an âyetleriyle yetinmek gerekirse, meselâ Kur’an-ı Kerim’in “Dinde zorlama yoktur” (11,256) şeklindeki emir ve beyanı bu temel tutumun kanaatimizce en açık anlatımıdır. Bunun gibi, “Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, verdikleriyle sizi imtihan etmek için öyle yapmamıştır. O halde hayır işlemekte yarışın” (Maide Suresi,5/48); “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” (Yunus Suresi,10/99-100); “Gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin dileyen etmesin” (Kehf Suresi,18/29); “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” (Kafirun Suresi,109/6)… gibi ibareler, şüphesiz vicdan özgürlüğünün yanı sıra çoğulculuğun ve hattâ dinî çoğulculuğun ve hoşgörünün, kanaatimizce Kur’anî dayanaklarını oluşturuyorlar.

İslam’ın hoşgörü anlayışı, sadece Müslümanları değil, bütün insanları kucaklayacak genişliktedir. Çünkü inanç ve ibadet özgürlüğü insanların vazgeçilmez temel haklarındandır. Bu haklara saygı göstermek herkesin görevidir.

Türklerin Anadolu’ya getirdikleri en mühim yeniliklerden birisi, farklı inançlara karşı müsamahadır. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ‘dinde zorlama yoktur’ hükmünün bunda payı oldukça büyüktür. Anadolu’da fetihler sonrasında, bu ölçülere göre şekillenen Türk şehirlerinde, camilerin yanında kilise ve sinagoglara rastlamak mümkündü.

VII. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’le temasa gelmeye başlayan ve X. yüzyıldan itibaren de kitleler halinde bu dine giren Türklerin İslâmî dinî tarihi de dinî çoğulculuk ye hoşgörünün çok çeşitli örneklerini bize sunmaktadır. Anlaşılan Türkler İslâmiyet’e girmeden önceki dönemde yer tutmuş bulunan hoşgörü anlayışını İslâm dininin yukarıda zikri geçen değerleri ile birleştirmek suretiyle bu geleneklerini hem sağlamlaştırmak hem de ona süreklilik kazandırmak imkânını elde etmişlerdir.

Bir kere Türklerin geniş kitleler halinde İslâm dinine girmeye başladığı X. ve XI. yüzyıllarda İslâmiyet de, başlangıçtaki formuna nispetle oldukça gelişmiş ve kurumlaşmış bir dinî bünyeye dönüşmüş; çeşitli fırkalar, mezhepler, kelâmî, tasavvufî, felsefî ve fıkhî ekoller, muhtelif fikir akımları, alt-kültürler ve dini gruplar kendilerini göstermişlerdi.

Anadolu Selçuklu yönetiminin kurulmasından sonra da, geleneksel Tür hoşgörüsüne uygun olarak, hangi din ve mezhepten olursa olsun herkese eşit muamele yapmak prensip edinildi. Her tacirin Divan’a şikâyette bulunma ve mahkemede eşit biçimde yargılanma hakkı mevcuttu. Zaten bu dönemlerden itibaren Anadolu’da ticarî faaliyetler ve doktorluk gibi meslekler gayrı müslimlerce yapılmaktaydı. Bazı Hristiyanlar devlet hizmetlerinde ve hattâ orduda önemli mevkiler elde ettiler. Abbasiler ve Büyük Selçuklular zamanlarında gayrı müslimler farklı giysiler giymek zorunda oldukları halde, Anadolu Selçukluları onları bu konuda serbest bıraktılar. Bizanslıların feodal toprak rejimini “mirî” toprak sistemi ile değiştirerek, toprağı devletin kontrolüne verdiler; böylece sosyal adaleti sağlayarak, Bizansın feodal beylerinin ezdiği yerli halkı kendilerine çektiler ve onların sevgisini kazandılar.

Anadolu Selçuklu kültür ve medeniyetinin XIII. yüzyılda ileri bir dereceye erişmesi ise oraya mutasavvıf şeyhleri ve Türkmen babalarını çekmiş, bu arada Anadolu’da çeşitli din ve mezhep mensupları arasında hoşgörülü bir atmosfer oluşmuştur. Bu çerçevede dönemin büyük sufısi Mevlana’nın adını anmak gerekmektedir. O, dinlerin arasındaki müşterek gerçekliği sezmek başarısına erişmiştir ve bu nedenle de meşhur Mesnevisine ayrılıklardan şikâyetle ve birliğe davetle başlamaktadır. Onun bu tavrı, dönemin Anadolu’sundaki dinler ve mezhepler arasındaki karşılıklı anlayış, yakınlaşma, sevgi ve saygıyı artırmış, hoşgörüyü güçlendirmiştir. Onun çevresinde her türlü din, mezhep ve tarikatten geniş bir mürit kitlesi toplanmıştı. Mevlâna, Hristiyan rahipleri ile dostane ilişkiler kurmayı başarmış, manastırlarım ziyaret etmiş, Anadolu’nun çeşitli yörelerinden rahipler onu ziyarete gelmiş, Hristiyan bir keşişe hakaret eden bir müslüman tacire onun duasını almayı öğütlemiş, engin din ve insanlık anlayışı Rum, Ermeni ve Yahudileri İslâmî kabule sevk etmiş, hatta müritleri arasında Ortodoks Hristiyanlar da bulunmuştu.

Bu karşılıklı sevgi ve hoşgörü anlayışının Beylikler döneminde de sürdüğünü, bu dönemde aşırı taassup olaylarına rastlanmamasından anlıyoruz. Anadolu’da Hristiyanlar, Bizanslılara ve Haçlılara karşı Müslüman Türkleri tercihe devam ediyorlar ve bu duruma bizzat Rum tarihçiler tanıklık ediyorlar.

Selçuklular ve onları takip eden dönemlerde Anadolu’da var olan bu çoğulcu ve hoşgörülü ortam, yalnızca karşılıklı sevgi, saygı ve iyi ilişkiler şeklinde kendini göstermiyor. Aynı zamanda, müşterek hayat düzeni içerisinde, özellikle halk kültürü ve dindarlığı düzeyinde, ortaklaşa bir dinî kültür ve folklor da oluşuyor. Bu kültürün etkilerinin, Anadolu’nun bir çok yöresinde, günümüzde dahi devam ettiğini görmek ilginçtir. Bu kültürü, meselâ Hristiyanlar ve Müslümanların Anadolu’da oluşturdukları kutsal ziyaret yerlerinde ve bununla ilgili usul ve âdapta gözlemek mümkündür. XII. yüzyıldan beri, Aksaray yöresinde Obruk’ta, bazı heykeller ve mumyalaşmış iskeletler her iki cemaatin üyelerince mukaddes bilinmekte ve türlü amaç ve niyetlerle ziyaret edilmektedir. Kayseri yöresinde de benzeri kutsal mekânlar mevcuttur ve onlar halen kutsallıklarını koruyarak halkı cezbetmekte ve hattâ anlaşılan giderek önemlerini de artırmaktadırlar, Ağınas’taki Hacet Pınarı, Yahyalı’nın Barazama Köyündeki Mağara yahut Felâhiye’deki Sıtma Pınarı bunun canlı örneklerindir. Sivrihisar’daki Kommenos Kilisesi de öyledir. Bu ortaklaşa ziyaret yerlerinde her iki tarafın üyeleri kendi efsanelerini oluşturdular.

Kutsal mekânların müştereken ziyaret edilmesinin ötesinde, türlü hastalıklardan kurtulmak, dileklerin kabulü v.b. amaçlarla, her iki tarafın din adamlarına başvurulmuş olması da kayda değerdir. Bu usulün bu gün dahi Türkiye’de bir ölçüde devam ettiğini gözlemekteyiz. Dinî folklor alanındaki bu karşılıklı etkileşimi, bayramlarda da müşahede etmek ilginçtir, Hıdırellez kutlamaları ile Paskalya kutlamaları arasındaki paralellik bunu açıkça göz önüne sermektedir. Zaten bu karşılıklı etkileşimler, karma evlilikler ve bunları konu alan halk türkülerinde bile yankılarını bulabilmişlerdir. İslâm Hukukunun kesin yasağına rağmen, daha Selçuklular döneminde Müslüman kadınların Hristiyan erkeklerle evlendiklerinin örneklerini tespit etmekte oluşumuz kayda değerdir. Bu etkileri tasavvuf kültürü ve edebiyatı içerisinde de müşahede etmekteyiz. İslamiyet’in dinî çoğulculuk, hoşgörü ve hümanizma yönündeki yorumlarının bu döneme ait yüksek örneklerini Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli vb. büyük sufilerde bulmak mümkündür. Meselâ Yunus Emre, “Yetmişki millete bir gözle bakmayı”, “Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görmeyi” öğütlemekte; “Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san, Dört Kitabın manası budur eğer var ise” diyerek dinî çoğulculuk ve hoşgörünün daha o zamandan en güzel anlatımım bize sunmaktadır.

Osmanlı dönemi de bir ölçüde bu durumun bir devamı olmuştur. Zira temelde o, zaten Selçuklunun bir devamından başka bir şey değildir. Hattâ orada da, bir çok örneklerin, Türklerin müslüman olmadan önceki dönemlerinde varlığına işaret ettiğimiz hoşgörü geleneği ile tipik benzerlikler arz etmekte oluşuna da önemle işaret etmeliyiz. Bu durum, kanaatimizce hoşgörü geleneği ve çoğulcu anlayışın, Türk kültürünün en sürekli karakteristiklerinden birini oluşturduğunu anlamamıza izin vermektedir. Osmanlı döneminde doktorluk, mimarlık, tercümanlık, kuyumculuk ve diplamatlık gibi bir çok meslekler gayrı müslim teb’anın tekelinde kalmıştır. Onlar, Anadolu’nun ticarî hayatına hakim olmaya devam ettiler.

Osmanlılar da devletlerini, Müslüman Anadolu ile Hıristiyan Balkanları kendi yönetimleri altında birleştirerek kurdular. Her ne kadar gazanın sürekliliği devletin temel prensibi idiyse de, Osmanlılar Ortodoks kilisesi ve milyonlarca Ortodoks Hristiyan’ın koruyucusu olmuştur.

Osmanlı padişahlarının daha Osman Bey’den itibaren gayrimüslim halka karşı tavırları önemlidir. İlk dönem Osmanlı tarihlerinde, Osman Bey’in merhametli ve âdil bir hükümdar olduğu anlatılır. O, Hristiyanları korur, Subaşılarına halkı din ayrımı yapmadan kollamaları yönünde emirler verirdi. Kadılar tarafından korunan adaletin yanı sıra Hristiyan rahipler tarafından yürütülen yargılar da hoş görülürdü. Orhan Bey döneminde de bu şefkatli ve adaletli muamele devam etmiştir. Bursa’nın teslim olması bir bakıma Rum halkın, Osmanlı padişahının bu sıfatına olan güvenlerinden kaynaklanmıştır. Nitekim Bursa Kalesi’nin metanetine, nüfusunun ve muhafızlarının fazlalığına rağmen, birçok köylü, Bursa’ya sığınmaktansa Orhan Bey’e tâbi olmayı tercih ediyor ve onun himayesinden faydalanıyorlardı. Sultan Fatih, İstanbul’u fethinden sonra idarecilerine ve askerlerine şehri yağmalamamalarını ve Hristiyan halka zarar vermemelerini emretmiştir. Fatih Yahudi Hahambaşını ve Ermeni Patriğini İstanbul’a getirmiş, Rum Patrikliğini yeniden ihyâ etmiştir. Bütün Ortodoks unsurların ruhanî lideri yaptığı Rum Patriğine, ayrıca pek çok imtiyaz vermiş, dünya Ortodokslarının ağırlık merkezinin İstanbul’da kalmasına dikkat etmiştir.

Hâsılı, Türkler İslamiyet öncesi hamurlarındaki asil ruhu ve hoşgörü anlayışını İslam’ın hoşgörü anlayışı ile yoğurarak Anadolu’da birlikte yaşama kültürünü pratiğe dönüştürmüş, herkesin inançlarını kardeşçe ve özgürce yaşayabildiği huzur iklimi oluşturmuşlardır.

Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir