Şakir ARSLANTAŞ

Konu:  HALKINA İHANETİN NEDENİ OLMAZ ER YA DA GEÇ BEDELİ OLUR!

En yüksek ağaca tırmanıp “şu yöne” deyecek lider bekliyoruz.

21 Eylül 1933’te Sofya’ya resmi ziyarete çekilen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü Milli Gazete’ye verdiği demecinde şöyle demişti:

Balkanlarda, barışın ve iyi geçinmenin taraftarı bulunduğumuzu ve Bulgaristan’la Türkiye arasında emniyet ve samimiyet havasının kuvvetlendirilmesinin ciddi arzumuz olduğunu açık olarak anlatacağımıza eminiz.

Seyahatimiz her şeyden evvel, Türk milletinin samimi ve dostane hislerini, yüksek evsafını takdir ettiğimiz Bulgar milletine yerinde ifade etmek için bir vesiledir.”

O vakit Bulgaristan Başbakanı Demokrat Parti Başkanı Nikola Muşanov’tur. Bulgaristan Çarlıktı. Bu dostluk ziyareti iki ülke arasındaki ilişkilerin barışçı ve iyi niyetli programa uygun gelişimi başlatan dönemde yapılmış ve Bulgaristan Türklerine gönül rahatlığı, güven aşılamıştı. Bulgaristanlı Türk Müslümanlar, Deliormanlılar Başbakan  İsmet İnönü’yü kendilerinden biri olarak kabul etmişlerdi.

O, Balkanlarda TÜRK ÜNLÜLERİ 3 ciltlik (Ansiklopedik bilgiler) kitabının 2. cildinden   şöyle tanıtılmıştır:

Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü 1884’ yılında İzmir’de dünyaya geldi. Asıl adı Mustafa’dır. Annesi Cevriye Temelli Hanım ise, şimdi Bulgaristan topraklarında bulunan Deliorman’ın göbeğindeki Razdrad şehri yakınlarındaki Kalova (Dânkovo) köyü doğumludur. Kalova, Razgrat’ın 17 km Kuzeydoğusunda olup 1573’te Türklerce kurulmuştur. Bu köyün Türk halkı, İnönü döneminde Anavatan’a göç ederek Eskişehir’in bir bölgesine yerleşmiştir.

Cevriye hanım Razgrat’ta doğmuştur. Yaptığımız araştırmalar sonucu Cevriye Temelli Hanım’ın Kalova’da doğduğu, ailesinin uzun süre Razgrat’ta yaşadığı saptanmıştır.  Cevriye Hanım, Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra  (1877 – 1878) ailesiyle beraber Anavatan’a gelmiş ve Malatya doğumlu Raşit Bey ile aile yuvası kurmuşlar. Babası memuriyet gereksimi İzmir Adliyesi’nde çalışırken, bu evliliğin sonucu İsmet İnönü orada dünyaya gelmiştir.”

T.C. Cumhurbaşkanı ve 10 defa T.C. Başbakanı seçilen İsmet Paşa Avrupa devletlerine ve değişik uluslar arası konferans ve forumlara katılmaya giderken birçok kez Bulgaristan’dan geçmiştir. Yeri gelmişken büyük sayıda Türk ve Müslüman’ın da yaşadığı Bulgaristan’la ilgili Türkiye’nin değişmez dostane ve yapıcı tavrına bir daha işaret ederken, ikili ilişkilerde tekrarlayan bir olumsuzluğu da hatırlayalım:

Atatürk İnönü’yü Bulgar Çetesinden nasıl kurtardı.

“İnönü Rusya seyahati dönüşü Sofya Büyükelçiliği’nde mahsur kalır.

Bulgar çeteciler İnönü’yü öldürmek için elçiliğimizi kuşatmışlardı.

Bulgaristan’a ihtar notası verilir. Sofya hükümeti umursamaz.

Ankara’da beyin fırtınası yapıldı, işin içinden çıkılamadı.

Atatürk’e sordular.

O, “sizler ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

“Bulgaristan’a ekonomik baskı uygulayalım…” dediler.

Atatürk, güldü. “Telefonu verin bana” dedi.

Donanmaya emir verdi.

Ertesi sabah, “Yavuz” zırhlısı İzmit’ten Varna’ya gitti.

Limanda havaya yüz bir pare top atışı yaptı. Topların gürültüsünden evlerin camları kırıldı.

Gemi amirali Bulgar yetkililere, “İsmet Paşa’yı almaya geldim” dedi.

 

Bulgar hükümeti, İsmet Paşa’yı Sofya’dan Varna’ya zırhlı bir trenle derhal getirdi.

Oradan da bando ve merasimle Yavuz’a uğurladı.

Amiralimiz, kırılan camların parasını ödedi.

İsmet Paşa’yı yurda getirdi.

Atatürk’ün hayalleri bile insanı heyecanlandırıyor.”

 

DOSTLUĞUMUZUN KÖKLERİ ÇOK DERİNDİR

İki devlet arasında karşılıklı yararlı ilişkiler tesis edilmesinde ve önemi uzun zaman devam edecek olan 1925 Ankara Atlaşmasından sonra gelen bu ziyaretlere tepkili olan Bulgar kamuoyundaki belli başlı kişiler Makedon voyvodalarının çömezleri olmuştu. İlk ziyaretlerden sonra dünya siyasetini İkinci Dünya Savaşı ve ardından gelen “Soğuk Savaş”, dünyanın kamplaşması birbirini izlemiştir. Bulgaristan ile Türkiye’nin iki ayrı kamplara düşmesi ikili ilişkileri olumsuz etkilemişti. 1965’te başlayan Süleyman Demirel’in başbakanlıklarına kadar doruk ziyaretler olmamış olsa da,  1974 Kıbrıs Harekâtından sonra Başbakan Bülent Ecevit’in birinci Sofya ziyareti ve Deliorman’ın Vladimirovtsi köy meydanındaki programsal konuşması Bulgaristanlı Türk ve Müslüman azınlığın alnına derin kazındı.

B.Ecevit, T. Jivkov’a dönerek. “Bulgaristan Türk Müslüman azınlığının dil, din, kendi ahlak ve kültürüyle geleneklerine göre yaşama hakkına, malına mülküne, cami ve okullarına dokunmadan huzur içinde yaşamasını sağladığınız sürece, Türkiye Cumhuriyeti’nden daha iyi komşu ve dost bulamazsınız.”  demişti. Todor Jivkov da konuşmasında bu haklarımızın garantili olduğunu teyit etmişti.

Türkiye’nin Bulgaristan’la ve Bulgaristan halkıyla dostluk, işbirliği ve iyi komşuluk siyaseti asla şaşmamıştır.

 

BİZ HEP AYNI YOLCA YÜRÜDÜK

Bu konuşma o zaman “Rabotniçesko Delo” (İşçi Davası) gazetesinde Bulgarca, “Yeni Işık” gazetesinde de Türk dilinde yayınlandı. Bulgaristanlı Türk ailelerin hepsi bu iki gazeteyi Mushaf gibi korudular.

Ne ki 1985’te “soya dönüş” denen zalim yaratık kara ölüm gibi karşımıza dikildiğinde biz orak, tırpan ve satırlara salmazdan önce “Rabotniçesko Delo” ve “Yeni Işık” gazetelerini eşlerimizin çeyiz sandığından çıkarıp inci tütün sırıklarını dört köşe çakarak yaptığımız pankartlara Bulgarca ve Türkçe önlü artlı yapıştırıp yürüyüşe kalkıştık. Hedefimizde devlet adına verilen vaatleri, Türk olduğumuzu, dinimizin İslam olduğunu hatırlatmak vardı. Başkaldırışımızın derin anlamında bir de, Türkiye – Bulgaristan karşılıklı yararlı dostluk ve işbirliğini pekiştirerek sürdürmek ve çok yönlü geliştirmek vardı.

Ne yazık ki, karşımıza önce talihsiz adamlar, ardından DEVLET TERÖRÜ çıktı. 1879’da başlayan tek uluslu Bulgar devleti yaratma siyasi çılgınlığı kısırlaşmış, kabul etmediği çok kültürlü çok etnikli ama Bulgaristan kokan medeniyeti boğup yok etme sayfasını açmıştı. Bu sert yüzleşmede biz Türkler, Pomaklar, Çingeneler ve Bulgaristan’da yaşayan diğer etnik azınlık toplulukları ayaklandı. Olayların bu denli, hatta olağanüstü şiddetlendirilmesi,  Türkleri yaşadıkları topraklardan söküp kovmak için önceden hazırlanmış bir stratejik plan mıydı? Bu sorunun yanıtı henüz bir sırdır. Böyle olsa da, Rus-Osmanlı 1877–78 Plevne savaşından beri Moskova’nın gözünün Bulgaristan Müslüman Türkleri üzerinde devamlı olduğunu kesin söyleyebiliriz. Kremlin yıldızının Sofya üzerinde (1945 -1989) en uzun parladığı dönemde bile (1952 ve 1976) göçleri olmuş 300 binden fazla Türk Türkiye’ye göçe zorlanmıştı. Köy ekonomisinde, işleme sanayinde, madenlerde, kara ve demiryolu, liman yapımında kullanılan, gençlik yıllarında İnşaat Askerileri olarak bedava çalıştırılan Müslüman gençlere sanki son derece büyük ihtiyaç vardı. Kanaatkâr, azla yetinmesini bilen, minnettar ve hoşgörülü olan Bulgaristanlı Türk nüfus, ne kadar alçak gönüllü olursa olsun, Türkiye ile Bulgaristan ilişkilerinde her zaman dengeli diplomasi terazisinin topuzu olmayı başarmıştır.

Şöyle ki,  gözünün ucuyla hep Ankara’ya bakan, anavatandaki akrabalarının nasıl olduklarını aklından çıkarmayan, iyi hoş olmaları dileklerini dilinden düşürmeyen, iyiliklerin, dostluk ve iyi komşulukların var olabilmesi için barış olması gerektiğine devamlı inanan onlardı.

1985’te Bulgaristanlı Türk ahalisi üzerine onun taşıyabileceğinden fazla ve ağır zulüm çullandı.  Türk ve Müslüman kimlikleri sökülüp alınmak ve yok edilmek istendi.

Başlarına gelen sabır sınırlarının son kapısını zorluyordu. Bir imparatorluk ve cumhuriyet rejimi olarak Türkiye devleti 1398 yıldan beri Bulgar devletine savaş açmamıştı. Ne ki, ilk kez olmak üzere Bulgar devleti izlediği baskı ve terör siyasetini ret eden, insanoğlu insan gibi kendi dünyalarında yaşamak isteyen yabalı, tırpanlı, oraklı ve çaplı Türkleri karşısında buldu.

 

Vatan sevgimiz asla değişmemiştir

Bütün ayaklanmalar gibi 1989 Bulgar Demokrasi İsyanında da yenenler ve yenilenler oldu. Totaliter komünist devlet bazı yelkenlerini dürmek zorunda kalırken, Türk ve Pomak Müslümanlara biraz yeşerme imkânı tanıdı. Ülkedeki etnik azınlıkları bundan öte yönetimine Moskova’nın da razılığını alarak stratejik değişikler getirdi. Mayıs 1989 Türk Ayaklanmasına bir çıbanbaşı olarak bakıldı. Kara zulümden oluşan kara kan ve hicranı Türkiye’ye akıtma kararı alındı. Büyük Göç kışkırtıldı. Göç seline etnik azınlığının beyin, bilinç ve mücadele azmini de kattılar. 1990 baharına girerken sanki ağıcın dalları seyreltilmiş ve hava alabiliyordu.

1989 Ayaklanmasını Bulgar devleti ile Türk Müslüman azınlığı arasında bir kapışma olarak ele alanlar, olayın tekrarlamasına olanak vermemek amacıyla strateji ve taktik değişikliğine gittiler. Yeni strateji olarak geliştirilen “Bulgar Etnik Modeli” kalıbına sıkıştırılan azınlık sorunları Bulgar ve Rus gizli servislerinin emrindeki bedbaht kişilerin eline bırakıldı. Olayı politik düzeye tırmandırmak için Hak ve Özgürlükler Partisi (DPS) kuruldu ve sinsi niyetlere alet edildi. Stratejik hedefte Türk kimliğinin her bahar budanan dut ağacı gibi dalsız, yapraksız ve meyvesiz bırakmak vardı. Türklere Türksünüz demek,  Türk olmaları için yeterli değildi. Türk dili ile İslam’ın buluşup kaynaşması yolu devamlı kapalı tutulacaktı. Kültürel alanda çember her an daraltılacak ve her şey HÖH kontrolünde gerçekleşecekti. Bu stratejinin taktiğini Bulgarlar kendileri bulmadı. Hitler ve Stalin’in yaptığı yapılacaktı. Türklere her zaman işitmek istedikleri söylenecek fakat vaat edilenlerin hiç biri yerine getirilmeyecekti.

Bu yolda 5 yıl özel “ballı börekli hücre eğitim” gören Ahmet Doğan her şeyi benimsemiş ve çizilen stratejik ve taktik uygulamadan sapmamayı kabul etmişti. Aynı oyun Türkiyelilere de uygulanacak, söz verilse de hiçbir konuda onların istediklerin olmasına olanak verilmeyecekti.

 

Yalancının mumu yassıya kadar yanar

İnsanlara işitmek istediklerini söylemekle onları avutmak denenmiş bir uygulamaydı ve Bulgaristan’da 26 yıl tuttu. Vaat eden Ahmet Doğan’dı, o hiçbir konuda hiçbir şey yapmasa da TV-ler ve radyolar, muhtarlar, belediye başkanları ve müftüler ondan hayır haber getiriyor, sağ sağlım olduğu anlatılıyor ve böyle böyle umut yaşatılıyordu.

Türk azınlığının arasındaki en külüstür, arka kapıya mandal olmayı hak etmeyen, ömür boyu sözüne kulak verilmeyen soylardan seçilen dalkavuklar da bu işe alet olduklarında yavaş yavaş parti yönetimine oturdular. Sonunda Bulgaristan Müslüman Türkleri yeni bir kısır döngüye koşuldular. Herkesin aklına her şey gelir. Bulgaristanlı Müslümanların bu kadar karanlık ve derin bir tuzağa düşürülüp bozdur bozdur harca duruma getirilememişlerdi. Bu durumun artık en iyi ve en güvenilir komşumuz olan Türkiye ile siyasette karışıklık, gerginlik ve güvensizlik yaratmak için kullanılır duruma getirilebileceğini öngörebilen ise olmadı.

Bu bakıma, 17 Aralık 2015’dan sonra Lütfi Mestan’ın “ben eşekten neden düştüm” konusundaki beyin fırtınası, bu hain planı hazırlayıp uygulayanların daha da alkışlanmasından başka bir sonuç getirmedi. Bu dünyada hiçbir kimse ağızdan çıkıp yere düşen bir lokmayı yeniden ağzına almaz. Olay bu kadar basittir.

Değişen stratejide, Bulgaristanlı Müslüman Türklerle boğuşurken artık kendi ellerini kirletmek istemeden tüm pis işleri başkalarına yaptıranlar, hep o paslanmazla yapılmış eski maşalardır. Hain başı Doğan ve boynu boyundurukta, besleme HÖH ekibi kulis ardının emrindedir. Ne yazık ki, ne Çar jandarmasının ne de totaliter milisin yapamadığını Lütfi Mestan’a, muhtar adayı Türk bayanları köy ortasında tartaklatma ve saçından sürüme gibi alçaklığı Lütfü Mestan’a yaptırabilmiş olmaları ise, öngörülü olduklarına işarettir.

Bulgaristan Türkleri tarihine en karanlık ve iğrenç olaylardan biri olan, 17 Aralık 20016 HÖH iç darbesine tepki yükselmemesinin temelinde olan budur. Herkes ektiğini biçer.

Komşu yabancımız değildir.

Sayın Davutoğulu’nun Bulgaristan’a bu jestini halk şöyle yorumladı.

Kalova ovasında buğday tohumu saçan yaşlı bir Türk köylüsü komşu Bulgarlar’a da kendi tohumundan her sene verirmiş. Onlara “haydi beraber ekelim,” dermiş. Bir gün yoldan geçen biri dedeye sormuş: “Ya sen onlara kendi tohumundan neden veriyorsun?”

Beraber ekilen, beraber biter ve boylanır, tozlaşır ve kardeşleşir de ondan” demiş yaşlı köylü. Yolca bakakalmış. Bizde olanı paylaşmak âdetimizdendir. Ne yazık bunu anlayamayıp çok görenlere…

Biz buyuz. Onların yetiştirdiklerini bizden sayamayız.

Titizlikle kundaklanan iğrenç oyun siyasete alet edildi. Türkiyeci olarak tanıtılan L. Mestan’ın başını alanlar, artık korumalı geziyorlar. Geleceğin daha büyük kötülüklere hamile olduğunu göremeyenler gözlüklerini indirsinler ve gecenin sesine kulak versinler. Ne demek istediğimi,  kolay algılayabilmek için kendini video oyunlarına kaptırmış tek başına yaşayan, yalnız köpeklerle temas eden, akvaryumunda yalnız yılan besleyen çok kötü ruhlu, çok kötü niyetli, kötülük yapmaktan hoşlanan zalim ve içinden pazarlıklı çok hırslı birini düşünün.  Bu yaratık insanlara, işiyle gücüyle uğraşan köylülere, onlara ait ne varsa her şeye saldırmaktan zevk alır. Günlerce, aylarca, yıllarca kimseyle konuşmaz, güneş görmek istemez ve zalimliğini ancak gece gösterir. Bu sima, 17 Aralık 2015 gecesi olanların ta kendisidir. Türk olan Türk misafirleriyle hesaplaşmaz.

Bu kinin fışkırmasına neden olan son derece büyük olan iyi niyetimizdir.

T.C. Başbakanı Sayın Ahmet Dağutoğulu’nun 15 Aralık 2015 Sofya ziyaretinde Dobruca, Deliorman, Güney Doğu, Merkez ve Batı Rodoplar’a yönelik 1,5 (bir buçuk) miyar Euro Türkiye yatırım programıdır sürpriz olan. Bulgaristan’ın beş kuruşa takla yaptığı olağanüstü ağır dönemde Türkiye’den gelen bu yatırım önerisi düşmanlarımızın kıskançlık fıçısını patlattı. Yalnız 2 gün sonraki iç darbeyi, “saray ininde” uçak kelleleri hatırlayın.

1986’da Doğan’ı sözde hapse atıp lojmanlarda, dağ evlerinde, otellerde yedirip içirenler, 2013’ten sonra onu ve metreslerini “saraylarda” yaşatanlar 1990’da diktikleri hainlik ağacının en zehirli meyvesini tadıp ferahladılar. “Saray ininde” zehirli mantar yetiştirildiğine inanmayan kalmadı. Anavatanımıza, orada yaşayan kardeşlerimizle ilişkilerimize, Bulgar Türkiye dostluğuna büyük bir darbe vurma niyetlerine fırsat buldular. Onlar için en büyük korku Türkiye’den uzanan dostluk ve işbirliği elidir, bir daha belli oldu.

Bizim de strateji ve taktik değiştirme zamanımız geldi. Geç bile kaldık.

Yeni adımları satılmış hainlerin peşinden yürüyerek değil kendi sivil toplum örgütlerimizle atacağız. Birlikte yürüyen önderi halkın kendisi olacak. Halkımız ayılıyor, memleket yeşeriyor, uyanışı dal budak sürmüş, bahar yüklü günler hepimizi bekliyor. Geleceğimiz kardeşlik umutlarıyla dolu…

Bizi Rus menfaatlerine Bulgar milliyetçilerinin katmerli düşmanlığına kurban etmek isteyenlere,  “Bulgaristan Türklerini beşinci kol ordu olarak kurban etmeyi” düşünenlere selamımız olsun. “Büyük Türkiye” Balkanlara taşacak, bu gelişi durduramayacaksınız çünkü hain tuzaklarınıza sığmayacak. Büyük Atatürk’ün şu sözlerini unutmayalım:

HALKINA İHANETİN NEDENİ OLMAZ ER YA DA GEÇ BEDELİ OLUR!!!

Reklamlar