Belgrad’dan Mohaç’a, Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a Uzanan Stratejik Akıl Bize Bugün Ne Söylüyor?
Tarih yalnızca geçmişte yaşanmış olayların toplamı değildir. Tarih, doğru okunduğunda milletlerin geleceğini kuran en büyük strateji okuludur.
Bu nedenle Belgrad’ın fethini, Mohaç Zaferi’ni, Malazgirt’i, Çanakkale’yi ve 30 Ağustos’u yalnızca “geçmişte kazanılmış büyük zaferler” olarak anlatmak yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu zaferleri mümkün kılan akıl neydi ve o aklı bugün nasıl yeniden üretebiliriz?
Çünkü milletler sadece geçmişleriyle büyük olmazlar. Geçmişlerinden çıkardıkları dersleri geleceğe dönüştürebildikleri ölçüde büyük kalırlar.
29 Ağustos 1526’da Mohaç Ovası’nda kazanılan zafer, bundan beş yıl önce Osmanlı hâkimiyetine geçen Belgrad’ın açtığı stratejik yolun devamıydı. Bir gün sonra, yani 30 Ağustos’u düşündüğümüzde ise zihnimiz dört asır sonrasına, 1922’ye, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne gider.
Dönemler farklıdır. Devletler, şartlar ve hedefler farklıdır.
Ama tarihin derinliklerinde değişmeyen bir gerçek vardır:
Zafer, tesadüf değil; hazırlığın, stratejinin, kurumların, insan gücünün ve doğru zamanlamanın sonucudur.
BELGRAD’I ALMAK DEĞİL, BELGRAD’IN ÖTESİNİ GÖREBİLMEK
Belgrad 1521’de Osmanlı için yalnızca ele geçirilmesi gereken bir kale değildi.
Tuna ile Sava nehirlerinin birleştiği noktada, Balkanlardan Orta Avrupa’ya açılan büyük bir stratejik düğümdü.
Belgrad’a hâkim olmak;
Tuna hattına yaklaşmak,
ulaştırma imkânlarını genişletmek,
lojistik derinlik kazanmak,
Macaristan’a uzanan yol üzerindeki önemli engellerden birini ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
Dolayısıyla büyük devlet aklı, bir şehrin surlarına bakarken yalnızca o şehri görmez.
Şehrin arkasındaki yolu görür.
Yolun arkasındaki pazarı görür.
Pazarın arkasındaki siyasi alanı görür.
Ve bugünkü hamlenin yarın hangi kapıyı açacağını hesaplar.
Belgrad’ın ardından beş yıl sonra Mohaç’ın gelmesi bu nedenle tarihsel bir süreklilik taşır.
Buradan bugüne ulaşan en büyük ders şudur:
Büyük hedefler bir anda gerçekleşmez; önce stratejik kapılar açılır.
Bugün de Türkiye’nin önündeki mesele budur.
Hangi kapıları açacağız?
Enerjide mi?
Teknolojide mi?
Yapay zekâda mı?
Savunma sanayiinde mi?
Lojistikte mi?
Türk dünyasında mı?
Balkanlarda mı?
Afrika’da mı?
Uzayda mı?
İşte geleceğin devlet aklı bu soruların cevaplarını bugünden vermek zorundadır.
MOHAÇ İKİ SAATTE KAZANILMADI
Mohaç Meydan Muharebesi tarih kitaplarında çoğu zaman çok kısa sürmesiyle anlatılır.
Fakat tarih anlatımındaki en büyük hatalardan biri, savaşın süresiyle zaferin hazırlanma süresini birbirine karıştırmaktır.
Mohaç belki kısa sürdü.
Fakat o zaferin arkasında yılların hazırlığı vardı.
Ordu düzeni vardı.
Topçu teknolojisi vardı.
İstihbarat vardı.
Lojistik vardı.
Menzil sistemi vardı.
Sefer yollarının hazırlanması vardı.
Arazi bilgisi vardı.
Komuta zinciri vardı.
Ve hepsinden önemlisi devletin siyasi hedefleriyle askerî gücü arasında uyum vardı.
Bu nedenle şu cümleyi özellikle gençlerimizin zihnine yazmalıyız:
Büyük sonuçlar çoğu zaman kısa sürede ortaya çıkar; fakat onları mümkün kılan hazırlık uzun yıllar sürer.
Bir ülke bilimde bir sabah ansızın dünya lideri olmaz.
Bir savunma sistemi bir gecede ortaya çıkmaz.
Bir ekonomi bir yılda küresel güç hâline gelmez.
Bir üniversite bir rektör değişikliğiyle dünya sıralamasına girmez.
Bir devlet, “güçlüyüm” dediği için güçlü olmaz.
Gücün arkasında onlarca yıllık birikim bulunur.
ZAFERİN GÖRÜNMEYEN CEPHESİ: DEVLET KAPASİTESİ
Tarihimizde savaşların kahramanlarını konuşuyoruz, fakat onların arkasındaki görünmeyen sistemi çoğu zaman yeterince konuşmuyoruz.
Bir ordunun yüzlerce kilometre ilerleyebilmesi için sadece asker yetmez.
Yol gerekir.
Köprü gerekir.
Erzak gerekir.
Sağlık hizmeti gerekir.
Haberleşme gerekir.
Para gerekir.
İstihbarat gerekir.
Mühimmat gerekir.
At, araba, tersane, liman ve insan organizasyonu gerekir.
Kısacası ordunun arkasında çalışan bir devlet gerekir.
İşte Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca geniş coğrafyalarda etkili olabilmesinin temel sebeplerinden biri, yalnızca savaşçı niteliği değil, büyük ölçekli organizasyon kurabilmesiydi.
Bugün de durum farklı değildir.
Bir ülkenin gerçek gücü sadece kaç tankı veya kaç savaş uçağı olduğuyla ölçülmez.
Devlet kurumları çalışıyor mu?
Bilim üretebiliyor mu?
Gençlerini yetiştirebiliyor mu?
Enerjisini güvence altına alabiliyor mu?
Kriz zamanında sistemi ayakta tutabiliyor mu?
Tarımını koruyabiliyor mu?
Verisini saklayabiliyor mu?
Sanayisini teknolojiyle dönüştürebiliyor mu?
İşte 21. yüzyılın devlet kapasitesi budur.
BUGÜNÜN BELGRAD’I NEREDEDİR?
Bence asıl soru budur.
Bugün artık şehir kuşatmıyoruz.
Fakat önümüzde yeni çağın stratejik kapıları vardır.
Yapay zekâ bir Belgrad’dır.
Kapısını açamazsanız, başkalarının geliştirdiği sistemleri kullanırsınız.
Çip teknolojileri bir Belgrad’dır.
Üretemezseniz sanayiniz başkalarının tedarik zincirine bağımlı kalır.
Enerji bir Belgrad’dır.
Kaynağınızı çeşitlendiremezseniz dış politika alanınız daralır.
Uzay teknolojileri bir Belgrad’dır.
Uydunuz yoksa haberleşme, savunma, tarım ve istihbaratta bağımlılık artar.
Veri bir Belgrad’dır.
Verinizi işleyemiyorsanız geleceğin ekonomisinin hammaddesini başkalarına bırakıyorsunuz demektir.
Nitelikli eğitim bir Belgrad’dır.
Çünkü bütün kapıları açacak anahtar insandır.
Türkiye’nin yeni yüzyıldaki temel sorusu şudur:
Hangi Belgradları bugünden fethedeceğiz?
Buradaki fetih elbette toprak fethi değildir.
Bilgiye hâkim olmak,
teknoloji üretmek,
ekonomik alan açmak,
insan yetiştirmek,
küresel rekabette üstünlük kazanmak anlamındadır.
21. YÜZYILIN MOHAÇ’I SAVAŞ MEYDANI DEĞİL, TEKNOLOJİ YARIŞIDIR
Dün kılıç vardı.
Bugün algoritma var.
Dün toplar vardı.
Bugün insansız sistemler, kuantum teknolojileri, siber güvenlik ve yapay zekâ var.
Dün kaleler vardı.
Bugün veri merkezleri var.
Dün ikmal yolları vardı.
Bugün küresel tedarik zincirleri var.
Dün keşif birlikleri vardı.
Bugün uydular ve büyük veri analizi var.
Değişmeyen tek şey rekabettir.
Bu nedenle gençlerimize sadece “Atalarımız ne yaptı?” sorusunu sormamalıyız.
Şunu sormalıyız:
Siz ne yapacaksınız?
Yeni çağın Mohaç’ını laboratuvarlarda kazanacak gençler yetiştirmeliyiz.
Yapay zekâ mühendisi yetiştirmeliyiz.
Uzay teknolojileri uzmanı yetiştirmeliyiz.
Enerji bilimcisi yetiştirmeliyiz.
Diplomat yetiştirmeliyiz.
Tarih bilen ama geleceği düşünebilen gençler yetiştirmeliyiz.
Çünkü gelecekte savaşın kaderini de, ekonominin yönünü de, devletlerin gücünü de giderek daha fazla bilgi üreten insanlar belirleyecek.
BALKANLAR GEÇMİŞİMİZ DEĞİL, GELECEK STRATEJİMİZİN PARÇASIDIR
Belgrad ve Mohaç’ı konuşurken Balkanları yalnızca Osmanlı tarihinin hatıra coğrafyası olarak görmek de eksik olur.
Balkanlar bugün Avrupa’nın enerji, ulaştırma ve lojistik haritasında önemli bir bölgedir.
Türkiye açısından Balkanlar;
Avrupa’ya açılan ekonomik hat,
Tuna havzası,
Karadeniz ile Adriyatik arasında geçiş bölgesi,
enerji koridorları,
demiryolları,
kültürel bağlar
ve milyonlarca insanın ortak tarihinin bulunduğu büyük bir coğrafyadır.
Türkiye’nin yeni Balkan vizyonu sadece tarihî hatıralara dayanmamalıdır.
Üniversiteler arasında bağ kurulmalıdır.
Gençlik programları artırılmalıdır.
Ortak teknoloji şirketleri kurulmalıdır.
Lojistik ve ulaşım projeleri geliştirilmelidir.
Kültürel diplomasi güçlendirilmelidir.
Tarım, enerji ve savunma alanlarında ortaklıklar kurulmalıdır.
Balkanlara geçmişimiz olduğu için değil, geleceğimizin önemli bir parçası olduğu için sahip çıkmalıyız.
TUNA’DAN ORTA KORİDOR’A YENİ STRATEJİK HARİTA
Bir dönem Osmanlı’nın büyük güç yollarından biri Tuna’ydı.
Bugün Türkiye’nin önünde çok daha geniş bir bağlantı ağı bulunmaktadır.
Tuna…
Karadeniz…
İstanbul ve Çanakkale Boğazları…
Doğu Akdeniz…
Kafkasya…
Hazar…
Orta Asya…
Türkistan…
Oradan Asya’nın derinlikleri…
Türkiye artık kendisini sadece Avrupa ile Asya arasında “köprü” diye tanımlamamalıdır.
Köprüden geçilir.
Türkiye’nin hedefi merkez ülke olmaktır.
Merkez ülkede üretim yapılır.
Yatırım yapılır.
Finansman sağlanır.
Teknoloji geliştirilir.
Ticaret organize edilir.
Karar alınır.
Bu nedenle yeni Türkiye vizyonunun en önemli hedeflerinden biri şu olmalıdır:
Geçiş ülkesi değil, değer üreten merkez ülke olmak.
TÜRK DÜNYASI DUYGUDAN SİSTEME DÖNÜŞMELİDİR
Türk dünyası büyük bir medeniyet coğrafyasıdır.
Ancak sadece ortak soy, dil, tarih ve kültür vurgusu geleceği kurmaya yetmez.
Türk dünyasının ekonomik ve teknolojik altyapısı güçlendirilmelidir.
Ortak ulaştırma ağları…
Ortak üniversite programları…
Öğrenci ve bilim insanı hareketliliği…
Ortak teknoloji fonları…
Savunma işbirlikleri…
Enerji hatları…
Dijital ticaret sistemleri…
Ortak medya platformları…
Kültür ve sanat ağları…
Bunlar gelişirse Türk dünyası yalnızca gönül birlikteliği değil, aynı zamanda gerçek bir stratejik işbirliği coğrafyası hâline gelebilir.
DENİZLERİ OLMAYAN VİZYON EKSİKTİR
Türkiye sadece kara devleti değildir.
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin stratejik düşüncesi de deniz merkezli olmalıdır.
Karadeniz…
Ege…
Akdeniz…
Boğazlar…
Kızıldeniz’e ve Hint Okyanusu’na uzanan ticaret hatları…
Dünya ticaretinin önemli bölümü denizler üzerinden yürümektedir.
Bu nedenle Türkiye;
limanlarını büyütmeli,
ticaret filosunu geliştirmeli,
denizcilik teknolojileri üretmeli,
enerji hatlarını korumalı,
deniz bilimlerini geliştirmeli,
deniz altı kablolarından liman güvenliğine kadar geniş bir stratejik perspektif kurmalıdır.
Denizlere hâkim olmayan bir ülkenin küresel güç iddiası eksik kalır.
YENİ CEPHE GÖKYÜZÜDÜR
Geçmişin haritalarında sınırlar kara üzerinde çiziliyordu.
Bugünün stratejik haritasına üçüncü bir boyut eklenmiştir:
Uzay.
Uydular artık sadece bilimsel merak konusu değildir.
Savunma,
haberleşme,
navigasyon,
tarım,
meteoroloji,
afet yönetimi,
istihbarat,
finans ve enerji altyapısı için vazgeçilmezdir.
Türkiye’nin uzay politikası bu nedenle prestij projesi değil, bağımsızlık meselesidir.
Bir zamanlar surları güçlü olmayan şehir kendisini savunamazdı.
Bugün ise kendi uydu ve haberleşme kapasitesi olmayan devletin stratejik bağımsızlığı eksik kalabilir.
VERİYİ KORUMADAN EGEMENLİĞİ KORUYAMAZSINIZ
Geleceğin en büyük güç kaynaklarından biri görünmezdir.
Veri.
Milyarlarca insanın davranışları, ekonomik hareketleri ve tercihleri artık dijital sistemlerde işlenmektedir.
Yapay zekâ bu veriler üzerinde yükseliyor.
Bu nedenle yeni çağda egemenlik anlayışı yalnızca kara sınırlarıyla ölçülemez.
Veri nerede tutuluyor?
Kimin yazılımı kullanılıyor?
Algoritmayı kim oluşturuyor?
Dijital altyapı kimin elinde?
Yapay zekâ modelleri kimin verisiyle eğitiliyor?
Bunlar artık milli güvenlik sorularıdır.
Gelecekte devletlerin bağımsızlığı kadar dijital egemenliği de tartışılacaktır.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK PROJESİ İNSAN OLMALIDIR
Bütün stratejilerin sonunda tek bir meseleye geliyoruz:
İnsan.
Her şeyi insan yapar.
Orduları insan yönetir.
Yapay zekâyı insan geliştirir.
Füzeyi insan tasarlar.
Şirketi insan kurar.
Diplomasiyi insan yürütür.
Devleti insan yönetir.
Bu nedenle önümüzdeki otuz yılın en büyük millî projesi sadece otoyol, köprü, havaalanı veya fabrika değildir.
Türkiye’nin en büyük projesi nitelikli insan yetiştirmek olmalıdır.
Çocuklarımızı ezberleyen değil düşünen bireyler olarak yetiştirmeliyiz.
Matematik bilmeli.
Tarih bilmeli.
Teknoloji bilmeli.
Dil bilmeli.
Felsefe bilmeli.
Soru sormayı bilmeli.
Ama aynı zamanda vatanını, milletini, insanlığı ve ahlaki sorumluluğunu da bilmelidir.
Çünkü teknoloji ahlaktan koparsa güç üretir ama medeniyet üretmez.
29 AĞUSTOS’TAN 30 AĞUSTOS’A UZANAN MİLLÎ HAFIZA
29 Ağustos 1526’da Mohaç…
30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi…
Bu iki tarihi birbirine karıştırmadan, farklı çağların iki önemli stratejik dönüm noktası olarak okumalıyız.
Mohaç, yükselen Osmanlı gücünün Avrupa’daki büyük askerî ve siyasi başarısını temsil eder.
30 Ağustos ise Türk milletinin Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktasıdır.
Biri imparatorluk çağının,
diğeri millî devlet çağının büyük zaferidir.
Fakat ikisinin bize söylediği ortak bir cümle vardır:
Milletlerin kaderini son anda gösterilen cesaret değil, önceden yapılan hazırlık belirler.
Büyük Taarruz da 26 Ağustos sabahı başlamadı.
Onun arkasında aylarca hazırlık vardı.
Gizlilik vardı.
Lojistik vardı.
İstihbarat vardı.
Ordunun yeniden teşkilatlanması vardı.
Milletin fedakârlığı vardı.
Ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî ve siyasi liderliği vardı.
GELECEK İÇİN YEDİ STRATEJİK HEDEF
Türkiye artık önümüzdeki seçim dönemlerini değil, önümüzdeki nesilleri planlamak zorundadır.
Bu nedenle 2050 ve sonrasını düşünen bir devlet vizyonu oluşturulmalıdır.
Bu vizyonun temelinde şu yedi alan bulunmalıdır:
- Nitelikli insan ve eğitim üstünlüğü
- Teknolojik bağımsızlık ve yapay zekâ
- Enerji, su ve gıda güvenliği
- Savunma, siber güvenlik ve uzay kapasitesi
- Balkanlar–Kafkasya–Türkistan bağlantı sistemi
- Denizcilik ve küresel lojistik gücü
- Kültürel etki, diplomasi ve güven üretme kapasitesi
Türkiye bunların hepsini birbirinden bağımsız değil, tek bir büyük stratejik mimarinin parçaları olarak görmelidir.
Çünkü güç parçalı değil bütüncül olduğunda kalıcıdır.
GELECEĞİN ZAFERİ TOPRAK DEĞİL, ZAMAN KAZANMAKTIR
- yüzyılda en büyük stratejik kaynaklardan biri zamandır.
Teknoloji yarışında beş yıl geç kalan ülke bazen yirmi yıl kaybedebilir.
Yapay zekâya geç başlayan,
çip üretimini önemsemeyen,
uzay çalışmalarını erteleyen,
gençlerini iyi yetiştiremeyen,
enerji dönüşümünü kaçıran ülkelerin gelecekte hareket alanı daralacaktır.
Bu nedenle bugünün devlet adamlığında en büyük yetenek sadece bugünün problemlerini çözmek değildir.
Henüz problem olmamış meseleleri önceden görebilmektir.
Devlet aklı dediğimiz şey de budur.
YENİ KIZILELMA: GÜÇLÜ, ÜRETEN VE YÖN VEREN TÜRKİYE
Her çağ kendi Kızılelma’sını üretir.
Bugünün Kızılelması yeni topraklar değildir.
Bilimde öncü Türkiye’dir.
Teknolojisini kendisi üreten Türkiye’dir.
Savunmada bağımsız Türkiye’dir.
Enerjisini güvence altına alan Türkiye’dir.
Balkanlarda güven üreten Türkiye’dir.
Türk dünyasında ekonomik bütünleşmeyi güçlendiren Türkiye’dir.
Afrika’yla karşılıklı kazanıma dayalı ortaklıklar kuran Türkiye’dir.
Denizlerde güçlü Türkiye’dir.
Uzayda var olan Türkiye’dir.
Ve bütün bunların üzerinde:
Kendi kararını kendisi verebilen Türkiye’dir.
GEÇMİŞİMİZ GURURUMUZ, GELECEK SORUMLULUĞUMUZDUR
Belgrad bize stratejik kapıları görmeyi öğretiyor.
Mohaç bize hazırlığın değerini öğretiyor.
Malazgirt ufuk açmanın ne demek olduğunu gösteriyor.
Çanakkale direnmenin anlamını öğretiyor.
Sakarya sabrı öğretiyor.
30 Ağustos ise bağımsızlığın bedelini ve iradenin gücünü hatırlatıyor.
Fakat bütün bunları sadece yıldönümlerinde hatırlayıp sonra unutursak tarihe karşı görevimizi yerine getirmiş olmayız.
Gerçek görevimiz, geçmişin büyük başarılarından geleceğin büyük planını çıkarmaktır.
Atalarımız çağlarının stratejik yollarını gördüler.
Biz enerji koridorlarını görmeliyiz.
Onlar kaleler kurdular.
Biz teknoloji merkezleri kurmalıyız.
Onlar ordular yetiştirdiler.
Biz bilim insanları, mühendisler, girişimciler ve geleceği okuyabilen devlet adamları yetiştirmeliyiz.
Onlar kendi çağlarının meydanlarını kazandılar.
Şimdi bizim önümüzde kendi çağımızın meydanları var.
Yapay zekâ…
Uzay…
Enerji…
Su…
Gıda…
Lojistik…
Denizler…
Veri…
Eğitim…
Ve insan.
Türkiye’nin yeni büyük yürüyüşü, sınırlarını büyütme yürüyüşü değil; bilgisini, üretimini, teknolojisini, refahını, adaletini, dostluklarını ve stratejik etkisini büyütme yürüyüşü olmalıdır.
Çünkü 21. yüzyılın en büyük fethi toprak değildir.
Gelecektir.
Ve belki de bugün bütün tarih kitaplarımızın son sayfasına şu cümleyi yazmanın zamanıdır:
“Atalarımız bize büyük bir tarih bıraktı. Bizim görevimiz çocuklarımıza büyük bir gelecek bırakmaktır.”
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı
