Yorum

Bizim Oraların kültürel özellikleri

Neriman Eralp KALYONCUOĞLU

Tarih: 24 Ocak 2017

Her halk kendi Türkülerini söyler, kendi kültürüyle yaşar.

Bizim kızlarımızın yürüyüşü bir başkadır” diyenlere hak veriyorum.

Bakışları da başkadır, gülümseyişi de, gülmesi de” deyenlerin hepsine katılıyorum.

Kültürümüzün geçmişi kadar bu günü de özgündür. Bir defa kültürümüz, Türk halk kültürünün uzun ve kalın halklarından biridir. Özü ve şekliyle, tüm tınılarıyla ve kıvraklığıyla olduğu kadar acı ve dağlayan nameleriyle, masal ve öyküleriyle, şiir dünyasıyla Türk’tür. Bizi istemeyenler tarafından yok edilmek istenmesinin başat sebebi de budur. Onsuz olamayacağımız bilinir. Onun için bizden kurtulmak isteyenler hep kültürümüze, sanatımıza, halk geleneklerimize ve yaratıcılığımıza saldırmışlar, göç kapısı açılsa hep ozanlarımız kovulmuştur. En iyi mevlit okuya hocalarımız sınır dışı edilmiştir. “Atamın mezarı burada!” deyen şairlerimizin eline pasaport verilmiştir.

 

Biz memlekette kalanlar ağladığımızı belli etmeyenler, çok sevdiğimizi söyleyemeyenleriz. Bir gün gelir kulakları sağır ve gözleri kör olanların da bizi anlayacağına inanıyorum.

Çok sevmek dünyanın hiçbir yerinde suç değildir, yalnız bizde bu böyledir.

 

Kültürümüzdür bizi anlatıp yaşatan. O yaratıcılığımıza temeldir, yeşeren alt dokumuzdur, o ruhumuzun rüzgârı, gözlerimizde parlayan renktir. Bizim kültürümüz bize kokar, bu koku başka hiçbir kokuda yoktur. Bu anne kokusu, yar kokusu, yavru kokumuz kadar kutsaldır. Özgündür ve eşsizdir.

 

Sözlü ve yazılı şiirlerimiz de yalnız bize benzer. Sen başka bir milletin çocuğuna “kızanım” dediğini işittin mi? İşitemezsin çünkü ancak bizim çocuklarımızdır “kızan” olanlar. Ozanlarımız yalnız onların çocukluğu şiirleşmiştir. Ve ömrümüzün en coşkulu yıllarıdır bizim kızanlık çağımız. O zaman öğreniriz arı sokunca şiştiğini, kuzuların bin koyun arasında anasını bulduğunu, aşı ağaçlarının meyvelerinden yaban bittiğini. Değişmeyen bir şey varsa o da tüm ünlü sanat eserlerinin halk sanatından doğuşudur. Bir tını tüm yürekleri kıpırdatabilir, sel olup dünyaya dolabilir. Demek istediğim, bizim kültürümüzün ve onun temel öğesi olan halk sanatımızı tüm diğer halkların kültür ve sanatından farklı eden ancak onun özgün oluşudur. İlham kaynaklarımıza gelince onlar da özgündür ve profesyonel ve kişisel kültürümüze dayanaktır. Halk yaratıcılığından sanat eserlerine yükselişimiz de bizim özgün tırmanış yolumuzdur. Özellikle dar patikalı, dikenli ve çakmak taşları üzerinde yalınayak yürünür. Ne ki, bizim bu yolu yürürken düşmeye ve mağlup olmaya hakkımız yoktur. Çünkü kültür ve sanatımız ruhumuzun gıdasıdır.

 

Zengin manevi, moral ve estetik değerlere sahiptir Rodop Türklerinin kültürü. Halk sanatımızda aman “sen sus, ben söyleyeceğim” yoktur, sabır kırmızıçizgi gibidir. İnancımızda “herkesin sırası gelir” vardır. Ve buna inanılır.

 

Halk sanatımızda çok güçlü bir çizgi de, çeşitli etnik, din ve dil toplulukları arasında karşılıklı hoşgörü, dostluk, işbirliği ve uygarlık alış verişidir. Bu görüşün ana kaynağı ise, “bizim olan bize yeter, Allah herkese payını vermiştir!” anlayışımızdır. Vatan olarak sevdiğimiz topraklara ruhumuzun renkleri olarak getirdiğimiz ritim ve melodiler yenileri katarken, başkasından çalıp kapmadık, “bizim olanın herkesin olduğunu” fırsat buldukça belirttik. Çingene kardeşlerimiz nihavent makamımızdan “Çalga” yarattılar, “Helal olsun dedik”, gece kulüplerinde, barlarda, lokantalarda, seçim kampanyalarında milyonlar kazandılar, “Sizin olsun, güle güle harcayın!” dedik.

 

Bizi çok kıskansalar, hiç çekemeseler, kültür alanında çok güçlü bir faktörüz. Bulgar ırkının üremesi durmuş. Şu hayat şöyledir. Bir şey durdu mu hepsi durur. Doğurganlık durduğunda, bu yalnız nüfusa etkilemez, müziği, edebiyatı, sanatı, kültürü ve daha aklınıza ne gelirse her şeyi etkiler. Etkiliyor. Etkilemiştir ve etkileyecektir. Doğurganlıkla birlikte çılgınlık durur ve heyecandan çıldırmayan insanlar yeni olanı güneşin kuyruğunu tutar gibi tutup yanına çekemez, ona sarılamaz, onunla kavga edemez ve etkileşime girip, yeniyi mayalayamaz. Bu sonun başlangıcı olur.

 

Bu nedenle, halk yaratıcılığımızda hep mazinin ayak sesleri vardır. Çekmişsek inilti işitiriz. Ayrılmışsak ağıt yakarız. Sevinmişsek coşarız, ama hep o derinlikten gelir ses sedalarımız. Ve bunlar bizim sanat yaratıcılığımızın notalarıdır. Biz birilerin bizi beğenmesi için yaratmayız, hayatımızı yaşatırız.

 

Halk kültürümüzde ve onun özelliklerinde çok geniş bir tabana yayılmış olan yaratıcılığımız  her yerde bizimledir. Şöyle kendimizi tarttığımızda “Bulgaristan’da neyimiz varsa neyimiz yoksa Türkiye’ye getirdik” dediğimizde, bu sözlerin kapsamına “orada yaratıp yaşattığımız kültürümüz, sanatımız, edebiyatımız, yaşam tarzımız ve daha nelerimiz varsa hepsi” girer. Birçok şeyi hiç fark etmeden alıp getirmişizdir, çünkü onlar bizim maneviyatımızın örgüsüdür. Türkiye’ye ayak basınca başka bir türkü mü söyledik, yoksa “kızanlarımıza” başka bir şekilde mi çıkıştık! Hayır! Biz Bulgaristan’ı bilinçsiz olsa bile Türkiye’ye taşıdır. Kısa süreli vatana dönerken de aynı süreci yaşatıyoruz, yani Türkiye’yi Bulgaristan’a, köy ve şehirlerimize taşıyoruz. Türkiye’deki kültürel atılım ve medeniyet çağrışımlarının daha güçlü ve büyük olması dolayısıyla bir de kültür taşıyıcısı olduk.

 

Yeni sanat anlayışımıza Kırcaali, Hasko ve Smolyan illerinde gençler gönül açmıştır.

 

Çekinmeden yazıyorum. Vatan toprağında bizden saydığımız bazı kişi ve çevrelerin, hatta bizi her alanda temsil etme iddiasında bulunan HÖH partisinin kültürümüze, sanatımıza, yaratıcılığımıza sadık olmadığından üzgünüz. İki yüzlülük almış yürümüş. DOST partisi kurucu önderleri arasına giren Şabanali Ahmet. ile Hüseyin Hafızov’un Berlin meyhanelerinde çekilmiş resimlerinin internete düşmesi hiç iyi olmadı. Bir de hiçbir konuda hiçbir sorunumuz çözülmemişken son dönemlerde milletvekili olan “Şa.A”nın hiçbir konuda hiçbir defa münasebet almaması da nefret uyandırdı. Bu satırları yazarken, bir şeyler bir şeyler yapmak isteyen Genel Başkan Lütfi Mestan’ın etrafındaki kadrolar…..düşündürücüdür. Halkımızın ne huyunda, ne namusunda ne de bilinç hafızasında ikiyüzlülüğe yer yoktur, asla olmamıştır.

 

Bizi iki gözü de ileri bakan, hafızamızdaki mazi bakışına yansıyan bir milletiz. Geçmişimizi görebilmemiz için yaratan gözümüzün birini ters çevirmemiştir. Hayatta olan oldu, çizgi çekildi diye düşünenler yanılgı içindedir. Biz geçmişimizin kültürel birikimiyle yaşarız. O bizim hayat motorumuzdur, dümenimiz, pusulamızdır. Eğer biz bugün Ahmet Doğan ve etrafındaki kimliksizlere “halkımıza ihanet etmekle hayatınızın hatasını yapıyorsunuz” diyorsak, kıstas olarak birikimimizdeki değer yargılarıyla kalem kırıyoruz.

 

İzlediğimiz nedir, onlar bize, davamıza, özümüze değil,  bize olan ihtiyaçlarına sadıktır. Bir kişinin Sofya meclisine girmesi için anadilini kusursuz bilmesi, halkının etnik kültürünü mükemmel öğrenmiş olması,  en az 50 şiir ve 50 şarkı türkü ezberinde bulunması, halkının klasiklerinden 100 masal da anlatabilmesi şartı olsa, bakalım da görelim o zaman! Çocuklarıyla sabahleyin Bulgarca mı selamlaşacak, Ha Ha ha… Bizimkiler çıkar adamı…

 

Birçokları’nın Türkiye’ye gelince kuru dal gibi ortada kalmaları bunu kanıtladı. Kasım Dal göçmen dernek ve kulüplerinde 72 görüşmeye katılmış, hiç birinde konuşmamış, telefon elinde “bir yerlerden telefon bekliyordu”  İhtiyaçları değişince, sadakatleri ihanet oldu.  Oysa biz onlardan derneklerde ve kültür ekiplerimiz temelinde öncü olmalarını bekliyorduk.

Ağaçtan maşa olmadığı atasözümüzü çok erken unuttuk. Kendilerinde çok şeyler beklediğimiz insanlar, beklediklerini hemen elde edemeyince,  zamansızca ayrıldılar aramızdan, çünkü yüzümüze bakamazlar.

***

 

Yaşlılarımız da yeniden seçiliyorlar kendi aralarında.

 

Yaratıcılarımızdan Hilmi Feyzullah’ın 67 yıllık birikimi “Sevgi” olarak kitaplaşarak hayat hakkı istedi. Evet, bizim yaratıcılığımızın alt dokusunda sevgi vardır ve kitabın kapağındaki o güzel kız gözleri sevgi dolu baktıkça asla sönmeyeceğiz.

 

Ve bizim yaratıcılığımız yaşıyor:

İşte Kadriye Cesur’un SABAH romansı:

 

Takma dişlerini taktı adam

Sama düşlerini saçtı kadın

Usulca uzaklaştı sabah mutfaktan

Düdüklüde çatladı yüreği mercimeğin

Kaşıkladı adam öğle vaktini

Akışkandı çorba-panta rei’di

Yutkundu kadın, bu ne iştah böyle demedi.

Takma dişlerini çıkardı adam

Saçlarını saçtı, geceyi giyindi kadın

Ve ilikledi son düğmesini,

Geceliğinde zamanın

 

En iyi sıcak duygularla örülü yaratıcılığımızın düşmanlıktan, nefretten, kışkırtıcılıktan uzak kalması bizim her zaman gurur kaynağımız oldu. İnsan kalabildik. Dostlukları ilikleyebildik. Her zaman sevgi verebildik. Adımıza, dilimize, kimliğimize, dinimize, malımıza, Türklüğümüze, yaşam tarzımıza saldırıları mert davranışların her türüne açık kendi göğsümüzle göğüsledik. Kimliğimizi Türklüğümüzden koparamayacaklarını anlasalar da bugün bile güya “yurtsever” kılıf ardından bize yumruk göstermeleri de sökmeyecektir. Türkiye’yi gördükçe eriyorlar. Yıllar yılı “Türkiye’ye elektrik veriyoruz” diye övünmüşlerdi, işte yeni kış, tellerdeki enerji Bulgaristan’a akıyor. Hayrını görsünler.

***

Ninnilerden sonra işittiğin ve aklında kalan ilk türkü hangisidir diye sorsalardı,  belki de güçlenirim de “Karabiberim”, “Arda Türküsü”  ve “Kaynana Gelin” ilişkilerini anlatan türküleri sıralayabilirdim. Daha yaşlıların zaman zaman asker Türküleri, bu arada “Yemen Türküsünü”, “Çakıcıyı”İzmir’in Kavakları” “Ayva Çiçek Aşmış” söyledikleri kulağımdadır. Yemen Türküsünde ayrılık, sevgililerin birbirinden ayrı düşmesi işlenirken  “Çakıcı” halk edebiyatımızda eşkıya konusunu işlemiştir. Çakıcı bir halk savunucusu olarak ünlenmiştir ki, düşman korkusu alan insanlarımız konuyu yüreklendirmiştir. Eşkıya Türkülerinde eşkıyaların genç kızların namusuna da saldırdıkları yargılanmıştır. Arkadaşlın namına, ezilen halk adına ipe çekilen kahramanlara ağıt yakılmıştır. Bu türküler halkımızda hak hukuk aramaya uyanışın esasını oluşturur.

 

Bulgaristan’daki yaşam koşullarında insanlarımız hayat kültürünü geliştirme çabalarında acı ve sevinçlerini yaratıcılıkla dile getirmişlerdir. Bu eserlerde öncelikle insan sevgisi dolu eserlere geniş yer verilmiştir. İşlenen konuların başında gelen karşılıklı sevgi, ana baba sevgisi, ayrılık acısı ve aile yaşamıdır. Bunlar arasında anne türküleri, gelin türküleri, kaynana gelin türküleri, oyun türküleri yaygındır. Yukarıda değindiğim “Karabiberim” ve “Şiveli, Şiveli” türküleri her halk etkinliğinde yer alır. Biz bu türküleri gelirken Türkiye’ye de taşıdık. Bunlar bizim klasikleşmiş türkülerimizdir.

 

İnsanlarımızın çok yanlı yaşamı halk edebiyatımızda nabız atmıştır. Rodop türkülerinde insanlarımızın ana uğraşısı olan tütüncülük, çalışkanlığımız, becerilerimiz, ahlakımız, umutlarımız değişik türkülerde canlaştırılmıştır. Rodop folklorumuzun tasnifinde Rumeli motifi her zaman canlı kalmıştır.

 

Halk sanatımızda maniler çok önemli bir yer almıştır. Manilerde doğa zenginliklerimiz, mert insan simaları işlenmiştir.

 

“Gittim Arda boyunca

Durdum testi dolunca

Rodopları dolaştım

Nazli yâri bulunca”

 

Bulgaristan Türk gençlerinin inşaat eri olarak askerlik yapması da halk yaratıcılığımıza yansımıştır:

 

“Benim yârim nerde, aman

Karlova’da derede

Kazma kürek elinde

Podiserin önünde

Ayler yârim, aylerim aman

Ben yârime aylerim…”

 

Sanatımızda Kırcaali ve Arda nehri sevgisi özel yer almıştır. “Kırcaali’nin kızları, “Ey Kırcaali,  “Kırcaaali ile Arda’nın arası” bu konuları işler.

 

Bulgaristan Türk folklorunun en özgün motiflerinden biri Muhacir Göç Türkîleridir. Bunlar, bir yüz yıldan fazla süren göçmenliğin, ıstıraplarını, zorluk ve üzüntülerini, ayrılık, sıla özlemini, ayrılıkları, geçim zorluklarını dile getirmiştir. Muhacir destanı bunlardan biridir:

 

“Dinleyin amucalar muhacir destanını

Kapdağda kılamadık bayram namazını

Ver Allah’ım sen selamet cümlemize

Bir cumartesi bizi Edirne’ye indirdiler

Pasaportu alan çekip de gider

Pasaportsuz olanlar Ankara’dan imdat bekler

Edirne hudutları taşlık

Kalmadı cebimizde on para harçlık

Ver Allah’ım gönlümüze hoşluk

Yok mudur Edirne hududunda bize bir boşluk

Ver Allah’ım  sen selamet cümlemize..

 

Çok doğal olarak, Türk halk edebiyatında ve özellikle türkülerinde milli ve dini töreleri, adetleri, merasim ve bayramlar da yer almaktadır. Bunlar insanlarımızın köy ve şehir Müslümanlığımızın moral dayanağı ve mutluluk kaynağıdır. Bunların arasında Ramazan Türküleri çok özel yer almaktadır.

 

“Ramazan geldi dayandı

Camiler nura boyandı

Top atıldı kandil yandı

Kalbiniz ona inandı

 

Başka bir alıntı:

 

“Davulumu düzer iken

İnci mercan dizer iken

Beni bir çocuk çağırdı,

Davul ile gezer iken…

 

Çocuksuz evler olmasın

Huda’yı-sille vurmasın,

Mevla’ma ricam budur ki,

Analar acı görmesin.

***

Halkımızın arasında “Vatana ihanetin nedeni olmaz! Er ya da geç bedeli olur” yargı ölçüsü çok yaygındır. 21. yüzyılda “vatan” “dava” ile değiştirilmiştir. “Davayaihanetin nedeni olmaz! Er ya da geç bedeli olur” yargı ölçüsü olarak çok popülerlik kazanmıştır.   Belkide bu nedenle olacak, son sözünü her zaman kendine saklayan ve çok sabırlı olduğundan “ihanet” üstüne edebiyat eserleri yaratıcılığını özendirmemiştir. Son yıllarda şairlerimizden Naim Bakov, Galip Sertel ve Niyazi Mamak öfke ve ihanet konusunu işlemişler, fakat bu eserler halk derin ruhunu sarmamıştır. Ruhsal büyüklük dolu halk ruhumuzda kin ve nefrete yer yoktur. Geçen asrın ikinci yarısındaki zor günlerde Büyük Halk Kalkışmasında,  gösteriler ve değişik direniş biçimlerinde, çarpışmalarda, kan akarken bile halkımız kurban vermiş iyimserliğini yitirmeden “düzelir” umudunu yaşatabilmiştir. Kötülük edenleri her zaman kısa gölgeli, kısır ruhlu insan olarak görmüş ve suskunca alay konusu etmiştir.

 

Doğup büyüdüğüm bölgede halk yaratıcılığımızı yaşatma çabaları devam ederken, vergilerimizi toplayan devletten gerekli destek alamadığımızdan, belediyelerinde olaylara seyirci kaldığından dolayı zor günler yaşıyoruz.  İnsanlarımızın gelir kaynaklarının azalması tütüncülüğün elinin kolunun kırılması, kuşun çinko madenlerimizin kapanması, fabrikalarımızın birçoğunun kapısına kilit asılması, en kötüsü de insanlarımızın uçup dağılması, gidenlerin geri gelmemesi, birçoklarının Kana’da ve Avustralya gibi “dünyanın öte ucu” yerleri kendilerine vatan yapmaya çalışması, onarılmaz yaralar açtı. Bir iki yaramızı sarmaya çalışırken yeni ve daha büyüklerin açılması yazmak istemesem de gözümüz önündedir. Fakat yolun sonu görünmüyor, yaratıcı ruhumuz açıktır…

Devam edecek.

Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

seven + sixteen =