1648 rastlantı bir tarih değildir

Konferansta konuşma – Rafet ULUTÜRK (BULTÜRK) Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği – Genel Başkanı

Çok Değerli konuklar, kıymetli basın mensupları ve katılımcılar.

Konferansımızı, 31 Mart yerel seçimler arifesinde, özellikle de 50 Müslüman kardeşimizin şehit olduğu Yeni Zelanda katliamının hemen ardından, bir de, bir damla suda Güneşin görülebildiği misali, bu iğrenç saldırıda emperyalist dünyaca kap heliğini görmeyen kalmadı.

Bu münasebetle, konuşmama başlarken, Yeni Zelanda’nın Kristçurç şehrinde iki camiye gerçekleştirilen terör saldırılarında hayatını kaybeden Müslüman kardeşlerime Allah’tan rahmet diliyorum: İslam âleminin, Türk Dünyasının ve tüm dünyada insanlık vicdanına mensup herkesin başı sağ olsun!

Değerli konuklar,

Bir parçası olduğumuz ve içinde yaşadığımız modern çağın başlangıcı, dinin ulustan ve devletten üstünlüğünün tanınmasına yani 1648’de West-falya Anlaşmasının imzalanmasına, başka bir değişle egemen ulus-devlet sisteminin doğuşuna rastlar.

1648 rastlantı bir tarih değildir. Batı kültür ve medeniyet kulesi çatısında son çivinin çakıldığı zamandır. 2 Kralın, 1 Papanın katılıp yönettiği, Frankların, Templier şövalyelerin katıldığı 8 Haçlı seferi bitmiş, 80 sene ve 30 yıl savaşlarında akacak kara kan akmış, Avrupa’da Roma İmparatorluğu parçalanmış, ulusal devletler kurulmuş, Katolik kilise içinde ve gölgesinde Lüterci, Evanjelis, Protestan ve başka dini mezheplere yaşam hakkı tanınmıştı.

Doğudan sabırlı ve onurlu yükselen İslam Güneşi ve medeniyetiyle uzlaşılıp ortak yaşam formülü bulunabilseydi, beldi de biz bugün bambaşka bir dünyada yaşar olurduk.

Ne yazık ki insan ve toplumlar kendi köklerini ve Kimliklerini değiştiremiyor. Bu, bugün de böyle. Tarihin zaman ve mekân içinde kilit noktaları var. Kudüs, Yeni Çağda önemini asla kaybetmeyen bir simge!

Unutmayalım, Hristiyanların, karadan ve denizden Haçlı seferlere çıkarken, göğüslerine ve kalkanlarına, seferden dönerken de sırtlarına kırmızı birer haç işareti koyuyorlardı.

Bu kanlı seferlerin sebepleri vardı: Onlar, Kudüs başta olmak üzere, kutsal saydıkları yerlerin mutlaka alınması gerektiğine, Tanrı’nın ve Hz. İsa’nın bunu istediğine inanır ve halka bunu telkin ederlerdi. Ayrıca Hristiyan inancına göre, Hz. İsa’nın uğruna ölen bir kimse GÜNAHLARINDAN kurtulacağı gibi, doğruca cennete gidecekti.

1648 Westfalia Anlaşması, aynı zamanda bir din reformudur ve günah bağışlamanın parayla olabileceğini getirmiştir.

Dolayısıyla para gücüyle sanki kanlı kıyımların yolunu kesmişti. Anlattıklarım doğru olsa bile, Kristçurç katliamından sonra, ne yazık ki, maalesef demek zorundayız.

Yeni Zelanda Başbakanı gibi, ben de, Müslüman katilinin adını ağızıma almak istemiyorum. T.C. Başkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın da işaret ettiği üzere, Tapınak Şövalyeleri, tarih karanlığında asırlarca yaşattıkları hülyaları, kendini “milyonlarca Avrupalı ve diğer etno-milliyetçi insanın” temsilcisi olarak gösteren caninin silahına ve elbiselerine yazarak; sosyal medyada yayınlanan 73 sayfalık Manifestoda duyurdu.

Hedeflerinde, Ben, Sen, Hepimiz, Büyük Türkiye, Balkanlar’daki Müslümanlar, Bulgaristan’daki Kardeşlerimiz, Yakın Doğu Müslümanları var. Katliamcının Manifestosunu mercek altına alıp inceleyenler, İslam Fobisi, Müslüman Fobisi, Türk Fobisi ile zehirlenmiş bir uluslararası katilin, kör niyetli Hristiyanlığın, Sultan Süleyman’dan 1529 Birinci Viyana Seferinde ölümcül yara aldığını, yaranın bugün de savmadığını ve bununla ilgili bir tarihsel itiraf görebiliyoruz.

Özellikle 19-uncu ve 20-inci yüzyıllarda Birinci ve İkinci Avrupa Savaşlarında çok kan kaybedenlerin – kültür, medeniyet ve derinlik olarak – yarınımızla -şanların can çekişini izliyoruz. Katil ve onu ateşe atanlar geleceksizliğin korkusuyla tutuşmuştur.

Kristçurç katliamı, 500 yıl biriken kin, nefret ve öfkeyle intikam alma çaresizliğinin ateşini Balkanlara ve Türkiye’ye püskürtmek hayaline kesin işarettir. Avusturalyalı 28 yaşındaki caninin dünyayı sarsan katliamı, 200 etniğin yaşadığı ve 160 dil konuşulan Yeni Zelanda’da gerçekleştirilmesi çok anlamlıdır.

Düne kadar bir İngiliz kolonisi olan Avustralya ve Yeni Zelanda Milliyetçi Kimlik Eğitimi ANZAK-ların 1915 Çanakkale yenilgisi acısıyla yapılır. Yüksek sesle söylenemeyen ayinler Türk, İslam ve Müslüman düşmanlığı adalıdır. Fikirsel kaynağı İngiltere olan Müslüman düşmanlığını bugün de yaşatılan bir örnekle anlatmak istiyorum. Katilin atalarının memleketi olan İskoç’ta, İngiltere’de ve listesi uzun daha birçok yerde, her yılın 25 Mayıs günü, takvimde kaydı olmasa da, Müslüman düşmanlığı günüdür.

Avrupa’daki Türkleri “etnik düşman”, Büyük Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı, savaş kaçağı, sığınmacı Müslümanlara kapı açan Almanya Başbakanı Merkel’i ve Londra Belediye Başkanı Pakistan kökenli Müslüman Sadık Han’ı nefret Manifestosunda hedef alan bu katil, Avusturalya’da yetişmiştir.

Müslüman düşmanlığı gününde, camilere taş atarak, kuran kurslarının yapıldığı odalara kertenkele, fare ve yılan salarak, Müslüman kızların başörtülerine saldırarak puan almış ve ödüllendirilmiştir. Müslüman düşmanlığını, ırkçılığını bilemek için, Kosova, Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye’ye turistik “geziye” gönderilmiştir.

Türkiye’de Tapınak Şövalyeleri’nin istila ettiği, kaldığı, yerli halka zulüm edilen yerleri, İstanbul, Konya ve Antakya’yı seçmesi ilginçtir. 1204’te Konstantinapol’ün Latin Haçlılar tarafından yağmalanmasından gurur duyduğunu defalarca belirtmiştir.

Müsaadenizle, halk ruhuna açılan zulüm yarasının dermansızlığına ilişkin Bulgaristan’dan bir örnekle devam edeyim. Bizde, Haçlıların Haliç Yolu üzerinde bulunan, Sakar Dağı’nın hemen ardında, Burgaz iline bağlı “Bılgarevo” köyünde, Tapınak Şövalyeleri’nin konakladığı anlatılır. Devine arayanların çıkardığı demir parçaları da bunu kanıtlıyor. Bu köyde, kız ve kadınlar belli bir yaşa gelince yavaş yavaş deliriyor. Psikologlarca yapılan araştırmalar rüyalarında, üzerinde kırmızı haç olan beyaz mantolu silahlı sürülere esir düştüklerini ve şiddet gördüklerini saptamıştır. Ama memleketimdeki travma yaraları bir olsa beş olsa, al da başına sür.

Yeni Zelanda katilinin ilham almak için ziyaret ettiği, 1877-78 Rus saldırısında, “93 Harbinden” iki savaş cephesi olan Plevne ve Şipka Geçidinde biz – yerli Türkler – 17 bin şehit verdik. Deliorman, Dobruca, Tuna vadisi, Rusçuk eyaleti işgal edildiğinde, Müslüman nüfusun yarısı zoraki göç yaşadı.

1878’den başlayan göç kapısı hala kapanmadı, sel durmadı. Gelenler, 500-600 yıl ıslah ettikleri toprakları – Osmanlının Avrupa bahçesini – bırakıp da geldiler.

1913’te Batı Rodoplar’da yakılan “siz Bulgarsınız ateşi” Müslüman Türk-Pomaklar kardeşlerimizi vatan bildikleri dağlardan söktü.

1912-14 savaşlarında Bulgaristan Türkleri silahaltına alındı ve Büyük Bulgar devleti hırsına kapılan Bulgar şovenizminin emelleri uğruna Edirne ve Makedonya Savaşına sürüldü. 9 656 şehit verdik.

1925 ve 1934 Askeri darbeleri tek dilli, tek uluslu devlet kurma hırsını kamçıladı. Aydınlarımız, öğretmenlerimiz, esnaf ve varlıklı köylülerimiz göçe zorlandı.

1944’te gelen komünist – Moskoftu iktidar, tavuktan öküze, tütün iğnesinden sabana, tarlalardan derelerdeki suya kadar her şeye el koydular.

1951’de 130 binimiz yine anavatana geldik.

Parçalandık. 22 Mart 1968 “Bulgaristan Türkiye Parçalı Aileleri Birleştirme Anlaşması” 150 bin Bulgaristan Türkünü ana-vatanda buluşturdu, topladı.

Büyük Şairin, başka bir vesileyle söylemiş olmasına rağmen kullanıyorum, o zaman Bulgaristan’da “hava kurşun gibi ağırdı.” 400 bin Bulgaristan Türkü Sofya, Plovdiv ve Burgaz Konsolosluklarımıza, “göç vizesi” için müracaat etmişti.

Her 3 Bulgaristan Türkünden birine tası tarağı toplayıp yorgan döşeği denk ettiren gizli gücün “korku” olduğunu söylesem, hiç birinizin şaşırmayacağına eminim.

Bu “korku kazanı” 1879-1944 monarşi döneminde, 1648 Vestfalya Anlaşmasından esinlenerek, o tarihten 231 yıl sonra, Bulgarlara tek dilli, tek milletli, ulus devlet kurmaya gönderilen Prensler tarafından kaynatıldı. Vestfalya Antlaşmasını Almanya adına III. Ferdinand imzalamıştı. Torunlarının torunu olan Bourbon Prensi Ferdinand Saks Koburrgotski 28 Nisan 1887 günü Bulgaristan’a geldiğinde bir Üst Teğmendi. Gelen, kadim hedeflerine sadık Saks- Koburg ve Gotha hanedanındaydı. 1908’de Çar ve Mareşal oldu. Çatalca’ya inse ve Bolayır çarpışmasını kazansa da, tüm savaşları kaydettiği için ve ülkeyi felakete sürüklediğinden dolayı, tacını oğlu III. Boris’e giydirip 1918’de bir daha geri dönmemek üzere Bulgaristan’ı terk etti. Ne ki, şu asla unutulmamalıdır.

Ferdinand, 1912’de Balkan Haçlı  Birliği kurarak Osmanlı’ya savaş açtı. İstanbul’u işgal edip, “Aya Sofya” çanlarını kaldırmak, şehri Ruslara (1877-78 savaşı tazminatı karşılığı) Rus Çarına hediye etmeyi, üstelik tüm Müslümanları ve Türkleri Anadolu’ya paketlemeyi hayal eden bir Bulgar Çarıydı. Şahsen ben, onun uygulamaya koyduğu fakat tosladığı savaş macerası ile Avrupa Tapınak Şövalyeleri kazanında kaynatılan ve Yeni Zelanda katili Manifestosuyla dünyaya duyurulan alçaklığın nihai hedefleri arasında hiçbir fark göremiyorum.

O zaman yıllar 1912-1914 idi, şimdi ise 2019.
Devran 100 yılda döndü.

Devam ediyorum: Bulgaristan’da 4 Türkçe lehçe var ve hepsinde “Her kes her işi yapamaz!” atasözü yer almış. Sık kullanılır. İstanbul’da çaycıda, kahvede Bulgaristanlı kardeşlerim hakkında “fazla dayanamadı, gözü yoldaydı, kayıp gitti” gibi sözler konuşulduğu dikkatimi çekiyor.

Son 1989’da 3 ay içerisinde gelen 360 bin kişiden hiç birinin elindeki nasır hala sökülmedi. Bizim orada 2 700 okulumuz yıkıldı. Osmanlıdan kalan 2 353 büyük Allah Evimizin camilerimizin minaresine ya bomba ya yıldırım düştü, ya öküzün boynuzları oynadı da (yani depremden) yıkıldı, ya samanlık, ya ahır ya da depo yapıldı.

Sadece Sofya’da 72 camiden 1 tane, Filibe’de 34 camiden şu anda 2 tane ve saire kaldı. Yalnız bu gerçekler değil, insanın bahçesine diktiği ağaçların çiçeklerini koklaması gelir baharda içinden….

Güzün meyvesinden koparmak, suladığın çiçeklerden demet derlemek gelir içinden…

Hayat budur. Çünkü o çiçek açan, meyve ren ağaçlar, kardeşlerimin ellerindeki nasırın ürünüdür.

İki gün önce Sakarya Şehitlerini andık. Benim oluşum Kırca Aliye bağlı Köseler köyündendir. Hayatımı “50 Yıl Mücadele” kitabımda anlattım. O çalışmamda kendisine bir iki sayfa ayıramadığım, aklıma geldikçe esef ediyorum. Çanakkale gazisiydi. Bizim köyde ne kadar eski nal, yüzü bitmiş tırpan, kırık kürek, yapa ve kundura nalı varsa toplamış ve cepheye mermi dökülsün diye İstanbul’da bir hurdacıya teslim ettikten sonra, Gelibolu’na gitmiş. Çarpışmalardan birinde Anzaklara esir düşmüş. O zaman, 6 yıl Büyük Britanya’nın Hindistan sömürgesinde bir eyalet olan, bugünkü Bangla Deş’e götürmüşler. Önce Müslümanlar üremesin, çoğalmasın diye burmuşlar Kamil Dayımı, sonra bir avuç pirinçle karın tokluğuna 6 yıl altın madeni ocaklarında çalıştırılmışlar. Sonra 6 ay Mısır’da kum eletmişler ve İstanbul’a döndüğünde bizim Güney Doğu Rodoplar. Arda nehri boyları Bulgar Çarlığına bağlanmış. O vatan toprağı kokusunu, bülbüllerimizin şarkısını, Arda balıklarını özlemiş ve geri gelmiş. Çocukluğumda hep Anzakları dinledim, o onlara “hınzırlar”, pis, imansız herifler, fitneciler diye hitap ederdi. Türk olmanın büyüklüğünü onda gördüm. Yanağından bir parça ve kulağının biri Çanakkale’de kalmıştı. Uzun saç ve gür sakal ardında, kulaksız ve yanağı olmayan kahraman bir kişilik gizlendiğini kimse göremiyor ve bilmiyordu.

Yaşlı ortamında sohbet koyulaştığında, “Osmanlı tokadı yediler ve yarısı Gelibolu’da kaldı” diye anlatıyordu.

Geçen hafta Yeni Zelanda’da otomatik silahla cami tarayan düşmanlık doldurulmuş ve intikam almak istiyordu. Şimdi herkesin sorduğu bir soru var. 50 kişi öldüren ve dünyayı yakma niyet, heves ve planlarını sosyal medyaya sunan katile kesilecek ceza ne olabilir?

Teşekkür ederim

Paylaşınız

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir