Eline, Beline, Diline Sahip Ol: Kaybettiğimiz İnsanlık Değerlerinden Güçlü Bir Toplumun İnşasına

Anadolu İrfanı, Türk Medeniyetinin Ahlak Anlayışı ve Gelecek Nesillere Bırakacağımız En Büyük Miras

İnsan bazen hayatın koşuşturması içerisinde en önemli gerçeği unutuyor.

Bir gün bu dünyadan ayrılacağını…

Bir gün sustuğunda artık konuşamayacağını…

Bir gün yürüdüğü sokaklardan başkalarının geçeceğini…

Bir gün oturduğu sofrada yerinin boş kalacağını…

Ve bir gün geride bıraktığı insanların kendisi hakkında konuşacağını…

O gün ne kadar para kazandığımızın, kaç evimizin olduğunun, hangi makamlara geldiğimizin veya kaç kişiye sözümüzü geçirdiğimizin pek önemi kalmayacak.

Geride kalanlar bizim servetimizi değil, kendilerine nasıl davrandığımızı hatırlayacak.

Bir çocuğun başını okşayıp okşamadığımızı…

Bir yaşlının elinden tutup tutmadığımızı…

Bir yoksulun derdine ortak olup olmadığımızı…

Bir insanın kalbini kırıp kırmadığımızı…

Ve en önemlisi, yaşarken insanların gönlünde nasıl bir iz bıraktığımızı…

Çünkü insanın hayatı yalnızca doğduğu günle öldüğü gün arasındaki zaman değildir.

İnsanın gerçek hayatı, başkalarının kalbinde bıraktığı izlerin toplamıdır.

Büyüklerimiz boşuna söylememiş:

“Ah almayın, dua alın. Kimse sizi Allah’a havale etmek zorunda kalmasın; herkes sizi Allah’a emanet etsin.”

Bu söz, yalnızca güzel bir temenni değildir.

İçinde bir hayat felsefesi, bir ahlak öğretisi ve bir medeniyet anlayışı barındırır.

Bugün bu anlayışı yeniden hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.


1. İNSANIN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİ, ARKASINDAN EDİLEN HAYIR DUASIDIR

Çocukluğumuzda büyüklerimizin dilinden sık sık şu sözleri duyardık:

“Evladım, kimsenin hakkını yeme.”

“Kimsenin ahını alma.”

“Bir yetimin gözyaşına sebep olma.”

“Kapına geleni boş çevirme.”

“Büyüğüne saygı göster, küçüğünü sev.”

O yıllarda bu sözlerin ne kadar derin anlamlar taşıdığını belki tam olarak kavrayamıyorduk.

Fakat insan yaş aldıkça, hayatın acılarını ve sevinçlerini gördükçe, sevdiklerini birer birer ebediyete uğurladıkça bu nasihatlerin değerini daha iyi anlıyor.

İnsanın geride bırakacağı en büyük mirasın mal değil, güzel bir isim olduğunu öğreniyor.

Bir baba düşünün.

Ömrünü ailesine adamış.

Çocuklarının aç kalmaması için çalışmış.

Kimi zaman kendi ihtiyaçlarından vazgeçmiş.

Kimi zaman yorgunluğunu belli etmemiş.

Kimi zaman içindeki sıkıntıları kimseye anlatmadan yaşamış.

Bir gün o baba hayata gözlerini yumuyor.

Ardından çocukları, torunları ve dostları bir araya geliyor.

Kimse onun ne kadar para biriktirdiğini konuşmuyor.

Ama herkes onun bir iyiliğini anlatıyor.

“Benim zor günümde yanımdaydı.”

“Kimseyi kapısından geri çevirmezdi.”

“Bir lokması varsa paylaşırdı.”

“Bize dürüstlüğü öğretti.”

İşte gerçek zenginlik budur.

İnsan öldüğünde malı mirasçılarına kalır; ahlakı ise yetiştirdiği nesillerin karakterinde yaşamaya devam eder.

Bir insanın ardından edilen samimi bir “Allah razı olsun” duası, dünyadaki pek çok maddi kazançtan daha kıymetlidir.

Çünkü para insanın cebini doldurur.

Ama iyilik, insanların kalbinde yer edinmesini sağlar.


2. AH ALMAK: GÖRÜNMEYEN AMA TOPLUMU YIPRATAN BİR VİCDAN MESELESİ

Ah almak yalnızca bir insanı üzmek değildir.

Bazen bir işçinin emeğinin karşılığını vermemektir.

Bazen bir yetimin hakkına el uzatmaktır.

Bazen yaşlı bir insanın çaresizliğinden yararlanmaktır.

Bazen bir komşunun zor gününde onun malını değerinin altında almaya çalışmaktır.

Bazen bir insana yerine getirmeyeceğimiz sözler vermektir.

Bazen de hiçbir suçu olmayan bir insanı haksız yere toplum önünde küçük düşürmektir.

Bugün dünyada pek çok şey değişti.

Teknoloji gelişti.

Şehirler büyüdü.

İletişim hızlandı.

Ticaret küreselleşti.

Fakat insanın vicdanıyla olan imtihanı değişmedi.

Hâlâ aynı sorularla karşı karşıyayız:

Bir başkasının hakkını gözetiyor muyuz?

Güçsüz bir insanın yanında durabiliyor muyuz?

Haksızlık karşısında susuyor muyuz?

Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda adaletten vazgeçiyor muyuz?

Bir insanın gözyaşı bizim için ne ifade ediyor?

İşte toplumların gerçek ahlak seviyesi bu sorulara verdikleri cevaplarda ortaya çıkar.

Bir toplumda insanlar birbirlerinin hakkından korkmayı bırakmışsa orada yalnızca ahlak değil, toplumsal güven de zayıflamaya başlamıştır.

Çünkü haksızlık önce bir insanın kalbini kırar.

Sonra bir ailenin huzurunu bozar.

Ardından toplumun adalet duygusunu zedeler.

Ve zamanla insanların birbirine duyduğu güveni yok eder.

Bu nedenle ah almamak yalnızca bireysel bir erdem değildir.

Aynı zamanda toplumsal barışın temel şartlarından biridir.


3. ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OL: YÜZYILLAR ÖNCESİNDEN GELEN BÜYÜK UYARI

Anadolu irfanının en önemli öğütlerinden biri, Hacı Bektaş-ı Veli geleneğiyle özdeşleşen şu ifadedir:

“Eline, beline, diline sahip ol.”

Üç kısa cümle…

Ama insan hayatını düzenleyebilecek kadar büyük bir anlam…

Eline sahip ol: Gücünü iyilik için kullan

El, insanın dünyaya uzanan iradesidir.

O elle çalışırız.

O elle üretiriz.

O elle yardım ederiz.

Ama aynı elle zarar da verebiliriz.

Bu nedenle eline sahip olmak, yalnızca başkasının malına dokunmamak değildir.

Gücünü haksızlık için kullanmamaktır.

Yetkisini kötüye kullanmamaktır.

Başkasının emeğine el uzatmamaktır.

İnsanların çaresizliğini fırsata çevirmemektir.

Ve gerektiğinde düşen bir insanı kaldırabilmektir.

Bir insanın büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, kaç insanın elinden tuttuğuyla ölçülmelidir.

Beline sahip ol: Ailene ve emanete sadık kal

Aile yalnızca aynı evde yaşayan insanların oluşturduğu bir topluluk değildir.

Aile, güvenin ilk öğrenildiği yerdir.

Sevginin ilk hissedildiği yerdir.

Merhametin ilk görüldüğü yerdir.

Bir çocuk dürüstlüğü önce ailesinde öğrenir.

Saygıyı önce evinde görür.

Paylaşmayı önce anne ve babasından öğrenir.

Bu nedenle aileye sadakat, yalnızca eşler arasındaki bir sorumluluk değildir.

Aynı zamanda gelecek nesillere karşı bir görevdir.

Güvenin kaybolduğu ailelerde çocukların dünyaya bakışı da yara alır.

Güçlü bir toplum istiyorsak önce güven veren aileler kurmalıyız.

Diline sahip ol: Sözün insanı öldürmesin, yaşatsın

Bazen bir insanı incitmek için el kaldırmaya gerek yoktur.

Bir söz yeterlidir.

Bir hakaret…

Bir iftira…

Bir küçümseme…

Bir aşağılayıcı cümle…

İnsanın kalbinde yıllarca kapanmayacak yaralar açabilir.

Özellikle bugün sosyal medya çağında dilimize sahip olmanın önemi daha da artmıştır.

İnsanlar hiç tanımadıkları kişilere ağır sözler söyleyebiliyor.

Bir haberin doğruluğunu araştırmadan insanları suçlayabiliyor.

Bir insanın yıllarca emek vererek oluşturduğu itibarını birkaç cümleyle zedeleyebiliyor.

Oysa sözün de bir ahlakı vardır.

Konuşurken yalnızca doğruyu söylemek yetmez.

Doğruyu adaletle, nezaketle ve sorumlulukla söylemek gerekir.

Çünkü güzel söz insanı büyütür; kötü söz ise bazen söyleyenin karakterini küçültür.


4. SOFRAMIZ BÜYÜDÜ AMA GÖNLÜMÜZ KÜÇÜLDÜ MÜ?

Eskiden Anadolu’da ve Rumeli’de evlerin kapıları bugünkü kadar gösterişli değildi.

Ama gönüllerin kapıları açıktı.

Köylerde bir eve misafir geldiğinde önce sofraya davet edilirdi.

Bir komşunun evinde yemek pişmişse kokusu diğer komşunun evine ulaştığında paylaşmak hatırlanırdı.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle sevinirdi.

Bir evde cenaze varsa bütün mahalle üzülürdü.

Bir aile zor duruma düşmüşse komşuları elinden geldiğince yardım ederdi.

Kimse yaptığı iyiliğin fotoğrafını çekmek zorunda hissetmezdi.

Kimse verdiği yardımı herkese duyurmak istemezdi.

Çünkü iyilik gösteriş için değil, insanlık için yapılırdı.

Bugün ise hayatımızda büyük bir çelişki var.

Evlerimiz büyüdü.

Sofralarımız zenginleşti.

Telefonlarımız gelişti.

Arabalarımız çoğaldı.

Ama bazen komşularımızın isimlerini bile bilmiyoruz.

Aynı apartmanda yaşayan insanların dertlerinden habersiziz.

Bir yaşlı günlerce kapısını açmasa fark etmeyebiliyoruz.

Bir çocuk yoksulluk içinde büyürken başka bir evde yemekler çöpe atılabiliyor.

Bu tablo bize önemli bir soru sordurmalıdır:

Biz gerçekten zenginleştik mi, yoksa sahip olduklarımız çoğalırken paylaşma duygumuzu mu kaybettik?

Güzel ahlak yalnızca ibadetlerde, konuşmalarda veya kitaplarda kalmamalıdır.

Sofrada görünmelidir.

Komşulukta görünmelidir.

Ticarette görünmelidir.

Aile hayatında görünmelidir.

Devlet yönetiminde görünmelidir.

Çünkü ahlakın gerçek değeri, davranışa dönüştüğü zaman ortaya çıkar.


5. AYIPLARI ÖRT, SIRLARI TUT, ÖFKENİ YUT: İNSAN OLMANIN ÜÇ BÜYÜK İMTİHANI

İnsan kusursuz değildir.

Hepimiz hata yapabiliriz.

Hepimiz yanlış kararlar verebiliriz.

Hepimiz bir gün başkalarının anlayışına ihtiyaç duyabiliriz.

Bu nedenle başkalarının kusurlarını araştırmak yerine kendi eksiklerimizi görmeyi öğrenmeliyiz.

Ayıpları örtmek insan onurunu korumaktır

Bir insanın geçmişte yaptığı bir hatayı sürekli yüzüne vurmak, onu toplum önünde küçük düşürmek veya özel hayatını teşhir etmek güzel ahlak değildir.

Fakat burada önemli bir sınır vardır.

Şiddeti, istismarı, yolsuzluğu veya başka insanların haklarını ihlal eden davranışları gizlemek de doğru değildir.

Gerçek ahlak, insanın mahremiyetini korurken adaleti de savunabilmektir.

Sırları tutmak güvenin temelidir

Bir insan size derdini anlatıyorsa sizi güvenilir bulduğu içindir.

Size aile meselesini açıyorsa sizi kendisine yakın gördüğü içindir.

Size bir sırrını emanet ediyorsa karakterinize inandığı içindir.

Bu güveni boşa çıkarmamak gerekir.

Çünkü güven kaybedildiğinde yalnızca iki insan arasındaki ilişki değil, insanın başkalarına inanma duygusu da zarar görebilir.

Öfkeni yutmak kendini yönetebilmektir

Bugün toplumumuzun en önemli sorunlarından biri öfke kültürünün yaygınlaşmasıdır.

Trafikte öfkeliyiz.

Siyasette öfkeliyiz.

Sosyal medyada öfkeliyiz.

Bazen aile içinde bile birbirimizi dinlemek yerine sesimizi yükseltiyoruz.

Oysa bağırmak haklı olmak değildir.

Kırmak güçlü olmak değildir.

İntikam almak adalet değildir.

Asıl güç, insanın kendi öfkesini yönetebilmesidir.

Bir anlık öfkeyle söylenen söz, yıllarca süren bir dostluğu bitirebilir.

Bir anlık öfke, bir aileyi parçalayabilir.

Bir anlık öfke, bir çocuğun hayatında derin izler bırakabilir.

Bu nedenle sabır, zayıflık değil; karakter olgunluğudur.


6. ANNELERİMİZİN DUASI, BABALARIMIZIN ALIN TERİ: KAYBETMEMEMİZ GEREKEN MİRAS

İnsan yaşlandıkça çocukluğunu daha çok hatırlıyor.

Annesinin sesini…

Babasının nasihatlerini…

Köyünün sokaklarını…

Akşam eve dönen insanların yorgunluğunu…

Bayram sabahlarını…

Aynı sofrada oturan kalabalık aileleri…

O yıllarda belki bugünkü kadar çok imkânımız yoktu.

Ama başka zenginliklerimiz vardı.

Birbirimize zaman ayırırdık.

Büyüklerimizin sözünü dinlerdik.

Bir aile büyüğünün duasını almayı önemserdik.

Komşularımızı tanırdık.

Sevinçlerimizi ve acılarımızı paylaşırdık.

Bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki çocukluğumuzun en güzel hatıraları pahalı eşyalardan oluşmuyor.

Bir annenin hazırladığı sofradan oluşuyor.

Bir babanın yorgun ellerinden oluşuyor.

Bir dedenin anlattığı hikâyelerden oluşuyor.

Bir ninenin ettiği dualardan oluşuyor.

İnsan bazen bütün dünyayı dolaşsa da çocukluğundaki o mütevazı sofranın huzurunu yeniden bulamıyor.

Çünkü bazı zenginliklerin maddi karşılığı yoktur.

Bir annenin duasını satın alamazsınız. Bir babanın alın terini parayla ölçemezsiniz. Bir büyüğünüzün hayır duasının değerini rakamlarla anlatamazsınız.

Hayattayken kıymetlerini bilelim.

Arayalım.

Ziyaret edelim.

Ellerini öpelim.

Dertlerini dinleyelim.

Çünkü bir gün telefonlarımızda numaraları kalacak ama aradığımızda seslerini duyamayacağız.

İşte o zaman insanın içinde en çok şu cümle yankılanacak:

“Keşke biraz daha zaman ayırsaydım.”

Bu nedenle sevgiyi ertelemeyelim.

İyiliği ertelemeyelim.

Vefayı ertelemeyelim.


7. STRATEJİK BAKIŞ: AHLAKINI KAYBEDEN TOPLUM, GELECEĞİNİ DE TEHLİKEYE ATAR

Buraya kadar insanın bireysel sorumluluklarından söz ettik.

Ancak mesele yalnızca bireysel değildir.

Ahlak aynı zamanda devletlerin, milletlerin ve medeniyetlerin geleceğini belirleyen stratejik bir güçtür.

Bugün ülkelerin kalkınma düzeylerini değerlendirirken ekonomik göstergelere bakıyoruz.

Millî geliri ölçüyoruz.

İhracatı hesaplıyoruz.

Teknolojik üretimi inceliyoruz.

Savunma kapasitesini değerlendiriyoruz.

Fakat bir toplumun geleceğini belirleyen başka bir unsur daha vardır:

Toplumsal güven.

Bir toplumda insanlar birbirlerine güvenmiyorsa ekonomik ilişkiler de zarar görür.

Verilen sözler tutulmuyorsa ticaret zorlaşır.

Kamu görevlileri adaletli davranmıyorsa kurumlara güven azalır.

Liyakat yerine yakınlık esas alınıyorsa yetenekli insanlar sistemden uzaklaşır.

Haksızlık karşısında sessizlik normalleşiyorsa toplumsal huzur zedelenir.

Bu nedenle ahlakı yalnızca bireysel davranışlar üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.

Ahlak, aynı zamanda kurumsal bir meseledir.

Devletin ahlakı olmalıdır.

Siyasetin ahlakı olmalıdır.

Ticaretin ahlakı olmalıdır.

Eğitimin ahlakı olmalıdır.

Medyanın ahlakı olmalıdır.

Ve bütün bunların merkezinde insan onuru bulunmalıdır.

Devletin büyüklüğü, vatandaşına gösterdiği adaletle ölçülür

Bir devlet yalnızca güçlü ordularla veya büyük ekonomik yatırımlarla ayakta kalmaz.

Vatandaşlarının güveniyle de ayakta kalır.

İnsanlar devletin kendilerine eşit davranacağına inanmalıdır.

Hukukun herkese aynı şekilde uygulanacağını bilmelidir.

Haklarının korunacağına güvenmelidir.

Bir çocuğun geleceği ailesinin servetine bağlı olmamalıdır.

Bir insanın kamu hizmetlerinden yararlanması kimliğine, inancına veya siyasi görüşüne göre değişmemelidir.

İşte gerçek devlet anlayışı budur.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Bu ilke yalnızca geçmişten gelen güzel bir söz olarak kalmamalıdır.

Bugünün devlet yönetiminin merkezine yerleşmelidir.

Çünkü insanını koruyamayan devlet, uzun vadede kendi toplumsal temelini de zayıflatır.


8. TÜRK MEDENİYETİNİN GÜCÜ YALNIZCA FETİHLERİNDE DEĞİL, GÖNÜL KAZANMA ANLAYIŞINDADIR

Türk tarihini yalnızca savaşlar, zaferler ve devletler üzerinden okumak eksik bir değerlendirmedir.

Bizim tarihimizde vakıflar vardır.

İmarethaneler vardır.

Aşevleri vardır.

Kervansaraylar vardır.

Ahilik geleneği vardır.

Yolculara, yoksullara, hastalara ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek amacıyla kurulmuş hayır kurumları vardır.

Bu kurumlar bize önemli bir gerçeği anlatır.

Türk medeniyetinin güçlü damarlarından biri dayanışma ve sosyal sorumluluk anlayışıdır.

Anadolu’dan Rumeli’ye uzanan tarihî yolculuğumuzda da bu anlayışın izlerini görmek mümkündür.

Balkanlar’da kurulan köprüler yalnızca nehirlerin iki yakasını birleştirmedi.

İnsanların hayatını kolaylaştırdı.

Çeşmeler yalnızca su taşımadı.

Hayır anlayışını yaşattı.

Vakıflar yalnızca binalar inşa etmedi.

Toplumsal dayanışmayı güçlendirdi.

İşte bizim bugün yeniden düşünmemiz gereken medeniyet anlayışı budur.

Medeniyet, yalnızca güçlü olmak değildir. Gücünü insanlığın hizmetine sunabilmektir.

Bir devletin gerçek büyüklüğü, gücünü ne kadar adaletli kullandığıyla ilgilidir.

Bir milletin gerçek büyüklüğü, kendi insanına ve başkalarına ne kadar merhamet gösterebildiğiyle de ölçülür.

Bu nedenle Türk dünyasının geleceğini konuşurken yalnızca ekonomik birlikten, ticaret yollarından, enerji hatlarından veya savunma iş birliklerinden söz etmemeliyiz.

Ortak ahlaki değerlerimizi de konuşmalıyız.

İnsan sevgisini konuşmalıyız.

Adaleti konuşmalıyız.

Paylaşmayı konuşmalıyız.

Gelecek nesillere nasıl bir karakter bırakacağımızı konuşmalıyız.

Çünkü ortak değerleri güçlü olmayan toplumların kalıcı birlikler kurması da zorlaşır.


9. EĞİTİM SİSTEMİMİZİN EN BÜYÜK HEDEFİ İYİ İNSAN YETİŞTİRMEK OLMALIDIR

Bugün çocuklarımızın iyi okullarda eğitim almasını istiyoruz.

Yabancı dil öğrenmelerini istiyoruz.

Teknolojiyi kullanmalarını istiyoruz.

Bilim insanı, mühendis, doktor, hukukçu ve yönetici olmalarını istiyoruz.

Bütün bunlar elbette çok önemlidir.

Fakat kendimize şu soruyu da sormalıyız:

Biz çocuklarımızın başarılı olmasını isterken iyi insan olmasını yeterince önemsiyor muyuz?

Bir çocuk çok iyi matematik bilebilir.

Ama başkasının hakkına saygı göstermiyorsa eğitimi eksiktir.

Bir genç çok iyi teknoloji kullanabilir.

Ama sosyal medyada insanları aşağılıyorsa karakter eğitimi eksiktir.

Bir insan çok yüksek makamlara gelebilir.

Ama kendisinden güçsüz olanlara kötü davranıyorsa gerçek anlamda olgunlaşmamıştır.

Eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir.

Eğitim, insanın karakterini de geliştirmektir.

Bu nedenle aile, okul ve toplum birlikte hareket etmelidir.

Çocuklara yalnızca rekabet etmeyi değil, dayanışmayı da öğretmeliyiz.

Yalnızca kazanmayı değil, paylaşmayı da öğretmeliyiz.

Yalnızca haklarını değil, sorumluluklarını da öğretmeliyiz.

Yalnızca kendilerini düşünmeyi değil, başkalarının acılarını anlamayı da öğretmeliyiz.

Çünkü geleceğin güçlü toplumlarını yalnızca bilgili insanlar değil, bilgilerini insanlığın yararına kullanabilen karakterli insanlar inşa edecektir.


10. BİR MİLLETİN GELECEĞİ İÇİN BEŞ AHLAKİ SORUMLULUK

Toplum olarak geleceğe daha güçlü yürümek istiyorsak ahlakı yalnızca nasihatlerde bırakmamalıyız.

Onu hayatın her alanında uygulanabilir bir anlayışa dönüştürmeliyiz.

Birincisi: Ailede merhameti yeniden güçlendirmeliyiz.

Çocukların sevgi, güven ve sorumluluk duygusuyla yetişmesini sağlamalıyız.

İkincisi: Eğitimde karakter gelişimini önemsemeliyiz.

Başarıyı yalnızca sınav sonuçlarıyla değil, dürüstlük, empati ve toplumsal sorumlulukla birlikte değerlendirmeliyiz.

Üçüncüsü: Ticarette dürüstlüğü temel ilke hâline getirmeliyiz.

Alın terinin karşılığını vermeyi, sözleşmelere uymayı, tüketicinin hakkını korumayı ve zor durumdaki insanları istismar etmemeyi esas almalıyız.

Dördüncüsü: Devlet yönetiminde adalet ve liyakati güçlendirmeliyiz.

Kamu görevlerinin kişisel çıkar için değil, toplumun ortak yararı için yürütülmesini sağlamalıyız.

Beşincisi: Toplumsal dayanışmayı yeniden canlandırmalıyız.

Yaşlılarımızı, çocuklarımızı, engelli bireyleri, ihtiyaç sahiplerini ve yalnız yaşayan insanları koruyan güçlü dayanışma ağları oluşturmalıyız.

Bu beş sorumluluk birbirinden bağımsız değildir.

Ailede başlayan ahlak, okulda gelişir.

Okulda gelişen karakter, iş hayatına yansır.

İş hayatındaki dürüstlük, toplumsal güveni artırır.

Toplumsal güven ise devletin ve milletin geleceğini güçlendirir.


11. ASIL MESELE, BİR GÜN ARKAMIZDAN NE SÖYLENECEĞİDİR

Hayatın en düşündürücü gerçeği şudur:

Hepimiz bir gün geride kalacağız.

Bugün sahip olduğumuz makamlar başkalarına geçecek.

Evlerimizin kapılarını başka insanlar açacak.

Oturduğumuz koltuklarda başkaları oturacak.

Yürüdüğümüz sokaklarda başka ayak sesleri duyulacak.

Belki fotoğraflarımız bir albümde kalacak.

Belki ismimiz bir mezar taşında yaşayacak.

Ama geride bıraktığımız insanların hafızasında mutlaka bir hatıramız olacak.

Bir gün çocuklarımız bizi anlatacak.

Torunlarımız bizim hakkımızda konuşacak.

Dostlarımız geçmiş günleri hatırlayacak.

Komşularımız ismimizi anacak.

Ve belki de bütün hayatımız birkaç cümleye sığacak.

“İyi insandı.”

“Kimseyi incitmezdi.”

“Yardımseverdi.”

“Dürüsttü.”

“Allah ondan razı olsun.”

İşte bu cümleler insanın gerçek hayat bilançosudur.

Ne kadar kazandığımızdan çok, kazandıklarımızı nasıl kullandığımızı anlatır.

Ne kadar güçlü olduğumuzdan çok, gücümüzü kimin için kullandığımızı gösterir.

Ne kadar konuştuğumuzdan çok, sözlerimizle kimleri incittiğimizi veya kimlere umut verdiğimizi hatırlatır.

İnsanın gerçek mirası, geride bıraktığı mallar değil, insanların kalbinde yaşattığı iyiliklerdir.


SON SÖZ: DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSAK ÖNCE BİR KALBİ GÜZELLEŞTİRELİM

Sevgili dostlarım,

Bugün hepimiz dünyadaki sorunlardan şikâyet ediyoruz.

Adaletsizlikten şikâyet ediyoruz.

Merhametsizlikten şikâyet ediyoruz.

İnsanların birbirine tahammül edememesinden şikâyet ediyoruz.

Gençlerin değiştiğini söylüyoruz.

Aile bağlarının zayıfladığını söylüyoruz.

Komşuluğun kaybolduğunu söylüyoruz.

Fakat bütün bu sorunları konuşurken kendimize de dönüp bakmalıyız.

Biz bugün kimin hayatını güzelleştirdik?

Kimin derdini dinledik?

Kimin gözyaşını sildik?

Kimin elinden tuttuk?

Kime karşılıksız iyilik yaptık?

Hangi kırgınlığı giderdik?

Hangi kalbi onardık?

Çünkü toplum dediğimiz büyük yapı, tek tek insanların davranışlarından oluşur.

Biz değişmeden toplumun değişmesini bekleyemeyiz.

Biz merhamet göstermeden merhametli bir dünya kuramayız.

Biz dürüst olmadan dürüst bir toplum isteyemeyiz.

Biz adaletli davranmadan adaletin güçlenmesini sağlayamayız.

O hâlde bugünden başlayalım.

Bir yaşlımızı arayalım.

Bir çocuğu sevindirelim.

Bir hastayı ziyaret edelim.

Bir komşumuzun kapısını çalalım.

Bir ihtiyaç sahibine yardım edelim.

Bir kırgınlığı sona erdirelim.

Bir insanın gönlünü alalım.

Ve bütün bunları karşılık beklemeden yapalım.

Çünkü insanın bu dünyadaki en büyük başarısı, başkalarının hayatına iyilik katabilmesidir.

Unutmayalım:

Bir kalbi kırmak birkaç saniye sürer; o kalbin yarasını iyileştirmek bazen yıllar alır.

Bir insanı ağlatmak kolaydır; gözyaşını silmek merhamet ister.

Bir insanın hakkını yemek kolaydır; hakkını korumak karakter ister.

Bir insanın ahını almak kolaydır; duasını almak güzel bir ömür ister.

Öyle yaşayalım ki çocuklarımız bizden korkmayı değil, bizi sevmeyi öğrensin.

Öyle yaşayalım ki komşularımız kapımızı güvenle çalabilsin.

Öyle yaşayalım ki dostlarımız yanımızda kendilerini huzurlu hissetsin.

Öyle yaşayalım ki hiçbir insan bizim yüzümüzden çaresizliğe düşmesin.

Öyle yaşayalım ki arkamızdan beddua değil, hayır duası yükselsin.

Ve öyle bir hayat yaşayalım ki bu dünyadan ayrıldığımızda geride yalnızca bir mezar taşı değil, iyiliklerle dolu bir hatıra bırakalım.

Çünkü hayatın sonunda hepimizin karşılaşacağı en büyük gerçek şudur:

İnsan bir gün toprağa emanet edilir. Ama yaptığı iyilikler, insanların kalbinde yaşamaya devam eder.

Ah almayın, dua alın.

Kalp kırmayın, gönül kazanın.

İnsanları küçültmeyin, insanlığı yüceltin.

Servet biriktirmekten önce iyilik biriktirin.

Çünkü insan gider, iyilik kalır; ömür biter, güzel ahlakın hatırası yaşar.

Ve unutmayalım:

Bir milletin geleceğini güçlü ordular, büyük ekonomiler ve gelişmiş teknolojiler koruyabilir. Fakat o geleceği yaşanmaya değer kılan şey; adaletli devlet, merhametli toplum ve güzel ahlaklı insanlardır.

Bizim medeniyet davamızın özü de budur:

İnsanı yaşatmak, gönül kazanmak, adaleti korumak ve gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakmak.


Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. İnsanın gönlünü kazan ki medeniyet yaşasın. Çünkü gerçek büyüklük, insanların üzerinde yükselmek değil, insanlığı birlikte yüceltmektir.”