Avrupa’nın Yüzkarası

Tarih: 16 Şubat 2019
Yazan: Raziye ÇAKIR
Konu: Bu davada zaman aşımı nereye kadar?

Cumartesi -16 Şubat 2019’da – saat 19’da “bTV” raportörü Bayan Domusçieva İstanbul / Avcılar ve Maltepe göçmen dernekleri kahvelerinde “Belene” ölüm kampı mağdurlarıyla yüz yüze söyleşilerini yayınladı. 1990’da çıkan Bulgar resmi gazetesi (dırjaven vestnik) 44. Sayısında isimleri Bulgarca yayınladığı için Türk isimleriyle kimlikleri yılların geçmesiyle biraz hafızalardan silinen 5 Bulgaristan Türkü kahraman, övülesi bir Bulgarcayla durumu çok yalın ve asla kuşku götürmez bir şekilde yeniden kamuoyuna sundular.

Eğri Dere (Ardino) belediyesi Mleçino köyünden olup bu yılkı “Türkan Çeşme” anma törenlerine otobüslerle hemşerilerini de getiren tarım mühendisi Rifat Ömer;

1987 yılında Merkez Sorgu Dairesinde 126 gün ağır işkenceler gören, 4 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılan Şumen’in Pet Mogili köyünden öğretmen Şevket Şevket;

Silistra’ya bağlı Bosna köyünden Mümün Ömerov, öğretmen Harun Halit ve Bulgaristan Adliyesinde 1 numaralı dava olarak bilinen ve halka güya “soya dönüş süreci” olarak hala yutturulmaya çalışılan devlet terörü davasında itham eden (suçlayan) kahramanlarımız konum aldı ve sert konuştular.

“Belene” mahkemesi 30 yıldan beri bu davayı karara bağlamadı. Türklere zulüm edilmesi emri veren BKP MK Politik Büro üyelerini, İç İşleri Bakanlığı ve “DS” devlet güvenlik generallerini, ordu generallerini, şiddet olaylarına katılmaya kışkırtılan “gönüllüleri” v.s. tutuklayıp yargılamadı ve içeri atmadı. Bir devlet terörü şiddetiyle uygulanan saldırılarda 37 Türk şehit düşerken, 517 kardeşimiz “Belene” ölüm kampında işkence görmüş ve toplam 12 500 kardeşimiz ve aileleri sürgün edilmiş, işsiz bırakılmış,  bedava çalıştırılmış ve sonunda 360 bin Müslüman Türk ata-vatan toprağından silah gücüyle kovulmuştur. Bu vahşetin bir devlet politikası olarak 2 sene hazırlandığı, ordu ve polis güçlerinin özel eğitim gördüğü, polisin ve ordunun kitle gösterileriyle hesaplaşmak için özel ağır silahlarla silahlandırıldığı, saldırılarda tank ve zırhlı araç kullanıldığı, sayısız vatandaşın dövüldüğü ve sakat bırakıldığı artık kesin kanıtlarla biliniyor.

“Demokratik” Bulgaristan’da en önemli siyasi nitelikli, zulüm davası olan bu yargılama tamamlanmadan hiçbir kimse adaletten söz edemez. Şu an askeri ağır ceza mahkemesinde bulunan ve sanıkların hepsinin şikayeti sağlanamadığı için (büyük sayıda Belene mağduru son 30 yılda Bulgaristan’da ve Türkiye Cumhuriyetinde vefat ettiğinden dolayı, kesin adres tespiti yapılıp ifadeler alınamamıştır) duruşmalar sürekli ertelenmiştir.

Bu davanın bu kadar uzamasının nedeni nedir?

1972-73’te Pomak Kardeşlerimize, 1962 ve 1982’de Müslüman Çingene (Romen) kardeşlerimize ve 1984-1989 yılları arasında Bulgaristan Türklerinin çekileri herkesçe bilinir. Uygulanan devlet terörüdür. Dil yasağı, isim, baba-ana ismi ve soy isimlerinin zorla değiştirilmesiyle, ana dilde konuşmanın kesin yasaklanması, Türk okullarının, camilerin, medreselerin, kütüphane ve kültür evlerinin kapanması, töre ve adet yasağı, Müslüman yaşam tarzı yasağı, gelenek görenek, halk sanat ve kültürü yasağı ve başka şiddet uygulanmaları aslında bir kültürel soykırımdır. Mutlaka ve kesin yargılanmalıdır. Türk ahalisinin, tüm Müslümanların tüm hak ve özgürlükleri mahkeme kararı ve yüksek mahkeme onayıyla iade edilmelidir.  Bu işte BKP veya BSP kararları beş para etmez, geçersizdir. Bize uygulanan devlet terörüdür. Ancak yargı organı – mahkeme – kararıyla bozulur ve aklanır. Lütfi Mestan’ın  Sofya “Kartal Köprü” üzerinde BSP lideri Sergey Stanişevle öpüşmesi veya şimdiki DPS lideri Mustafa Karadayı’nın Paris’te GERB’in ikinci adamı Tsvetan Tsvetanovla aynı otel odasında gecelemesi hiçbir şey ifade etmez. Değişen bir şey yok. Bu işte, Karadayı’nın Amerika’da Katolik Kilisede ayine katılması da saçmalık. Sofya mahkemesinden 1 milyon 253 bin Bulgaristan Türküne yapılan zulümle ilgili kesin karar çıkmadan toplum ve azınlık huzur bulamaz. Hepimiz kovulsak bile, vicdan azabına dayanamazlar. Bulgaristan’da insan haklarından, azınlık haklarından, kişisel ve kolektif haklardan ve vatandaş toplumunda adaletten söz bile edilemez. Kurşunlanarak öldürülenlerin, “Belene” kampında yatanların, sürgün edilenlerin, hapishanelerde çürütülen binlerin, sakat kalanların çekileri, hayatları karartılanların çilesi asla unutulamaz. Adalet yerini bulmalıdır. Malı mülkü, tarlası, evi, ahırı, bağı bahçesi alınan, mezar taşları yıkılan, tarlalarına, korularına, su kaynaklarına, ormanlarına, çayırlarına el koyulanların çatır çatır sökülüp alınmalıdır. 360 bin birden ve ardından 720 bine kadar, bir o kadar daha kardeşimizin göçmen  çilesinin toplam bedelinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesin’de (AİHM) görüşülmesi ve 50 milyar Euro gibi bir cezanın yaş kaşeli ve ıslak imzalı dünya basının birinci sayfasında yer alması zamanı gelmiştir.

Adaletin yerini bulmasını bugüne kadar engelleyen  tayfaya girenler şunlardır: Ahmet Doğan, Kasim Dal, Osman Oktay ve Lütfi Mestan. “Üst Akıl”, “gizli el”, “kulis” ve Kremlin sihirli eli tarafından Ahmet Doğan’ın 1990’da Hak ve Özgürlük Hareketi (DPS) Başkanı görevine atanmasının sebebi budur. O Moskova’ya çağırıldığında kendisine bir tek ödev verilmiştir:

TÜRKLERE KARŞI SUÇ İŞLEYENLERİN CEZALANDIRILMASINA İMKÂN VERMEYECEKSİN! Katiller korunacak ve yeni toplum katillerin omuzlarında biçimlenecek. Oldu işte. Artık çalmayanı, yalan söylemeyeni dövüyorlar…

Bu sebeple halkına ihanet etmeyi kabul etmeyen gerçek katillerin dosyaları açılmadı. Gerçekler gizlendi. Açılan ve köpeklere atılan ajan dosyaları zorla ajan yapılan ve halkına ihanet etmeyenlerin evraklarıdır.

Hapishane ve “Belene” kampı dosyaları açılmamıştır.

Bulgaristan’ın imzaladığı dünya ve Avrupa İnsan Hakları sözleşmelerini uygulamasına yine o gözle görülmeyen sihirli eller engel olmuştur.

Doğan’ın bir numaralı ödevi Belene ve diğer mağdurların açtığı davaların sonuçlanmasına engel olmak, hiçbir şeye itiraz etmemek, büyük davanın AİHM’ne taşınmasına engel olmak, Bulgaristan’da adalet yolunu kesmektir. O bunun için “konakta” korunuyor, besleniyor, Karadayı da bu işin kırıntısından bana da düşer umuduyla boş boş konuşarak hademelik yapıyor.

1984-1989 zulüm dönemi katillerinin ABD, Kanada ve Avustralya’ya kaçmalarına, Güney Afrika Cumhuriyetine yerleşmelerine yol verildi. Ağır suç işleyenler her seçimde BSP, DPS veya GERB listelerinden meclise gönderilerek dokunulmazlık zırhı içinde yaşatılmaya devam ediyorlar.

Komünizm, totalitarizm ve özellikle de sözde “soya dönüş süreci” ve Türkleri ata-vatanlarından kovma suçundan sorumlu olanlar bu nedenle Ahmet Doğan, Lütfi Mestan ve Kasım Dal’ın siyaset sahnesinden kesin indirilmesine, söz haklarının yasaklanmasına karşı çıkıyorlar. Yetiştirdikleri yeni kadrolara güvenmiyorlar, gerçeklerin kaynamaya başlamasından korkuyorlar.

Bulgaristan’da adalet davası devam ediyor ve edecektir.

Ülkede derin bir anayasa değişikliği gereklidir. Çok kültürlü bir toplumsal düzene gerek var. Bulgar toplumu kendini aklamadan devlet yönetiminde kalamaz. Kendi halkına karşı suç işleyenler mutlaka cezasını çekmelidir. Halk yığınındaki bilinçsiz topluluk liderin zihniyetine bağımlıdır. Doğan’ların, Mestan’ların, Dalların vazifesi halkın karşısındaki boşluğu bostan korkuluğu gibi doldurmaktır. Halk bu korkulukları tarladan söküp atacaktır. Başka türlü nefes alınamaz. Bu üç partinin üçü de sürekli sökülüyor. Geçen ay meydana gelen DOST sökülüşünden sonra merkez yönetim organı üyelikerinden ve Ankara’da Atatürk huzurunda “Ben DOST’an ayrılmam!” anıtı içen Fahriye Murat da istifasını sundu.  Kırca Ali Belediye Başkan Yardımcısı Mümün Ali görevinden ayrıldı. Kasim Dal, HŞHP Başkanı O. İsmailov’u partinin merkez ofisine bırakmadı. Bunlara benzer sayısız örnekler var. Düşmanlarımız “çorap söküğü gibi sökülüyorlar” diyorlar. Seviniyorlar.

Düşünelim taşınalım ve orta yolda yeniden buluşalım.
Yüce Atatürk’ün sözlerini kullanıyorum.
ÇALSIN DAVULLAR!
Devam edecek: Ufka Yöneliyoruz….
Paylaşmayı ihmal etmeyiniz.

Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir