Bulgaristan göçmeni Prof.Dr. Nesrin Özören Boğaziçi Üniversitesi’nde Laboratuvar kurdu

Bulgaristan’da ilk ve orta eğitimini, Türkiye’de lise ve lisans eğitimini, ABD’de doktora ve doktora sonrası çalışmasını tamamlayan Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Özören, Türkiye’de sürdürdüğü akademik çalışmaları kapsamında “oda sıcaklığında 30 gün dayanabilen aşı taşıyıcı teknolojisi” buluşuyla, biyoteknoloji alanında Türkiye’nin 4 uluslararası bölgeden patentli ilk ve tek buluşuna da imza attı.

Bulgaristan’da doğan Özören, ilk ve orta öğretimini burada tamamladı. Lisedeyken, hayalini kurduğu “gençlik örgütü”nün tüzüğünün defterinde bulunmasıyla eğitim hakkı elinden alındı. 1989’da ailesiyle kaçtığı Türkiye’de liseden mezun olan Özören, Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nü ikincilikle bitirdi.

Nesrin Özören, doktora ve doktora sonrası çalışmaları için gittiği ABD’de 9 yıl kaldıktan sonra ülkesine ve mezun olduğu bölüme yardımcı doçent olarak döndü. Boğaziçi Üniversitesi’nde Programlı Hücre Ölümü ve Kanser İmmünolojisi Laboratuvarı’nı kuran Prof. Dr. Nesrin Özören, alanının önde gelen kadın bilim insanı olarak “oda sıcaklığında 30 gün muhafaza edilen aşı taşıyıcı protein mikrokürecik teknolojisi” buluşuna imza attı.

Boğaziçi Üniversitesi’nde 2009’dan bu yana sürdürülen proje kapsamında geliştirilen “ASC zerrecik/mikrokürecik aşı taşıyıcı” teknolojisi, soğuk zincir standartlarından bağımsız olarak dünyanın her yerine aşıların bozulmadan gönderilmesini olanaklı hale getiriyor. Buluş, ABD, Japonya, Avrupa ve Çin’den patent alarak, biyoteknoloji alanında Türkiye’nin 4 uluslararası bölgeden patentli ilk ve tek buluşu olma özelliğini de taşıyor.

“Oğlum doktora tez savunmamdan 3 hafta sonra doğdu”

Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Özören, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, sosyalist sistem döneminde yaşadığı Bulgaristan’da biyoloji, kimya ve fizik laboratuvarlarının bulunduğu bir köy okulunda uygulamalı bir eğitim aldığını ve eğitiminin akademik temellerin orada atıldığını anlattı.

Bulgaristan’da eğitim konusunda bir ayrımcılık hissetmediğini, ancak Türk olarak ayrımcılığa maruz kaldığını ifade eden Özören, şöyle devam etti:

“Lisedeyken, Bulgarlara karşı direniş düşünmüştüm. Kurmaya çalıştığım örgütün adı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Defterime 7. sınıftayken yazmıştım bunu. Aslında bir çocukluk hayaliydi. Babam şiir yazardı. Babamın şiirleri ihbar edilmiş. Köye gelince benim odama bakmışlar ve defterimi bulmuşlar. İçinde de kimsenin bilmediği örgütün tüzüğü var. Babamın, annemin de haberi yok. 14-15 yaşındaydım, polise ifade verdik ve bizi bıraktılar. Özel sınavlardan geçerek yabancı dil sınıfını kazanmıştım. Bulgaristan’daki okullardan atıldım, 9. sınıfta. Aslında bu sadece teşebbüs, bir şey yok, hayali bir şey. Bulgaristan’dan kaçmayı kafaya koymuştum. Ailem, Türkiye’ye gelmek için dilekçe verdi ama bizi trenle Avusturya’ya gönderdiler. Mayıs 1989’da Avusturya’dan Türkiye’ye iltica ettik.”

Özören, Özel Tercüman Lisesi’nin Bulgaristan göçmenlerine yönelik burs programından faydalanan 10 kişiden biri olduğunu dile getirerek, “Lise sona kaydoldum. Lisenin tamamını orada okumadığım için son sınıfı birincilikle bitirdiğim halde liseden birincilikle mezun olamadım. Boğaziçi Üniversitesini kazandım. Boğaziçi’ni kazanmak hayatımı tamamen değiştirdi. O dönemde bilgisayar mühendisliği çok yeni bir programdı. ‘Bilgisayar mühendisi olursam para kazanabilirim ve yaşadığımız sefaletten kurtuluruz.’ diye düşündüm, ama 8. tercihim olan biyoloji bölümüne girdim. Yatay geçiş yaparım düşüncesiyle fizik, kimya, mühendislik dersleri aldıkça yatay geçiş fikrinden vazgeçtim. Üniversiteye başladığımda, otobüs biletim olurdu, çoğu zaman çay param olmazdı. Öğrenim ve harç kredileri aldım, bazı vakıflardan ve derneklerden burs aldım. Bazen kitaplarımı alamazdım o yüzden de ilk dönemlerde yüksek ortalama tutturamadım.” diye konuştu.

