Yorum

Utanmak Korkmaktan Kötüdür

Oya CANBAZOĞLU

Dilimizin ucuna gelen kırıcı, incitici bir sözü bazen utandığımızdan, çekindiğimizden söyleyemediğimiz olur. Utanmak bir onur sorunudur. Şerefsizler utanmaz, küstahtır. Biz Türkler, Müslümanlar yüksek onurlu bir millet olduğumuzdan, onur kırma işini hep art planda tutmuşuzdur. Birbirimizden utandığımızdan karşı karşıya donup kaldığımız, dilimizi yutup konuşamadığımız, ne ileri ne geri adım atamadığımız olmuştur.

Utanma duygusu anadan doğma bir duygu değildir. Toplum içinde, aile ortamında, okulda, arkadaşlar arasındaki ilişkilerden belirip gelişir. Utanma hissi gelişmemiş olanlara dilimizde gön suratlı deriz. Halk arasında yaygın olan bu deyim, Bulgar diline de yerleşmiştir ve “utanmaz adam” anlamında kullanılır. “Yüzüne işesen yağmur sanır!” değimi gön suratlılar için kullanılır. Bu örnekte de görüldüğü gibi iç içe yaşayan halklar, kendilerinde olmayan bir şeyi diğer halkların dilinden ve kültüründen kalıp olarak alıp, anlam değiştirmeden kullanır. Gön suratlılık bir örneklemedir. İnsan, savurduğu küfürden, yaşlı birini incitmekten, küçük bir çocuğu pataklamaktan, zorda kalmış birine yardım eli uzanmamış olmaktan vb. utanır, vicdan azabı çeker ve sonuçta kendi hareketine, öz davranışına uzun zaman üzülür. Utanma ve vicdan azabından gelen çekinme, üzülme, kahrolma kişisel bir duyarlılıktır.

Korku farklı bir duygudur. Dilimizde “Korkutan korkar”, “Eden kendine eder!”, “Kötülük geri döner!” anlamlarında yer etmiştir. Lehçemizde sıkça kullanılır duruma gelen, bumerang sözü, kötülüğün yapana geri dönmesi anlamda olup genel geçerli yani her olay için geçerli olarak kabul edilmiş olup buna inanılır. Halk dilimizde “korku yaşatan kâbus yaşar”, “kötülük eden kötülük bulur” değimleri hafıza etmiş olup, tutum belirleyicidir. Türkün sabırlı oluşunda esas belirleyicidir. Korkudan öfke, öfkeden de nefret ve düşmanlık doğar. Bize öfkeli olanlar, bize karşı düşmanca davrananlar bizden korkanlardır. Korkudan doğan eziklikte gizlenen egoizm ve düşmanlıktır. Bizim ürememizden korkan Bulgar devleti 1984’te bıçağa sarıldı.

Utanmak ve korkuya bireysel ve toplu örneklerle bakalım.

Kıbrıs Cumhuriyetinin Larnaka şehrinde Maria adında Lovçeli (Loveç) bir bayanla birlikte çalıştık. Rumca kursuna gitti. İşinde ilerledi. Sertifika aldı, maaşını yükseldi. Boşanmıştı. Eski eşinden ilgilendiğini, söz ettiğini, onu telefonda aradığını görmedim. Yaptıklarını İngiliz Lisesi’nde okuyan kızı Nina için yapıyordu. Kızına daha fazla para göndermek, onu dertsiz, endişesiz yetiştirmek, üniversite okutmak, onunla her an her yerde gurur duyarak yaşamak istiyordu. Hastalansa, ya bir kaza olsa ve geri dönmesi gerekse, “yapamadı, bir kızı okutamadı” deyecekler diye korkuyordu.

Gün gelir kızının gözüne bakarak, ben her şeyi senin için yaptım, kendimi sana feda ettim canım kızım, deyebilmek istiyordu. Bizdeki bunalımlı çöküş, işsizlik, itibarsızlık yüzünden kızını okutamazsa, kendinden UTANACAĞINDAN korkuyordu. O zaman insan arasına çıkamazdı ve bu yabancı şehre çalışmaya bu yüzden gelmişti. “Parasızlıktan yapamadı” dedirtmeme, bu hırsını yenebilmek için, atılgan olmayan, kocasını bile bırakmıştı. Başka bir değişle yurdunda para gibi bir melete pes olmamak için buradaydı. Onu burada paradan başka hiçbir şey, ne limana girip çıkan dev gemiler, ne üzerinden geçerek hava alanına inen uçaklar, ne sıcakta dolaşmaktan bezmiş turistler, ne de ara sıra rastladığı genç Bulgar çiftler ilgilendiriyordu. O onları görmek ve bilmek istemiyordu. O, hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Ne kadar az dert işitse, Bulgaristan’da olup bitenlerle ilgili ne kadar az bilgi alsa, hatta ruh halini bozacak hiçbir şey işitmese, bilmese, onun için çok daha iyiyiydi. Konsantrasyonu bozulmuyor, kafası dağılmadan işine gidip geliyordu. Aklında olan bir tek kızıydı.

Nina liseyi bitirdiğinde 19’ undaydı. Telefonda, tam not ortalamasını soracaktı ki, “ana ben evlendim,” deyiverdi. Eli ayağı kesildi. Çok koktu. Kızının daha yaşanası yarınları nasıl olacaktı!  O, Kıbrıs’ın yakan güneşi altında terleye dursun, çakmak yıldızlar altında hayal kurmaya devam etsin, biricik kızı anasını duvağına, nişanına, düğününe davet etmeden, tanıştırmadığı bir gençle “ben evlendim” deyiverdiğinde kendinden utanacağına, korkuya kapıldı. Oysa kızının sorumsuzluğundan, çarpık eğitilmiş olmasından utanması gerekirdi. . Kız onun nesine kapılmıştı? Her ay istediği parayı havale ederken “yetiyor mu?” diye sorduğunda “yetiyor anacığım, teşekkür ederim” derken, nasıl aldanmıştı. Tanımadığı bu oğlanın elinde olan ve Nina’nın gözünü boyayan sihir neydi? Bir de onu korkutan neydi!

Kendisi de, gencecik hem de severek evlenmişti de, bunalım dediğin, işsizlik ve parasızlık sözleriyle tarif edilen melet, aşklarını söküp çöp tenekesine attı ve onları kopardı. Sevgisini yaşatamadığından utanmıyordu. Bunalım fırtınasında, aşk dediğin neydi? Yoksa hala yaşıyor ve parası olanları, Nina gibi bir şeyi eksik olmayanları esir etmeye devam mı ediyordu! Ninayı o tanımadığı oğlanın kucağına atan neydi? Korku mu! Anasının Kıbrıs’tan Western Union’la gönderdiği paralarla bir serseri, bir asalak gibi sürünmekten utanmış olabilir miydi? Hazır onculuk vicdanlılar hastalığıdır. Yoksa eğer anam bana para gönderemezse, ben ne yaparım, korkusuna mı yenildi?

Mariya’ya göre para günahları aklayabilirdi, fakat para ile sadet olmadığı gibi, parasız kalmaktan utanmak da günah sayılmazdı. Başkasının parasıyla yaşamaktan utanmaya başlayanlar hayatı kendi ellerine almalıydı. Düşündü kaldı. Çocuğunu yanlış eğittiğini kabul etmek istemediği için, bugüne kadar yaptıklarından utanmıyordu. Onun anlayışına göre dikilen her ağaç sulandıkça büyümeliydi. Ona göre sulamak, para göndermek anlamına geldiğinden, ilaçlama ve bazı dalları budayarak seyreltme gibi işlerin de gerekli olduğu aklının ucundan bile geçmiyordu. Kızının herhangi bir şeyden korktuğundan değil, anasının sılada bin bir güçlükle kazandığı parasıyla liseden sonra da yaşamak istemeyişinden kaynaklanan vicdan azabının zorlamasıyla hayatını kendi ellerine almaya karar verdiğini anlayana kadar uzunca bir zaman geçti.

Kuzey Kıbrıs’a sığınan 15 bin soydaşımızdan hiçbiri geri dönmedi. “Beceremedi, tutunamadı, yerleşemedi” utancını yaşamak istemediler. Hala vatandaşlık alamadılar ama oradalar. Yeni kuşağın “buralara bizimkiler gelip yerleşmiş” demesi, belki daha kolay olur.

1990-1991’de 500 bin gidenden 150 bin geri döneni anımsayın. Bunların birçoğu “gül gibi Vatanı bırakıp dört duvar arasına gelmişsiniz” sözlerinden utandı, korkudan değil, vicdan azabına dayanamayıp geri döndüler. Soydaşlarımız arasında, üniversiteye yazılan kızlarının umutlarını gerçekleştirmek onları mahcup etmemek, utandırmamak için, biz ömür boyu ayrılmayacağız diye yemin etmiş olmalarına karşın, her şeyini İstanbul’da bırakıp Orduya, Samsuna, Sinop’a, yıllarca ayrılığa katlanmayı göze alarak hasta bakıcılık yapmaya gidenleri düşünün. Sevarlı hemşire Fatma iki kızını Boğaz içinde nasıl okuttu dersiniz! Evlatlarını boynu bükük bırakmamak, asla utandırmamak adına bin bir zahmete katlanan, fedakârlığını asla esirgemeyen ne bacılarımız var, bir bilseniz!

16 Kasım 2013’te Sofya’ya ULUSAL ÖZÜR DİLEME MİTİNGİNE toplanan Pomaklardan çoğu 1972’ten sonra doğmuş orta yaşlılardı. Onların adları değiştirilmemişti. Onlar doğuştan Bulgar adıyla kaydedildiklerinden, imamın kulaklarına üflediği Türk isimlerinse kaydı olmadığından, iade olayı imkânsızdı. Gaspı yapılmamış bir şey nasıl iade edilir ki! Bulgar kendi kafasında “Türklüğü zaman aşımına” uğrattı. Özür dilerken BSP lideri Sergey Stanışev’te ne utanma ne de korku duygusu vardı. Başka bir değişle özür dileyen de, özür alan gibi, özür dilenen bir olayın faili değildi. Evrensel hukukta, işlenen bir suç için başka birisinin cezalandırılması suçtur. Doğu töresindeki kan davası kuralı, medeni hukukta yoktur. Oğul babasının suçundan ötürü yargılanamaz. Bundan dolayı ULUSAL ÖZÜR DİLEME MİTİNGİ gön suratlıların tiyatro sahnesi gibi bir şeydi. Senaryo yazarları, Shekspire’in  “Hamlet”’trajedisini örnek almış olabilirler. “Hamlet” yazıldığında 800 sene önce olmuş gibi kurgulandığından, ne yargılanan, ne kanı akıtılan ne de ipe çekilen vardır. Her şey insanoğullunun rahatlaması için laf salatası yaparak içsel boşalmaya dayanır. Bizim Lütfü Mestan da Pomaklardan 100 yıl sonra, Türkler’dense 30 yıl sonra özür dilenmesini alkışlarken, bir de bizimle aynı çileyi çeken ama esemeleri okunmayan Müslüman Çingene kardeşlerimizle alay etmiş oldu. Büyük olay yaratmak için kimsenin aklına gelmeyeni yaşatmak her zaman geçerli olmuştur. Önemli olan olup bitenin özü sır kalsın.

Bugünkü konumuz anlaşıldığı üzere genç kuşak ve utanmaktır. Çünkü unutulan bir şeyin hesabı sorulmaz, unutulandan utanılmaz, hatta korkulmaz bile.  Genç kuşağımız neden utanır? Tavrı utansak mıdır! Yukarıda Mariya ve kızı Nina örneğinde açtığımız olayı genelleştirirsek özünde çok üzücü, hatta yüz karası bir acı var. Anlatmak istediğimiz, Bulgaristan’da artık işten utanan, iş göreni küçümseyen gençler olduğudur. Yunanistan ve birçok Batı Avrupa AB ülkesinde bulaşıkçı, hademe, hasta bakıcı, çocuk bakıcı, köpek kedi bakıcısı, bahçıvan, çöpçü gibi çalışan yüksek öğrenimli ana babalar ve onların gönderdiği paralarla bacak bacak üstünde, bir elinde sigara bir elinde kahve fincanı, gel keyfim gel yaşayan, genç bir kuşak var. Alnından ter damlamadan yetişen nesil, Çingenelerle aynı otobüse, tramvaya binmekten, çocuğunun Çingene çocuklarıyla aynı anaokulunda, aynı okulda okumasından, ders odasında aynı sırada oturmasından, arkadaşlık ve dostluk etmesinden, trende yabancılarla ya da mangallarla aynı küpede yolculuk etmekten, aynı lokantalarda birlikte yemek yemekten utanıyor, sıkılıyor, hoşlanmıyor. Sosyal ortamlarda birbirine ısınamayanların, birbirini hor görenlerin sayısı artıyor. Bir şey olamamanın vicdan azabıyla yaşayanların gece saldırıları başladı. İşbu çok sıradan ilişkilerin temelinde ırk, din, dil gibi faktörlerle birlikte yatan gelir dağlımı farklılığı, yaşam tarzı kesişmezliği, doruk ile dip arasındaki doldurulması imkânsız derin uçurum insanların gözlerine, bakışlarına, kokusuna, el hareketlerine, yürüyüşüne yansıyor. Birinci ve ikinci sınıf olanların yeni ortamları doğuyor. Okulda kullandıkları kalemler, defterler, okudukları kitaplar, seyrettikleri filmler farklılaşıyor ki, yargı değerleri, bakış açıları, insana olan yaklaşımlarına ve istense de istenmese de “öteki” ve “ötekine olana farklı tavır” beliriyor ve şekilleniyor. Toplumsal şiddeti doğuran yukarıdan gelen bir emir değil, toplumun iç dinamitleridir. İç dinamitleri harekete geçiren ise sosyal çelişkiler, eşitsizlik, adaletsizlikler ve devlet mekanizmasının olup biten karşısındaki çaresizliğidir. Çaresizliği derinleştiren ise, alınacak yeni tedbir olmaması, tüm olanakların tükenmesidir. Umutların tükendiği ortamda doğan ve en kötü olan ise, var olan durumdan ve çaresizlikten utanmaktır. Korkuyu doğuran yaşatan ve besleyen de budur. İnsanın kendinden korkması değil, utanmasından daha büyük bir dehşet yoktur ve olamaz. Derin düşünürsek, evlerinden kovulmuş ve sokaklarda yaşayan serseri Bulgar gençler yaşam ortam ve biçimlerinden utandıklarından ötürü ve korkuyu yenmek için faşizan örgütlerde kenetlenip mücadele alanı olarak gördükleri sokaklara dökülüyor ve her akşam birkaç yabancıyı “öteki” sandıklarını dövüp kakalıyorlar. Onların yaşam ortamlarını ve umutsuzluklarını yenmek için aradıkları yol, aslında utanmayı yenme yoludur. Faşizm sokak serseriliğinden doğmuştur. Faizimden totalitarizm doğdu. Totalitarizmden de görüldüğü üzere yeni bir faşizmden başka bir şey doğacağa benzemiyor. Utançtan vicdan azabı, vicdan azabından öfke, öfkeden nefret doğduğu gibi. Dünya terennümden ibarettir dememişler miydi! Bu gerçeği FAŞİZM kitabında faşizimden totalitarizm doğduğunu kanıtlayarak anlatan JELÜ JELEV’İ Bulgaristan halkı Cumhurbaşkanı seçmişti.  Neden acaba?

Dönüp bir baksak: Utanmayı dürtenin aşağılama olduğunu görürüz. Osmanlının son döneminde Türkleri aşağılamak için onlara  “fesli”, “ibrikli” , “sarıklı”, “yeteneksizler” deyenlerin torunlarının bugün ağzında olan: “Çingeneler Toplumumuzda sorun yaratıyor!” Oysa bugün dış ülkelerdeki Bulgar’ın da Çingenenin de anası babası yakınları Kıbrıs’ın Rum kesiminde çalışan Mariya gibi,  bulaşıkçı, yatalak hasta bakıcısı, köpek çobanıdır. Kazanılıp eve gönderilen paradan UTANAN yok. Korkmayan para değişik ellere geçtiğinde, diller farklı konuşuyor. Har vurup harman çeviren bol paralı gençler, evden, aileden, vatandan uzak yabancı diyarın ağır koşullarında kazanılan paranın değerini düşünmüyor. Ana ve babalarının sıladan uzak, evlatları adına ve uğruna paraya kölelik ettiğinin farkında değil.

Allah kendisini başkalarına adayan insanlara utanma duygusu vermemiştir.

Aslında insanlık kölelik çağını tarihe gömerken, bir utanç olgusu olan insanın insana köleliğinden kurtulurken ve yeni uygarlığı kurarken, kendi kendini yenmiş ve özgürlükleri hayata çağırmıştı. Herkes için özgürlük, adalet, eşitlik ve kardeşlik sloganları kavgalarda yükselmişti. Kölelik çağı yaşamayan Osmanlı bu kanlı kavga sahnelerini bilmez. Bunun için insanlarımızda kölelik duygusu yoktur. Utanmaksa büyük bir soyluluk olup kültürümüzün ayarıdır. Soylarımızın yaşadığı toplumlarda yerleşmiş olan ümmet sistemi, insan ve dil, din, cilt rengi ayırmadan egemen olduğundan, hiç birimizde ana dilimizden, soyumuzdan, kültürümüzden, yaşayış biçimimizden, giyimimizden, geleneklerimizden utanma duygusu izi yoktur. İnsanoğullunun soyundan, milli mensubiyetinden, dininden, dilinden çekinmeden, sakınmadan, utanmadan yaşaması, korkmadan, endişelenmeden yaşaması anlamına gelir. Korkuyu yenen en büyük silah insanın kendi kendine hakim olmasıdır.

16 Kasım 2013 günü Sofya’da düzenlenen ULUSAL ÖZÜR DİLEME mitingi acıları savmayan “eritme sürecinden” hala utanıldığını göstermiştir. Bulgar ulusu için yüzkarası olan bu totaliter uygulama, yaraları bir türlü sarılamayan, milli çöküşe neden olmuştur. Sofya’nın TV 7 televizyon programı, Kasım ayının son gecesi ulusal özür dileme mitingini bir daha ele alarak “eritme ve T.C. ye kovma” sürecini Dulovo (Ak Kadınlar) olaylarına dayanan bir belgeselle bir daha sahneye küçük ekrana çekti. İzleyip ağlamayan, görüp etkilenmeyen kalmadı. Yapan utansın! Bizim isimlerimiz zorla değiştirilmekle kalmadı, biz Vatanımızdan da zorla kovulduk. Burada kalanların başına gelenlerse yüreklerimizi daha da parçalayıcıdır. Ahmet Doğan ajanının yetiştirdiği yeni köy ağalarından olan eski milletvekili ve hak-özgürlük bozuntusu Günay Sefer Ak Kadınları ele geçirmişti. Hırsızlığı ortaya çıktı ve koca kasaba anaokulundan, otobüs garına kadar toptan satışa çıkarıldı. İyi ki, Allah Türke öç duygusu vermemiş.

Tarihsel gerçeklik açısından bir yüz karası olan ve Avrupa’nın merkezinde cereyan eden bu iğrenç olaylar bir meydan özrüyle kapanacak ve vicdanlardan silinecek bir UTANÇ YARASI olarak kabul edilemez. UTANÇ DUYGUSU BESLEYEN OLAYLAR YENİLGİ VE YOK OLMAYI YARATIR. Türk, Pomak ve öteki Müslümanların isimleri değiştirilerek, etnik ve dini haklarına saldırılması bütün Bulgaristan için tarihsel bir utanç lekesi olmuştur. Bütün tarih kitaplarının yeniden yazılması, yaşanan olayların silinmeyen utanç değerlerinin bir daha ele alınması, Bulgar millet ve devleti üstüne yeni değerlendirmelerin utanma, korku ve dehşet açısından yeni kıstas ve istemlere uygun yazılması artık kaçınılmaz olmuştur. Yaptıklarından utanan bir halkın şerefinden söz edilemez!  Pomaklar önünde bir asır sonra, Türkler önünde ise 30 yıl sonra özür dilendi. Bu, “Bulgarlaştırılma” sürecinde kırılan kemiklerimizin ve onurumuzun artık sızlamayacağı anlamına gelmez, çünkü Müslüman etniklere devlet adına ve devlet gücüyle kan kusturanların suçları kanıtlıdır. Bugüne kadar hiçbir cani yargılanıp cezasını çekmemiştir. Avrupa ve dünya önünde ülkemize dört yabancı geldi diye hortlayan faşistler, ırkçılar, aşırılar, ızbandutlar “Bulgarlaştırma” yıllarında azmıştı. Baskı ve terörü demir yumrukta birleştirenler onlardı. Bugün yaptıkları sözde özür dilenen vahşet politikasının devamı, totaliter zihniyetin başkaldırısıdır. Toplumsal suçların zaman aşımı olmaz! Utanma duygusu olmayan bir milleten utanması istenemez ama korkusu da asla dinmez!

Son zamanlarda halkımızın içinde bulunduğu karanlığı daha da karartmak isteyenler, Bulgaristan Stratejik Araştırma Merkezi’nin halkımızı aydınlatan yazılarını yayınlamaktan vazgeçen “Kırcali eu” yeni dönem yöneticilerine bir sözüm var: “Yazılarımızdan sakın UTANMAYIN, size KORKU yeter!

Oya Canbazoglu yazıları (Tümü)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

19 + twelve =