“Gittiğiniz yerde problem çıkaran değil, problem çözen olun. İnsanları birbirine düşüren değil, bir araya getiren olun. Başkasının başarısını kıskanan değil, başarısına katkı sağlayan olun. Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, kaç kişiyi geride bıraktığıyla değil, kaç insanın elinden tutup yükselttiğiyle ölçülür.”
İnsan hayatı boyunca çok şey öğreniyor.
Kimi bilgiyi kitaplardan, kimi tecrübeyi insanlardan, kimi gerçeği ise yaşadığı acılardan öğreniyor.
Ama hayatın insana öğrettiği bazı dersler vardır ki onları hiçbir okulda okutmazlar.
O dersleri bazen bir dostun vefasızlığında, bazen bir kardeşin kırgınlığında, bazen yıllarca emek verdiğiniz insanların nankörlüğünde, bazen de hiç beklemediğiniz birinin yaptığı iyilikte öğrenirsiniz.
İnsan gençliğinde haklı çıkmak ister.
Orta yaşlarında kendisini anlatmaya çalışır.
Yaşı ilerledikçe ise her tartışmayı kazanmaktan çok, vicdanının huzurlu olmasını önemser.
Çünkü zaman geçtikçe anlar ki bu dünyada her haklı insan kazanmaz, her doğruyu söyleyen dinlenmez, her iyilik yapan takdir edilmez.
Bazen en çok çalışan değil, en çok konuşan öne çıkar.
Bazen en fazla fedakârlık yapan unutulur.
Bazen bir ömür emek veren insanın başarısı başkaları tarafından sahiplenilir.
Bazen de en büyük haksızlığı, iyilik yaptığınız insanlardan görürsünüz.
İşte hayatın en ağır sorusu burada karşımıza çıkar:
Haklı olduğumuzda hakkımızı nasıl savunacağız? Haksızlığa uğradığımızda insanlığımızı nasıl koruyacağız? Başkalarının kıskançlığı karşısında kendi kalbimizi nasıl temiz tutacağız?
Ve hepsinden önemlisi:
Bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızda kavgalar mı bırakacağız, yoksa çözdüğümüz sorunlar ve kazandığımız gönüller mi?
1. HAKLI OLMAK BİR ERDEM, HAKKINI SAVUNABİLMEK BİR HAYAT BİLGİSİDİR
Bu dünyada yalnızca haklı olmak yeterli değildir.
Haklılığınızı savunabilecek bilgiye, cesarete, sabra ve doğru yöntemlere de sahip olmanız gerekir.
Çünkü hayat her zaman doğruların kendiliğinden kazandığı bir yer değildir.
Bazen doğruyu anlatmak yıllar alır.
Bazen haklılığınızı ispatlamak için büyük mücadele vermeniz gerekir.
Bazen insanlar gerçeği bilseler bile çıkarları nedeniyle sessiz kalırlar.
Bazen de en yakınınızdakiler, haklı olduğunuzu bildikleri hâlde sizi yalnız bırakırlar.
İşte böyle zamanlarda insanın yalnızca vicdanlı olması yetmez.
Akıllı olması da gerekir.
Hakkını aramasını bilmesi gerekir.
Delillerini toplaması, kendisini doğru anlatması, hukuk yollarını kullanması ve gerektiğinde dayanışma oluşturması gerekir.
Fakat bütün bunları yaparken çok önemli bir sınırı aşmamalıdır:
Haklı olmak, başkasına haksızlık yapma hakkı vermez.
Size iftira atan birine karşı gerçekleri ortaya koyabilirsiniz.
Hakkınızı yiyen birinden hakkınızı isteyebilirsiniz.
Sizi küçük düşürmeye çalışan birine karşı onurunuzu koruyabilirsiniz.
Ama bunu yaparken onun seviyesine inmek zorunda değilsiniz.
Çünkü haklılığın en güzel hâli, adaletle savunulan ve ahlakla korunan hâlidir.
Haklı olmak vicdanın sesidir. Hakkını savunmak cesaretin göstergesidir. Hak ararken adaletten ayrılmamak ise gerçek insanlıktır.
2. EN DERİN YARAYI BAZEN DOST BİLDİĞİNİZ İNSAN AÇAR
İnsan yabancıdan gelen kötülüğe bir şekilde hazırlanabilir.
Ama dosttan gelen vefasızlığa kolay alışamaz.
Bir insanın elinden tutarsınız.
Zor gününde yanında olursunuz.
İş bulmasına yardımcı olursunuz.
Derdini dinlersiniz.
Kendi imkânlarınızdan fedakârlık yaparsınız.
Belki onun için kapılar açarsınız.
Belki kendi zamanınızdan, emeğinizden, huzurunuzdan verirsiniz.
Sonra bir gün o insan ayağa kalkar.
Ve bazen ilk unuttuğu kişi, elinden tutan insan olur.
Hatta bazıları daha da ileri gider.
Yaptığınız iyilikleri küçümser.
Sizi görmezden gelir.
Başarınızı kıskanır.
Başkalarının yanında sizi değersiz göstermeye çalışır.
İşte insanın canını acıtan yalnızca vefasızlık değildir.
İnsanın canını acıtan, iyiliğin kötülükle karşılanmasıdır.
Böyle zamanlarda insan kendi kendine sorar:
“Ben sana ne yaptım? Sana kötülüğüm mü dokundu? Yolunu mu kestim? Elinden bir şey mi aldım? Yoksa yalnızca çalıştım, emek verdim ve bir şeyler başardım diye mi rahatsız oldun?”
Ama çoğu zaman cevap alamaz.
Çünkü bazı insanların meselesi sizin yaptıklarınız değil, sizin başarınız karşısında yaşadıkları huzursuzluktur.
Yine de bu acı, bizi iyilikten uzaklaştırmamalıdır.
Bir insanın nankörlüğü yüzünden bütün insanlara güvenimizi kaybetmemeliyiz.
Bir dostun vefasızlığı yüzünden dostluğun değerinden vazgeçmemeliyiz.
İyiliği hak etmeyen insanlarla karşılaşmak, iyiliğin değerini azaltmaz.
3. KISKANÇLIK: BAŞKASININ MUTLULUĞUYLA KENDİNİ CEZALANDIRMAK
Kıskançlık, insan ruhunun en yorucu duygularından biridir.
Özellikle haset, yani başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istemek, insanı içten içe tüketebilir.
Kıskanç insan başkasının başarısını kendi kaybı olarak görür.
Komşusu ev aldığında huzursuz olur.
Arkadaşı iş kurduğunda rahatsızlık duyar.
Kardeşi yükseldiğinde sevinemez.
Bir insan toplumda sevildiğinde onun kusurlarını aramaya başlar.
Bir başkası takdir edildiğinde kendisinin küçüldüğünü düşünür.
Oysa başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir.
Bir insanın yükselmesi, başka bir insanın mutlaka gerilemesi gerektiği anlamına gelmez.
Bir bahçede yüzlerce çiçek aynı anda açabilir.
Güneş bir çiçeği aydınlattığında diğer çiçeklerden ışığını esirgemez.
Ama haset eden insan, kendi bahçesini güzelleştirmek yerine komşusunun çiçeklerini koparmaya çalışır.
Sonunda ne olur?
Komşusunun bahçesi zarar görse bile kendi bahçesi güzelleşmez.
İşte hasedin en büyük trajedisi budur.
Başkasının ışığını söndürmek, kendi karanlığınızı aydınlatmaz.
Kıskançlık bazen insanın kendi mutluluğuna kurduğu en büyük tuzaktır.
Çünkü sürekli başkalarının hayatına bakan insan, kendi hayatının güzelliklerini göremez hâle gelir.
Başkalarının nimetlerini sayarken kendi nimetlerini unutur.
Başkalarının başarılarını izlerken kendi yeteneklerini geliştirmeye vakit bulamaz.
Oysa insanın en büyük rakibi başkaları değil, kendi tembelliği, korkuları ve yanlış alışkanlıkları olmalıdır.
4. HASET MANEVİ BİR TEHLİKEDİR, GIPTA İSE GELİŞMENİN KAPISINI AÇABİLİR
İslam ahlakında haset ciddi biçimde kınanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de Felak Suresi’nin beşinci ayetinde, haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.
Çünkü haset insanın yalnızca iç dünyasında kalmayabilir.
Önce düşünceyi bozar.
Sonra dili kirletir.
Ardından davranışlara yansır.
Dedikoduya dönüşebilir.
İftiraya dönüşebilir.
Kul hakkına dönüşebilir.
Kardeşlikleri ve dostlukları parçalayabilir.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmalıyız.
Her imrenme, dinî anlamda haset değildir.
İslam ahlakında gıpta ile haset birbirinden ayrılır.
Gıpta eden insan şöyle düşünür:
“Allah ona vermiş, ne güzel. Bana da nasip etsin.”
Haset eden insan ise şöyle düşünür:
“Niçin onda var? Keşke elinden alınsa.”
Birincisi insanı çalışmaya, öğrenmeye ve gelişmeye yöneltebilir.
İkincisi ise insanı kötülüğe sürükleyebilir.
Bu nedenle sakınmamız gereken, başkasının sahip olduğu nimetleri kaybetmesini istemek ve bu duyguyla haksız davranışlarda bulunmaktır.
Gerçek ahlak, yalnızca kendi nimetimize şükretmek değildir.
Gerçek ahlak, başkasının nimetine de düşman olmamaktır.
Bir kardeşimiz başarı kazandığında sevinmek, bir dostumuz yükseldiğinde gurur duymak, bir gencimiz önemli bir eser ortaya koyduğunda onu desteklemek gönül zenginliğidir.
Çünkü insanın gerçek zenginliği yalnızca cebindekilerle değil, kalbindeki iyilikle ölçülür.
5. GİTTİĞİNİZ YERDE PROBLEM ÇIKARAN DEĞİL, PROBLEM ÇÖZEN OLUN
İşte bütün bu meselelerin birleştiği en önemli hayat ilkesi budur:
Gittiğiniz yerde problem çıkaran değil, problem çözen insan olun.
Bazı insanlar vardır.
Bir eve girerler, evin huzuru bozulur.
Bir toplantıya katılırlar, insanlar birbirine düşer.
Bir derneğe gelirler, yılların dostlukları sarsılır.
Bir kurumda görev alırlar, çalışanların arasında güvensizlik başlar.
Bir meseleye müdahale ederler, çözülmesi gereken sorun daha da büyür.
Gittikleri her yerde tartışma, kırgınlık ve huzursuzluk bırakırlar.
Bir de öyle insanlar vardır ki…
Geldiklerinde insanın içi ferahlar.
Konuştuğunda umut verirler.
Derdinizi anlattığınızda sabırla dinlerler.
Kırgın insanları barıştırırlar.
Zor durumda olanın elinden tutarlar.
Sorunları büyütmek yerine çözmeye çalışırlar.
Bazen tek bir güzel sözle insanın içindeki fırtınayı dindirirler.
Bazen küçük bir iyilikle yılların kırgınlığını bitirirler.
Bazen bir gencin omzuna dokunup, “Sen başarabilirsin” derler.
Ve o genç yıllar sonra başarılı olduğunda, belki de hayatının yönünü değiştiren o cümleyi hatırlar.
İşte insan olmak budur.
Bir aileye girdiğinizde aile bağlarını güçlendirin.
Bir dost meclisine katıldığınızda dostlukları çoğaltın.
Bir dernekte görev aldığınızda ayrılık değil, dayanışma üretin.
Bir kurumda çalıştığınızda bahane değil, çözüm geliştirin.
Bir makama geldiğinizde insanlara engel değil, hizmet olun.
Çünkü makamlar geçicidir.
İnsanlara bıraktığınız izler kalıcıdır.
İnsan gittiği yerde yük değil, yük alan olmalıdır. İnsanların hayatını zorlaştıran değil, kolaylaştıran olmalıdır.
6. GERÇEK LİDERLİK, İNSANLARIN ÖNÜNÜ KESMEK DEĞİL, YOLUNU AÇMAKTIR
Kıskançlık yalnızca bireylerin meselesi değildir.
Bazen kurumların gelişmesini engeller.
Bazen dernekleri böler.
Bazen siyasi hareketleri zayıflatır.
Bazen devlet yönetiminde liyakatin önüne geçer.
Bir kurum düşünün.
İçerisinde bilgili, çalışkan ve fedakâr insanlar var.
Fakat bir kişinin başarısı diğerlerini rahatsız ediyor.
Birinin ortaya koyduğu proje desteklenmiyor.
Bir başkasının yazdığı kitap küçümseniyor.
Yeni fikirler kişisel hesaplarla engelleniyor.
Başarılı insanlar dışlanıyor.
Böyle bir kurum nasıl büyüyebilir?
Gerçek lider, kendisinden daha yetenekli insanlardan korkmaz.
Tam tersine, onların yetişmesine yardımcı olur.
Çünkü büyük liderler yalnızca kendi dönemlerini düşünmez.
Kendilerinden sonraki dönemleri de düşünürler.
Bir liderin başarısı, kendisinden sonra her şeyin durması değildir.
Kendisinden sonra da işleyen güçlü kurumlar bırakabilmesidir.
Kıskanç yönetici kendisine rakip arar.
Bilge yönetici kendisine yol arkadaşı yetiştirir.
Kıskanç yönetici makamını korumaya çalışır.
Gerçek lider kurumunun geleceğini korumaya çalışır.
Büyük liderler kendilerinden küçük insanlar yetiştirmez. Kendilerini aşabilecek nesiller yetiştirir.
7. STRATEJİK GERÇEK: BİRBİRİNİ KISKANAN TOPLUMLAR ENERJİLERİNİ TÜKETİR
Bugün dünya hızla değişiyor.
Bilim ilerliyor.
Teknoloji gelişiyor.
Ekonomik rekabet artıyor.
Devletler yeni güvenlik ve kalkınma sorunlarıyla karşılaşıyor.
Böyle bir dünyada toplumların enerjilerini kişisel kıskançlıklara ve gereksiz iç çekişmelere harcaması büyük bir kayıptır.
Bir toplum düşünün.
İnsanlar birbirlerinin başarılarını engellemeye çalışıyor.
Kurumlar ortak projeler üretmek yerine birbirleriyle mücadele ediyor.
Siyasi hareketler toplumsal sorunları çözmek yerine kişisel hesaplarla uğraşıyor.
Gençlerin yetenekleri desteklenmiyor.
Bilgi ve liyakat yerine kişisel yakınlık tercih ediliyor.
Böyle bir toplum geleceğe nasıl güvenle yürüyebilir?
Stratejik akıl, insanları birbirine düşürmek değil, farklı yetenekleri ortak hedefler etrafında birleştirebilmektir.
Herkes aynı düşünmek zorunda değildir.
Herkes aynı siyasi görüşü paylaşmak zorunda değildir.
Herkes aynı kurumda çalışmak zorunda değildir.
Ama herkes ortak değerlerde buluşabilir.
Adalet konusunda birleşebilir.
Eğitim konusunda birlikte çalışabilir.
Kültürel mirasın korunmasında dayanışma gösterebilir.
Gençlerin geleceği için ortak projeler geliştirebilir.
Bir toplumun gücü, herkesin aynı düşünmesinden değil, farklı düşüncelere rağmen ortak sorunları çözebilmesinden doğar.
8. BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN TARİHİ BİZE DAYANIŞMANIN DEĞERİNİ ÖĞRETTİ
Biz Bulgaristan Türkleri, haklı olmanın her zaman yeterli olmadığını tarih boyunca yaşayarak öğrendik.
1984–1985 yıllarında uygulanan zorla isim değiştirme politikaları, ana dil ve kültürel kimlik üzerindeki baskılar ve 1989 yılında yaşanan büyük göç, toplumumuzun hafızasında derin izler bıraktı.
İnsanlar kendi isimlerini taşımak istiyordu.
Ana dillerini konuşmak istiyordu.
Kimliklerini korumak istiyordu.
Çocuklarına kültürlerini aktarmak istiyordu.
Bunlar meşru insan hakları talepleriydi.
Fakat haklı olmak yeterli değildi.
Gerçekleri anlatmak gerekiyordu.
Yaşananları belgelemek gerekiyordu.
Hakları savunmak gerekiyordu.
Dünyanın dikkatini çekmek gerekiyordu.
Sonra göç yolları başladı.
İnsanlar doğdukları evleri geride bıraktı.
Köylerini bıraktı.
Çocukluk hatıralarını bıraktı.
Anne babalarının mezarlarını geride bıraktı.
Kimi bir valize bütün hayatını sığdırmaya çalıştı.
Kimi sınırı geçerken son kez dönüp doğduğu topraklara baktı.
Kimi yanında getirdiği bir avuç toprağı yıllarca sakladı.
Türkiye’ye geldiklerinde birçok aile sıfırdan hayat kurdu.
Fabrikalarda çalıştılar.
Küçük dükkânlar açtılar.
Çocuklarını okutmak için büyük fedakârlıklar yaptılar.
Ve o çocuklardan öğretmenler, doktorlar, mühendisler, bilim insanları ve iş insanları yetişti.
Bu başarıların arkasında yalnızca bireysel emek yoktu.
Aile dayanışması vardı.
Komşuluk vardı.
Birbirinin elinden tutan insanlar vardı.
Bugün o günleri hatırladığımızda kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz geçmişte birbirimize tutunarak ayakta kaldık.
Peki bugün neden birbirimizin başarılarını kıskanalım?
Neden aynı toplum için çalışan insanları rakip görelim?
Neden birimizin yaptığı güzel işi diğerimiz küçümsemeye çalışsın?
Bizim birbirimizle uğraşacak kadar fazla zamanımız yok.
Yetiştireceğimiz gençler var.
Koruyacağımız kültürümüz var.
Yazacağımız kitaplar var.
Kayda alacağımız hatıralar var.
Çözeceğimiz toplumsal sorunlar var.
Birbirimizi kıskanarak geçmişimizin emanetini koruyamayız. Birbirimize destek olarak geleceğimizi güçlendirebiliriz.
9. ADALET İSTEMEK KISKANÇLIK DEĞİLDİR, ELEŞTİRMEK DÜŞMANLIK DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız.
Bazen yanlış yapan insanlar kendilerine yöneltilen her eleştiriyi kıskançlık olarak göstermeye çalışırlar.
Bir yönetici eleştirildiğinde, “Beni kıskanıyorlar” diyebilir.
Bir siyasetçi yanlış kararları sorgulandığında, “Başarımı çekemiyorlar” diyebilir.
Bir kurumun faaliyetleri denetlendiğinde, “Bize düşmanlık yapıyorlar” diyebilir.
Oysa eleştiri ile haset aynı şey değildir.
Hesap sormak kıskançlık değildir.
Adalet istemek kıskançlık değildir.
Liyakat talep etmek kıskançlık değildir.
Yanlışları göstermek düşmanlık değildir.
Hukuksuzluğa itiraz etmek haset değildir.
Asıl mesele eleştirinin niyeti, doğruluğu ve yöntemidir.
Bir insanın başarısını yok etmek için yalan üretmek kötülüktür.
Fakat yanlışlarını gerçek delillerle ortaya koymak toplumsal sorumluluk olabilir.
Adalet isteyen insanın amacı kişiyi yıkmak değil, yanlışı düzeltmek olmalıdır.
Sağlıklı toplumlarda eleştiri susturulmaz.
Eleştiri dinlenir, değerlendirilir ve gerektiğinde hatalar düzeltilir.
Çünkü eleştiriden korkan kurumlar zamanla kendi yanlışlarını göremez hâle gelebilir.
10. DEVLET YÖNETİMİNDE KİŞİSEL HESAPLAR DEĞİL, ORTAK AKIL GEREKİR
Kişisel kıskançlıkların en tehlikeli sonuçlarından biri, devlet yönetimine yansımasıdır.
Devlet yönetimi kişisel hesaplaşmaların alanı olmamalıdır.
Devletin kurumları birbirleriyle rekabet ederek değil, anayasal görevleri çerçevesinde iş birliği yaparak çalışmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı, hükümet, parlamento, yerel yönetimler ve kamu kurumları farklı yetkilere sahip olabilir.
Fakat ortak hedef toplumun huzuru, güvenliği, refahı ve geleceği olmalıdır.
Bir gemiyi düşünün.
Gemideki kürekçilerden biri ileriye, diğeri geriye kürek çekiyorsa geminin ilerlemesi zorlaşır.
Devlet yönetiminde de durum böyledir.
Kurumlar birbirlerini etkisizleştirmek için uğraşırsa ülkenin enerjisi iç mücadelelerde tükenir.
Ancak kurumların uyumlu çalışması, demokratik denetimin ortadan kalkması anlamına gelmez.
Tam tersine, sağlıklı devlet düzeninde hem iş birliği hem de hukuk çerçevesinde denge ve denetleme bulunmalıdır.
Çünkü devletin gücü yalnızca karar alabilmesinde değil, doğru kararları adaletle uygulayabilmesindedir.
Devlet aklı, kişisel ihtirasların üzerine çıkabilmek ve milletin geleceğini günlük siyasi hesaplardan daha önemli görebilmektir.
11. BABALARIMIZIN BİZE BIRAKTIĞI EN BÜYÜK MİRAS, İYİ İNSAN OLMAKTIR
Bizim babalarımızın, analarımızın hayatı kolay geçmedi.
Yokluk gördüler.
Göç gördüler.
Gurbet gördüler.
Ayrılık gördüler.
Bazen doğdukları topraklardan kopmak zorunda kaldılar.
Bazen bütün bir ömrün emeğini birkaç valize sığdırdılar.
Ama çocuklarına yalnızca maddi bir miras bırakmadılar.
Sabır bıraktılar.
Emek bıraktılar.
Helal lokmanın değerini bıraktılar.
Komşuluk hukukunu bıraktılar.
İnsanlara yardım etmenin güzelliğini bıraktılar.
Birçok babamızın cebinde fazla para yoktu ama gönlünde büyük bir zenginlik vardı.
Birçok anamızın eli nasırlıydı ama yüreği merhamet doluydu.
Onlar bize şunu öğrettiler:
“Evladım, kimsenin hakkını yeme. Kimsenin malına göz dikme. İyilik yap. İnsanları kırma. Birinin derdine çare olabiliyorsan ol.”
Bugün kendi kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz bu mirasa ne kadar sahip çıkabildik?
Çocuklarımıza yalnızca para kazanmayı mı öğrettik?
Yoksa insan kazanmayı da öğretebildik mi?
Onlara yalnızca yükselmeyi mi anlattık?
Yoksa yükselirken başkalarının elinden tutmayı da öğrettik mi?
Çünkü babalarımızın bize bıraktığı en büyük miras, tapular ve banka hesapları değildir.
En büyük miras, alnı açık yaşamak ve insanların gönlünde temiz bir isim bırakmaktır.
12. BİR GÜN HEPİMİZ BİR FOTOĞRAFTA KALACAĞIZ
İnsan gençken zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyor.
Yarınlar sonsuzmuş gibi yaşıyor.
Küçük meseleler için büyük kavgalar ediyor.
Bir makam uğruna dostunu kırıyor.
Bir menfaat uğruna kardeşiyle konuşmuyor.
Bir yanlış anlaşılma yüzünden yılların hatırını siliyor.
Sonra bir gün telefon çalıyor.
Bir yakının vefat haberini alıyorsunuz.
Dün konuştuğunuz insan bugün yok.
Dün aynı sofrada oturduğunuz kişi bugün yalnızca hatıralarda yaşıyor.
Dün sesini duyduğunuz insanın sesini artık duyamıyorsunuz.
İşte o an hayatın bütün hesapları değişiyor.
Kırgınlıklar küçülüyor.
Makamlar anlamsızlaşıyor.
Servet önemini kaybediyor.
Ve insan kendi kendine soruyor:
“Değer miydi?”
Birbirimizi kırmaya değer miydi?
Aylarca konuşmamaya değer miydi?
Küçücük bir mesele için yılların dostluğunu bitirmeye değer miydi?
Bir başkasının başarısını kıskanarak kendi ömrümüzü tüketmeye değer miydi?
Hayır.
Çünkü hepimizin gideceği yer aynı.
Bir gün hepimiz bir fotoğrafta kalacağız.
Bir gün sesimiz bir hatıraya dönüşecek.
Bir gün adımız geçmiş zamanla anılacak.
O hâlde neden bugün birbirimizin hayatını zorlaştırıyoruz?
İnsan, yarın göremeyebileceği insanları bugün kırmamayı öğrenmelidir.
13. GELECEĞİN GÜÇLÜ TOPLUMLARI, SORUN ÇÖZEBİLEN TOPLUMLAR OLACAKTIR
Bugün dünyada sorun anlatan çok, çözüm üreten insan ise her zaman yeterli değildir.
Herkes eleştirebilir.
Herkes eksiklikleri gösterebilir.
Herkes yanlışlardan şikâyet edebilir.
Fakat asıl mesele, sorunların çözümü için sorumluluk üstlenmektir.
Bir toplumun geleceği yalnızca sahip olduğu kaynaklarla belirlenmez.
O kaynakları nasıl kullandığıyla belirlenir.
İnsanlarının yeteneklerini nasıl değerlendirdiğiyle belirlenir.
Gençlerine nasıl fırsatlar sunduğuyla belirlenir.
Kurumlarını nasıl yönettiğiyle belirlenir.
Ve en önemlisi, karşılaştığı sorunlara nasıl çözümler ürettiğiyle belirlenir.
Kıskançlıkla yönetilen kurumlar yetenek kaybeder.
Kibirle yönetilen kurumlar eleştiri dinlemez.
Adaletsizlikle yönetilen kurumlar güven kaybeder.
Ama liyakat, dayanışma ve ortak akılla yönetilen kurumlar gelişme imkânı bulur.
Geleceği, sorunları çoğaltanlar değil, sorunlara çözüm üretenler inşa edecektir.
14. ÇOCUKLARIMIZA BIRAKACAĞIMIZ EN GÜZEL MİRAS, TEMİZ BİR İSİMDİR
Bir gün çocuklarımız büyüyecek.
Torunlarımız yetişecek.
Bizim bugün yaptıklarımızı değerlendirecekler.
Belki yazdığımız kitapları okuyacaklar.
Belki fotoğraflarımıza bakacaklar.
Belki bizimle ilgili hatıraları dinleyecekler.
O gün hakkımızda ne söylenmesini isteriz?
“Çok zengindi” mi?
“Çok güçlüydü” mü?
“Çok önemli makamlarda bulundu” mu?
Yoksa…
“İyi bir insandı.”
“Kimsenin hakkını yemezdi.”
“İnsanlara yardım ederdi.”
“Kimsenin başarısını kıskanmazdı.”
“Gittiği yerde sorun çıkarmaz, sorunları çözerdi.”
“İnsanları birbirine düşürmez, barıştırırdı.”
“Kapısını çalanı geri çevirmezdi.”
“Arkasında güzel eserler bıraktı.”
Bence bir insanın hayatı için bundan daha büyük bir övgü olamaz.
Çünkü makamlar unutulur.
Servetler el değiştirir.
Şöhret zamanla azalır.
Ama iyi insan olmak, nesilden nesile anlatılabilecek bir mirastır.
BU DÜNYADAN GEÇİP GİDECEĞİZ… BARİ GÜZEL HATIRLANALIM!
Sevgili dostlar,
Bu dünya kimseye kalmadı.
Bize de kalmayacak.
Bizden öncekiler yaşadı, çalıştı, sevdi, üzüldü, mücadele etti ve gitti.
Biz de bir gün gideceğiz.
Belki yarın.
Belki yıllar sonra.
Ama mutlaka gideceğiz.
O gün geldiğinde ne makamımız bizimle gelecek ne servetimiz ne de uğruna birbirimizi kırdığımız dünyevi hesaplarımız.
Geriye yaptığımız iyilikler, bıraktığımız eserler ve insanların gönlünde oluşturduğumuz hatıralar kalacak.
Birinin duasında adımız varsa ne güzel.
Birinin hayatını kolaylaştırdıysak ne güzel.
Bir gencin yetişmesine katkı sağladıysak ne güzel.
Bir kırgınlığı bitirdiysek ne güzel.
Bir insanın gözyaşını sildiysek ne güzel.
Birinin hayatında karanlık bir günü aydınlatabildiysek ne güzel.
Ama bir insanın kalbini kırdıysak, bir dostluğu bozduysak, bir kardeşi kardeşine düşürdüysek, birinin hakkını yediysek bunun vicdani sorumluluğunu da düşünmeliyiz.
O hâlde gelin, kalan ömrümüzü daha anlamlı yaşayalım.
Birbirimizin kusurlarını aramak yerine güzelliklerini görelim.
Birbirimizin başarılarını kıskanmak yerine alkışlayalım.
Birbirimizin önüne engel koymak yerine yol açalım.
Birbirimizin yükünü artırmak yerine yükünü hafifletelim.
Gittiğimiz yerde problem çıkaran değil, problem çözen olalım.
Çünkü hayatın sonunda insanın en büyük kazancı, ne kadar insanı geçtiği değil, kaç insanın gönlüne girebildiğidir.
Hayattan geriye kalan beş büyük gerçek
Birincisi: Haklı olmak önemlidir ama haklılığınızı savunurken insanlığınızı korumak daha da önemlidir.
İkincisi: Başkasının başarısını kıskanmak sizi yükseltmez. Başkasının yükselmesine yardımcı olmak ise hem onu hem sizi büyütür.
Üçüncüsü: Adalet istemek kıskançlık değildir. Yanlışları düzeltmek için eleştirmek düşmanlık değildir.
Dördüncüsü: Gittiğiniz yerde sorunları çoğaltmayın. İnsanların hayatını kolaylaştırın. Çünkü dünyaya bıraktığınız en güzel miras, çözdüğünüz sorunlar ve kazandığınız gönüllerdir.
Beşincisi: Hayatta en büyük başarı, herkesi yenmek değil, kendi nefsinizi, kibrinizi, kıskançlığınızı ve öfkenizi yenebilmektir.
Ve son olarak…
Bir gün bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızdan uzun konuşmalar yapılmasına gerek kalmasın.
Bizi tanıyan biri yalnızca şu sözleri söylesin:
“İyi bir insandı. Kimseye kötülük düşünmezdi. İnsanları kıskanmazdı. Haksızlığa boyun eğmezdi. Gittiği yerde huzur bırakır, sorunları çözmeye çalışırdı. İyi ki hayatımıza dokundu.”
İşte o zaman yaşamış olmak gerçekten anlam kazanır.
Çünkü insanın gerçek mezar taşı mermerden değil, geride bıraktığı insanların gönlünden yapılır.
Unutmayın:
Bir gün hepimiz bu dünyadan gideceğiz.
Kimimiz bir fotoğrafta kalacağız.
Kimimiz bir hatırada yaşayacağız.
Kimimiz bir duada anılacağız.
Kimimiz ise yaptığımız iyiliklerle hatırlanacağız.
Öyleyse öyle bir hayat yaşayalım ki biz gittikten sonra arkamızdan kırgınlıklar değil, dualar yükselsin.
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı
25 Ekim 2026