Üniversite üçüncü sınıfın yazında evlendiğini ve okuldan da bölüm ikincisi olarak mezun olduğunu kaydeden Özören, University of Pennsilvenia’da (UPENN) doktora, University of Michigan’da doktora sonrası çalışmalar yürüttüğünü ifade ederek, “Oğlum doktora tez savunmamdan 3 hafta sonra doğdu. Oğlum 3,5 yaşındayken de 2005’te Türkiye’ye döndük. Mezun olduğum bölüme 10 yıl sonra yardımcı doçent olarak geldim.” dedi.

Doktorada “programlı hücre ölümü”, post doktorada “programlı hücre ölümü” ve “bağışıklık yanıtı” çalışan Özören, 9 yıllık ABD tecrübesinin ardından Boğaziçi Üniversitesinde Programlı Hücre Ölümü ve Kanser İmmünolojisi Laboratuvarını kurdu.

Özören, çalışmasını şöyle özetledi:

“Bir mikroorganizma deri tabakamızın altına girmeyi başarırsa, ödem, şişme gibi uyarı sistemi başlıyor. Bu silsileyi regüle eden moleküller var. Biz, bunu denetleyen molekülleri çalışıyoruz. Daha önce kimsenin sormadığı bir soruya yanıt ararken, baktık ki bizim yaptığımız şey mikrokürecik taşıyıcıya dönüştürülebilir. Hedefimiz bozulmayan aşı, mikrokürecik yapmak değildi. Bunu aşı teknolojisi olarak denemeye karar verdik. Şu anda denemelerin ortasındayız. Sadece Türkiye’den patent alırsanız, buluşunuzu Türkiye’deki şirketler kullanamaz. Aynı buluş için en çok rakip gördüğünüz bölgelerde koruma sağlamanız gerekiyor. Biz de ABD, Japonya, Avrupa ve Çin’den patent aldık. Türkiye dışında 4 uluslararası bölgeden patentli ilk ve tek buluşu Türkiye’nin.”

“Kadının bakış açısı önemli”

Prof. Dr. Nesrin Özören, bilimle uğraşan bir kadın olmayı şöyle anlattı:

“Anneliğe geçiş en zoruydu. Bebek doğduktan sonraki ilk 2-3 yıl. Oğlum 4 aylıkken ben post doktoraya başladım. Çok yoğun akademik bir dönem. Hayatımın en zor zamanıydı çünkü işe ağlayarak gidiyordum, bebeğimi bırakmak istemiyordum. Bir erkek sadece makalesine, projesine kendi işine odaklanırken, kadının evdeki sorumlulukları daha fazla. Türkiye’de bizim avantajımız aile yapısının güçlü olması.”

Kadınlara, bilim insanı olmalarını öneren Özören, şu görüşleri dile getirdi:

“Kadının bakış açısı önemli. NASA’nın en son Mars’a göndereceği örümcek tipli bir robot vardı, Kadınlar takıma gelince, çok daha değişik hafif ve başka yönden faydalı robota dönüştü. Sınırları kırdığınız zaman yeni bir şey buluyorsunuz. Kadınlar da bu konuda çok iyi. Başka yönden bakıp başka bir şey görebilir. Çok çok iyi bir kadın akademisyen, araştırmacı bir erkek kadar baskın cümle kurmuyor genelde. Benim söylediğim fikri, bir erkek sahiplendiğinde onunki önemli oluyor, ama daha önce söylesem de sıfırlanıyor. Kadının söylediği cümle, bir erkek kadar ağır basmıyor. Nasıl ki Amazonların savaşçı kraliçeleri vardı, kadınların da kendi alanının savaşçı kraliçesi olması lazım. Her alanda, her seviyedeki işimizi iyi yapacağız, hiçbir şey tepside sunulmuyor.”

“Bilimde zorlandığım zamanlar Aikido’daki zorlu eğitimden feyz alıyorum”

Özören, sporun yaşamında önemli yer kapladığına değinirken, orta okul ve lisede uzun mesafe koşularına katıldığını, üniversitede Aikido yaptığını, siyah kuşak sahibi olduğunu, Havacılık Kulübüne katıldığını ve Türk Hava Kurumu başlangıç sertifikası bulunduğunu ifade etti.

Haftada 1-2 kez spor salonuna gittiğini ve 3-4 kilometre yürüyüş yaptığını belirten Özören, “Kadınların sporu hayatına sokması şart, hem beden hem de ruh sağlığı için. Bilimde zorlandığım zamanlar Aikido’daki zorlu eğitimden feyz alıyorum. Bin kez düşersen bin 1 kez ayağa kalkman lazım.” diye konuştu.

 

 

AA

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir