Taş Taşıyan Çocuktan Köseler’in Vicdanına Uzanan Bir Hayat
Bazı insanların hayatı büyük makamlarla, yüksek unvanlarla ya da servetlerle ölçülmez.
Onların hayatını anlamak için ellerine bakmak gerekir.
Nasır tutmuş mudur?
Omzunda odun taşımış mıdır?
Bir yaşlıya oda yapmış mıdır?
Eline emanet edilen malda adaletli davranmış mıdır?
Kendi ekmeğini kazanırken başkasının hakkını gözetmiş midir?
Ve ömrünün sonunda dönmek istediği bir köy, yanına gömülmek istediği bir baba var mıdır?
Mümin Ağa’nın hayatı işte böyle bir hayattı.
Gösterişli değildi.
Kolay hiç değildi.
Ama alın teriyle, aile terbiyesiyle, merhametle ve vefayla örülmüş uzun bir ömürdü.
KÖSELER’DE BAŞLAYAN HAYAT
Mümin Ağa’nın hikâyesi Kırcaali’nin Köseler köyünde başladı.
Rodopların zor şartlarında büyüyen çocuklardan biriydi.
O yıllarda çocukluk bugünkü çocukluklara benzemezdi.
Hayat erken yaşta insanın omzuna yük bindirirdi.
Çocuklar yalnızca oyun oynamazdı.
Ev için taş taşır, odun getirir, tarlada çalışır, aile bütçesine katkı sağlardı.
Mümin Ağa da daha çocuk yaşlarda emeğin ne olduğunu öğrendi.
Belki de onun ileriki yıllarda çalışkan, kanaatkâr ve paylaşmayı bilen bir insan olmasının temelinde bu çocukluk yılları vardı.
Çünkü yokluğu yaşayan insan, bir lokma ekmeğin kıymetini daha iyi bilir.
KIRCAALİ BARAJINDA ÇALIŞAN GENÇ
Genç yaşta Kırcaali Barajı’nın yapımında çalıştı.
Bugün insanların önünden geçerken yalnızca büyük bir yapı olarak gördüğü barajların arkasında binlerce insanın emeği vardır.
Taş taşıyanlar…
Toprak kazanlar…
Yol açanlar…
Günün ilk ışıklarıyla işe başlayanlar…
Mümin Ağa da o emekçilerden biriydi.
O yıllarda ağır işler bugünkü makinelerle yapılmıyordu.
İnsan gücü çok daha önemliydi.
İşçilik zordu.
Hayat daha da zordu.
Fakat o kuşak şikâyet etmekten çok çalışmayı biliyordu.
TREN YOLCULUĞU VE ANNENİN TANIMADIĞI EVLAT
Hayatının en çarpıcı hatıralarından biri çalışmak için Kırcaali dışına çıktığı yıllarda yaşandı.
Genç Mümin çalışmak için uzaklara gitmişti.
Bir yolculuk sırasında trenden düştü.
Başından yaralandı.
Başına sargılar sarıldı.
Perişan hâlde köyüne, evine geri döndü.
Kapıya geldiğinde annesi karşısındaki yaralı genci tanıyamadı.
Başındaki sargılardan, yorgunluğundan, üstünün başının hâlinden dolayı onu bir dilenci sandı.
Evdekilere:
“Şu dilenciye biraz para verin.”
dedi.
Bir anne kendi evladını tanımamıştı.
Bu hatıra bugün anlatıldığında insanı hem tebessüm ettiriyor hem de düşündürüyor.
Çünkü o genç adam, daha çocuk sayılacak yaşta, ekmek kazanmak için evinden uzaklara gidiyordu.
Dönüşünde ise hayat onu öylesine yormuştu ki öz annesi bile ilk bakışta tanıyamamıştı.
EV İÇİN TAŞ, OKUMAK İÇİN ODUN
O yıllarda Köseler’de ev yapmak da kolay değildi.
İnsanlar taşı kendileri taşırdı.
Yolların yapımında çalışılırdı.
Aile içinde herkesin bir görevi vardı.
Mümin Ağa da aile yükünü taşırken eğitimini bırakmadı.
Kırcaali Medresesi’nde okudu.
Okuyabilmek için odun taşıdığı günler oldu.
Belki bugünün gençleri için birkaç kilometre yürümek bile zor gelirken, o kuşağın çocukları hem çalışıyor hem okuyordu.
Çünkü eğitim onlar için yalnızca diploma değildi.
Hayata tutunmanın yoluydu.
Mümin Ağa’nın köyünde eğitimini tamamlayan ilk kişilerden biri olması da bunun göstergesiydi.
MURAD DEDE’NİN GÖLGESİNDE TERBİYE
Mümin Ağa’nın hayatında babası Murad Efendi’nin yeri ayrıdır.
Babaya karşı saygısı son derece büyüktü.
Murad Dede’nin karşısında gelişigüzel konuşamaz, sözünü ölçüp tartmadan söyleyemezdi.
Bugünün dünyasında bazen “eski zaman terbiyesi” diye küçümsenen şey aslında aile içindeki bir hiyerarşi, sorumluluk ve saygı kültürüydü.
Mümin Ağa da bu terbiyenin içinde yetişti.
Belki kendi çocuklarına karşı zaman zaman sertti.
Belki ev içinde disiplinliydi.
Ama bu sertliğin altında kendisinin babasından öğrendiği sorumluluk anlayışı vardı.
Ailenin ayakta kalması gerektiğini biliyordu.
HAMİŞ İLE KURULAN YUVA
Sonra hayatına Hamiş Hanım girdi.
Evlendiler.
Bir yuva kurdular.
Çocukları dünyaya geldi.
Aile büyüdü.
Hayat artık yalnız kendi hayatları değildi.
Çocukların karnı doyacaktı.
Üstleri giydirilecekti.
Gelecekleri hazırlanacaktı.
Mümin Ağa çalışıyor, Hamiş Hanım da ev işlerinde ve gerektiğinde farklı işlerde emek veriyordu.
Bu aile, tek kişinin değil iki insanın omuz omuza mücadelesiyle ayakta kaldı.
VESELÇANE YILLARI
Bir dönem çocuklarıyla birlikte Kırcaali’ye gittiler.
Veselçane’de yaşadılar.
Köyden şehre gitmek o dönem için büyük bir değişiklikti.
Yeni çevre…
Yeni iş…
Yeni hayat…
Yeni sorumluluklar…
Ancak şehir hayatı onları Köseler’den koparmadı.
Bir süre sonra yeniden köye döndüler.
Çünkü insan bazen geçimini başka yerde sağlar ama kökünü doğduğu topraklarda bırakır.
Mümin Ağa’nın hayatında Köseler hep böyle bir yer oldu.
YİNE BARAJ, YİNE EMEK
Daha sonra yeniden “yazovir”de, yani Kırcaali Barajı çevresindeki işlerde çalıştı.
Hayatının önemli bir kısmı ağır emekle geçti.
Onun kuşağı için iş seçmek çoğu zaman mümkün değildi.
Hangi iş varsa yapılırdı.
Taş gerekiyorsa taş taşınırdı.
Yol gerekiyorsa yol yapılırdı.
Baraj gerekiyorsa barajda çalışılırdı.
Mesele ekmek parasıydı.
Mesele aileydi.
Mesele namusuyla hayatı sürdürebilmekti.
KÖSELER’DEKİ MAĞAZA: ADALETİN SINAVI
Sonraki yıllarda Köseler’deki mağazada çalışmaya başladı.
Belki Mümin Ağa’nın karakterinin en açık biçimde görüldüğü yerlerden biri burasıydı.
Çünkü dükkân yalnızca alışveriş yapılan yer değildir.
Köyün buluşma noktasıdır.
İnsanların birbirini gördüğü, konuştuğu, ihtiyaçlarını anlattığı yerdir.
Mümin Ağa burada insanlara adaletli davrandı.
Kimseyi kayırmamaya çalıştı.
Zengine başka, fakire başka davranmadı.
İnsanların ihtiyacını gözetti.
Merhametliydi.
Vicdanlıydı.
Elindeki imkân ölçüsünde yardımcı olmaya çalışırdı.
Bir insanın gerçek karakteri, eline küçük de olsa yetki verildiğinde anlaşılır.
Mümin Ağa’nın eline mal, para ve emanet geçmişti.
O ise bunun karşısında adalet duygusunu kaybetmedi.
ZÜRECE HALA’YA AÇILAN KAPI
Onun hayatındaki en anlamlı davranışlardan biri ise Murad Dede’nin kız kardeşi Zürece Hanım konusunda ortaya çıktı.
Zürece Hanım yalnız kalmıştı.
Yaşlanmıştı.
Kendisine bakacak birine ihtiyacı vardı.
Mümin Ağa:
“Bana ne?”
demedi.
“Başkası ilgilensin.”
demedi.
Gitti.
Onu aldı.
Evine getirdi.
Kendisine ayrı bir oda yaptı.
Ve bakımını üstlendi.
İşte insanlık bazen tam da budur.
Büyük nutuklar değildir.
Bir yaşlıya bir oda açmaktır.
Bir yalnızın yalnızlığını paylaşmaktır.
Akrabalığın yalnızca bayramdan bayrama hatırlanmadığını göstermektir.
Bugün aile bağlarının hızla zayıfladığı bir dünyada Mümin Ağa’nın bu davranışı genç nesillere anlatılması gereken gerçek bir hayat dersidir.
BOYNOVO YILLARI VE EMEKLİLİK
Daha sonra Boynovo’da rakı üretimiyle ilgili bir işte çalışmaya başladı.
Çalışma hayatının uzun yılları böyle geçti.
Farklı işler…
Farklı yerler…
Ama değişmeyen bir şey vardı:
Çalışmak.
Üretmek.
Ailenin rızkını helalinden kazanmak.
Ve sonunda bu işten emekli oldu.
Fakat Mümin Ağa’nın hayatında emeklilik hiçbir zaman tamamen durmak anlamına gelmedi.
Çünkü çalışan insanın bedeni bir gün yorulur ama çalışma alışkanlığı kolay kolay bitmez.
1993: TÜRKİYE’YE YENİ BİR YOLCULUK
1993 yılında Türkiye’ye geldi.
İnsan bazen hayatının ilerleyen yaşlarında yeniden başlamak zorunda kalır.
Mümin Ağa için Türkiye yılları da böyleydi.
Burada boya ve badana işlerinde çalıştı.
Yaşı ilerlemişti.
Fakat çalışmaktan geri durmadı.
Türkiye ona biraz daha rahat bir hayat sundu.
Belki yıllarca çektiği zorluklardan sonra ilk kez nefes alma imkânı buldu.
Ama insanın bedeni başka ülkede yaşayabilir; kalbinin bir tarafı yine doğduğu köyde kalır.
Mümin Ağa’nın kalbi Köseler’deydi.
VEREN EL OLMAYI SEVERDİ
Mümin Ağa eli açık bir insandı.
Vermeyi severdi.
Elinde olanı paylaşmaktan çekinmezdi.
Çünkü yokluğu bilen insanlar bazen paylaşmanın değerini çok daha iyi bilir.
Bir lokmanın ne demek olduğunu bilen insan, karşısındaki aç kaldığında onu daha kolay fark eder.
Onun merhameti belki de çocukluğunun yokluklarından süzülerek geliyordu.
Kendi zor günlerini unutmayan insan, başkasının zor gününe daha kolay el uzatır.
TÜRKİYE’DE YAŞADI, KÖSELER’İ UNUTMADI
Türkiye’de yıllar geçti.
Hayat değişti.
Çocukları büyüdü.
Torunları oldu.
Yeni bir ülke, yeni bir düzen kuruldu.
Fakat Köseler unutulmadı.
Çünkü bazı köyler yalnızca doğduğunuz yer değildir.
Kimliğinizin bir parçasıdır.
İlk adımınız oradadır.
Babanızın mezarı oradadır.
Annenizin sesi oradadır.
Çocukluğunuzun yolları oradadır.
Taşıdığınız taş oradadır.
Getirdiğiniz odun oradadır.
İlk emeğiniz oradadır.
Mümin Ağa’nın zihninde Köseler bütün bunların toplamıydı.
SON VASİYET: “BENİ KÖYÜME GÖTÜRÜN”
Ve ömrünün sonuna yaklaştığında söylediği söz aslında bütün hayatının özeti gibiydi:
“Beni köyüme götürün.”
Bu bir cenaze vasiyetinden çok daha fazlasıdır.
Bu söz:
“Beni başladığım yere götürün.”
demektir.
“Çocukluğumun geçtiği yere…”
“Taş taşıdığım yere…”
“Odun getirdiğim yere…”
“Babamın bulunduğu yere…”
“Köklerimin olduğu yere…”
Ve nasip oldu.
Mümin Ağa, Köseler’e döndü.
Babası Murad Efendi’nin yanına defnedildi.
Bir evlat yıllarca babasının karşısında saygıyla durmuştu.
Hayatın sonunda yine babasının yanına döndü.
BABA OĞUL YENİDEN YAN YANA
Hayat bazen büyük bir daire çizer.
Çocukken babasının sözünün dışına çıkamayan Mümin…
Babası için çalışan Mümin…
Odun taşıyan Mümin…
Yıllarca kendi çocukları için çalışan Mümin…
Doksan yıla yaklaşan bir ömrün ardından yeniden babasının yanındaydı.
Murad Dede ve Mümin Ağa…
Baba oğul…
Yıllar sonra aynı toprakta yan yana.
Belki ölümün en hüzünlü ama en anlamlı taraflarından biri de budur.
İnsan sonunda köklerine döner.
GENÇLERE KALAN BİR HAYAT DERSİ
Mümin Ağa’nın hayatı gençlere şunu söylüyor:
Hayat kolay olmak zorunda değildir.
Ama insan doğru kalabilir.
Fakir olabilirsiniz ama merhametsiz olmak zorunda değilsiniz.
Çok çalışabilirsiniz ama adaletten vazgeçmek zorunda değilsiniz.
Eviniz küçük olabilir ama yalnız kalmış bir akrabaya bir oda açabilirsiniz.
Başka ülkelere gidebilirsiniz ama köyünüzü unutmak zorunda değilsiniz.
Yaşlanabilirsiniz ama emeğe sırtınızı dönmek zorunda değilsiniz.
Ve en önemlisi:
Bir insan öldüğünde arkasında yalnızca mal bırakmaz.
Davranış bırakır.
Hatıra bırakır.
Terbiye bırakır.
Vicdan bırakır.
BİR ÇINARIN ARDINDA
Bugün Mümin Ağa’yı anlatırken aslında yalnızca bir kişinin hayatını anlatmıyoruz.
Rodoplar’da yaşamış bir kuşağı anlatıyoruz.
Yokluğu görmüş…
Çalışmış…
Taş taşımış…
Yol yapmış…
Baraj inşa etmiş…
Ev kurmuş…
Çocuk büyütmüş…
Yaşlıya sahip çıkmış…
Göç etmiş…
Yeni bir ülkede yeniden çalışmış…
Ama doğduğu toprağı unutmamış bir kuşağı…
Mümin Ağa’nın hayatındaki büyüklük belki de tam buradaydı.
O kendisini büyük göstermek için yaşamadı.
Hayatı yaşayarak büyüdü.
Çalışarak…
Vefa göstererek…
Paylaşarak…
Ailesine sahip çıkarak…
Ve sonunda başladığı yere dönerek…
Köseler’in toprağında şimdi sessizce yatıyor.
Ama taş taşıyan o çocuğun hikâyesi artık aileden aileye, torundan toruna anlatılacak.
Bir gün bir çocuk:
“Bizim Mümin Dedemiz nasıl bir insandı?”
diye sorduğunda ona yalnızca:
“Çok çalışkandı.”
demeyin.
Şunu da söyleyin:
“Yalnız kalan bir yaşlıya evinde oda açacak kadar merhametliydi.”
“Babasına karşı saygılıydı.”
“Eline emanet geçtiğinde adaletliydi.”
“Gurbete gitti ama köyünü unutmadı.”
“Ve ömrünün sonunda babasının yanına dönmek istedi.”
Çünkü insanı ölümsüzleştiren mezar taşında yazan tarihler değildir.
İnsanların kalbinde bıraktığı izdir.
Allah Mümin Ağa’ya rahmet eylesin.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Babası Murad Efendi ile beraber huzur içinde uyusun.
Köseler’in toprağı ona hafif olsun.
Geride bıraktığı ailesine, evlatlarına, torunlarına ve onu tanıyan herkese de onun çalışkanlığını, merhametini, adaletini ve vefasını yaşatmak nasip olsun.
Çünkü bazı insanlar gider.
Ama onların hayatı, geride kalanların nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaya devam eder.
