Belene ayaklanmaları.
Tarih: 27 01 2019
Yazan: Şakir ARSLANTAŞ
Konu:  “Belene” kampında Türk mahkûmların ayaklanmaları

2005’te Birleşmiş Milletler’in  aldığı bir kararla 27 Ocak günü  HOLOKOST yani Yahudileri yok edip hatıraları insanlık hafızasından silme şiddetini – soykırım – ULUSLARARASI ANMA GÜNÜ ilan edilmiştir.

Yahudilere karşı soykırım İkinci Dünya Savaşında Nazi Almanya’sı (Hitler) tarafından işlenmiştir. “Saf ırktan” olmadıkları ilan edilen ve Hitlerciler tarafından öldürülenler sayısı tam olarak bilinmese de 9 ile 11 milyon kişi arasındandır. Bunların 6 milyondan fazlası Yahudi’dir.

1942’de Hitler orduları tarafından işgal edilen ve Bulgar idaresine bırakılan Makedonya ve Batı Trakya’dan da 20 bine yakın Yahudi ve Çingene toplanmış ve Bulgar hayvan vagonlarına sıkıştırılıp Polonya’daki “Treplika” toplama kampına gönderilmiş ve hiç biri geri dönmemiştir. Bulgaristan’daki Yahudiler de iş kamplarına toplanmış, Nazi ölüm kamplarına gönderilmemiş, fakat 1945’ten sonra 48 bin Yahudi Bulgaristan’ı terk etmiş ve hepsi  İsrail’e göç etmişlerdir.

Savaş esnasında Yahudilerin ölümden kurtarılması için yoğun uluslararası mücadele verilmiştir. Büyük Savaş Yıllarında Türkiye Cumhuriyetinin Paris Büyük Elçisi Behiç Erkin bu insani mücadelede olağanüstü gayretler göstererek 20 bin Türk Yahudi’sini ölümden kurtarmış ve Türkiye’ye gelmelerini sağlamıştır. Bu kahramanlık, Emir Kıvırcığın “GOA” yayınlarında 2007’de çıkan “BÜYÜKELÇİ” kitabında ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.

27 Ocak 1945 sabahı Sovyet Ordusu askerleri “Auşivitz-Burkenau” toplama kampına girdiklerinde 180’i 8 yaşından küçük, toplam 2,819 tutuklu bulmuşlardır. Bu kampta Yahudiler yakılarak öldürülmüş ve onlarla ilgili anılar insanlık belleğinden ebediyen silinmeye çalışılmıştır.

***

Ne yazık ki İkinci Dünya Savaşından sonra da Bulgaristan başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde toplama kampları kurulmuştur.

1944’ten sonra Bulgaristan’da kurulan iş ve ölüm kamplarının toplam  sayısı 169’dur. Bunların arasında en ağır işkencelerin yapıldığı Tuna ırmağındaki “Persin” adasında bulunan ve 24 Haziran 1946 tarihinde açılan “Belene” adlı toplama kampıdır. Bu kamp Bulgaristan Müslümanları arasında “ölüm” kampı olarak bilinir.

“Belene” kampına eli kolu bağlı getirilen ilk grup 300 kişidir.

Bunlar, yasaklanan muhalefet partilerinden milletvekilleri, savaş öncesi siyasi partilerin liderleri, eski bakan ve diplomatlar, polis müdürleri, ordudan generaller, Çarlık Bulgaristan’da yargıç, savcı olmuş, yüksek görevlerde bulunmuş memur, faşistlerin yandaşı olan “lejyoner” grupların temsilcileridir. Bulgaristan’daki “Kurbanları anma” törenleri bu yıl da bu adada yapılıyor.

1951’de “Belene” kampındaki tutukluların sayısı artık 1 500’dür. 1952’de tarımda sosyalist kooperatifçilik şiddeti arttığında kampın mevcudu 3 300 kişiyi bulur.

Aynı yıl tarlalarını ve hayvanlarını vermeyen Türkler de kampa toplanmıştır. 1953’te kampta ancak 400 kişi kalır ve ardından 1954’te ülkenin değişik hapishanelerinden 4 500 politik mahkûmun hepsi “Belene” kampına toplanır.

1956’da “Macaristan Devrimi” patladığında “Belene” kampı yeniden dolup taşar.

1 700 politik tutuklu – daha fazlası genç – “Persin” adasındaki kulübelere kapanır. Domuz ve İnek çiftliklerinden, yol yapım ve tahıl ve sebze üretiminden başka en yoğun çalıştırılan alan tuğla üretimidir. İl merkezi Pleven’deki parti, belediye ve diğer kamu binaları ile Sofya’daki “Spartak” stadyumu bu inşaat malzemeleriyle bina edilmiştir. 1959-1962 yılları arasında Loveç “Güneşli Dünya” adlı iş kampında can veren tutukluların hepsi “Persin” adasının Kuzey Barı ucunda açılan bir toplu mezara gömülmüştür.

1968 yılında “Belene” toplama kampına getirilenlerin bir kısmı Çekoslovakya işgali ve “Prag Baharı” olaylarını protesto eden gençler iken, Todor Jivkov rejiminin isim değiştirme ve Hıristiyanlaştırma veya dilsizleştirme ve dinini unutturma siyasetine karşı direnişler başlatan 120 kişilik ilk Pomak grup da “Belene” kampına getirilmiştir.

1984 yılının Aralık ayında başlayan Türklerin isimlerini ve kimliklerini değiştirme ve geleneklerini, dinlerini, dillerini ve törelerini tamamen yasaklama süreci şiddetine karşı koyanlar da tutuklanıp gruplar haline “Belene” hapishanesinin şartları en ağır olan Birinci Kampına kapanmışlardır. Kamptaki koşullar çok serttir, kişiler arasında temas yasaktır, üç öğün verilen yemek yalnız domuz, içme suyu Tuna ırmağından, dışarı çıkmak yasak, görüşme yasak, telefon etmek ve mektup yazmak yasak…vs vs.

Mayıs 1985 sonuna kadar tutuklu Türklerin iç çamaşırlarını değiştirmesine, çamaşır yıkamasına, banyo yapmalarına, el yüz yıkadıktan sonra havlu bezi kullanmalarına  dahi izin verilmemiştir. Diş ağrısına tutulan, MVR mahzenlerinde sopadan açılan yaralara pansuman yapılmasına izin verilmediği gibi, kampta Türklerin kaldığı bölüme 5 ay doktor uğramamıştır. Bu ölüm kampına getirilen Türklerin hepsinin ilk kaydı Türk ismi, Türk baba adı ve Türk soy ismi ile yapılmıştır. “Belene” kampı 1985’te İç İşleri Bakanlığına bağlı “DS” – devlet güvenlik örgütünün VI. Şubesi tarafından idare edilmektedir.

(Not: 1990 Haziranında yapılan ilk demokratik seçimlerde BMM’e giren Türklerden 6 kişinin VI Şube ajan kadrosundan olmasına şaşmamak gerekir.)

“Belene” ölüm kampında mukavemet havası oluşması, ilk direnişler.

1985’in Haziran ayında sayıları 517 olan Türkler işe çıkarılmaya ve yıllardan beri kampta kalan Bulgar tutuklularla birlikte aynı işlerde çalıştırılmaya başlanmasıyla  bir psişik kaynaşma ve siyasi dayanışma ve diriliş gücü birikimi başlamıştır. Haziran ayının başında Varna’lı politik mahkûm İvan Kutrovski açlık grevi ilan etmiş, 15 Haziranda Türk mahkûmlar toplu halde açlık grevi başlatmışlardır. Kutrovski açlık grevini 30 gün sürdürdükten sonra diğer mahkûm Bulgarlarla birlikte Küstendi ilindeki “Bobov Dol” kömür madenlerine işe götürülmüştür. İlk direnişten sonra Türk mahkûmların ada içine birbirinden uzak yerlere dağıtılması ve aralarındaki temasın kesilmesi önlemleri uygulanmış ve 24 Türk tutuklu “Slaveya” adlı kulübe kampa kapanmış, 20 mahkûm da kamptan çıkarılmış ve Kuzey Batı Bulgaristan’ın yalnız yaşlı Bulgar yaşayan boş köylerine sürgün edilmiştir. “Slaveya” kampındaki Türkler 1986’ya kadar 35 kişi olmuş ve 1986’nin Şubat ayında bu 35 kişi de aralarında 13 günlük – adı BKP 13. Kongresinden alınmıştır – açlık grevi başlatmışlardır. Bu grev Türklerin ikinci “Belene” isyanıdır.

Direnişler hemen serbest bırakılmalarını talep etmişlerdir.

35 kişilik kamp kapatılmış, bir grubu “Bobov Dol” madenlerine işe sürülmüş, diğerleri de en ağır şartların uygulandığı  1. Binaya kapanmışlardır. Açlık grevinin 26. Gününde karşılarına dikilen bir “DS” Generai vaatlerde bulunmuş, hiçbir sözünü tutmamış ve açlık grevi 9 gün daha devam ettikten sonra, grevcilerin hepsi bir gece kamyona doldurulup Vidin, Vratsa ve Montana  illerindeki Bulgar köylerine dağıtılmışlardır.

Ölüm adasından kurtuluşun açlık greviyle olabildiğini gören Türkler seri greve başlamışlar ve 1986 yılının sonuna kadar “Persin” adasından çıkarılmışlardır. Bu grevlerde orta direk rolü gören Sabri İskender kamptan çıkarılıp bir Bulgar köyüne gönderildikten sonra Batı Radyılarıyla bağlanmış ve ölüm kampında yaşananları dünyaya anlatmıştır. Daha sonra o daha iki mahkûmla birlikte İnsan Hakları Örgütü “Demokratik Birlik” (Lig) yarı legal örgütünü kurmuş ve 21 Mayıs 1989 tarihinde “Demokratik Lig” Slivne’ye (Sliven) bağlı Yablanovo köyünde Bulgaristan Türklerinin tarihinde ilk yarı legal parti kongresini çağırmıştır. Bu örgüt, 1989 Mayısında Bulgaristan Türklerinin ilk tarihsel insan hak ve özgürlükleri ayaklanmasını başarıyla örgütlemiştir. Ayaklanmaya 72 bin direnişçi Türk katılmıştır.

“Belene” ölüm kampı Bulgaristan Müslüman Türkleri için bir birlik ve beraberlik, ortak direniş, ruhta ve iradede kaynaşma ve yılmadan ve kesintisiz mücadele etme azminin mayalandığı yer olmuştur. Bu mayanın bir başka adı, insan hakları adalet ve demokrasi ideolojisi ve azimli atılımları olarak ifade bulmuştur.

Bugün “Belene” toplama kampı ANIT DUVARINDA altın harflerle yazılmış Türk isimleri olmaması Bulgar devleti ve ülkedeki demokratikleşme ruhu için yüz karasıdır.

İnsan hakları evrensel bir haktır. 1946’dan 1986’ya kadar açık kalan “Belene” ölüm kampından toplam 15 binden fazla Bulgar ve Türk insan hakları ve adalet savaşçısı geçmiştir. Onlardan her biri hak eşitliği, özgürlük ve kardeşlik ilhamıyla mücadele ederek dayanmıştır.

Son 70 yılda hiçbir katilin tutuklanıp sorgulanmaması, elini kolunu sallaya sallaya yaşaması, evlatlarının Sofya meclisine çöreklenip “adalet”, “özgürlük” ve “kardeşlik” terazisinde dirhemlerden sorumlu görevler alması Bulgar halkının en büyük utancı olup geleceğini kara perdeyle kapamıştır. Bir örnek verelim. Milletvekili Toma Tomov “Belene” ölüm kampı Müdürünün oğludur.

Bu kara perdenin ardında önce İkinci Dünya Savaşındaki Yahudi düşmanlığının adı olan anti-simetizm varken, bugün kapsamı genişlemiş ve İslam dininden, Türk ve Araplara, tüm Müslümanlara karşı şiddet tabanı yapmıştır. Yabancı düşmanlığı, Müslüman düşmanlığı gibi ideoloji ve hareketler Fransa’da Mari le Pen, Almanya’da AfD gibi hareketlerde siyasi alevler saçarken, Bulgaristan’daki kükreyiş sahte “yurtseverlik”, – “Ataka”, VMRO ve “Bulgaristan’ı Kurtaralım” gibi faşizan hareketlerde güç topladı ve iktidara tırmandı. Faşist liderler mecliste kürsüye bir Hitlerci selam olan sağ kolu kaldırmakla çıkıp iniyor…

Türklere “memleket bizimdir” şeklinde dil uzatanlar, Çingenelerin GETTOLARINI yıkan, Makedonlara “siz Bulgarsınız” vs diyen zihniyet toplumu zehirlemeye devam ediyor. Demokratik haklarımızı kullanmak için seçime gelen annelerimizin sınırda tartaklanması, Türkçe konuşanlara ceza kesilmesi, Türk dershanelerine gidenlerin tehdit edilmesi faşizm değil de nedir?

İkinci Dünya Savaşı sona ereli 70 yıl olsa da, son savaşta 100 000 000 (yüz milyon) insanı telef eden zihniyet hala canlı ve çok tehlikelidir. Hedeflerinden biri Bulgaristan Türklerini parçalayarak siyaset dışına atmak ve ekonomik ve kültürel baskılarla memleketlerini terk etmeye zorlamaktır. Bu tehlike 140 yıldan beri canlı olduğu gibi, günümüzde öfke toplamaya devam etmektedir.

“Belene” dehşetini yaşayan 517 kardeşimizin birçoğu halen Türkiye’de yaşıyor. Bulgaristan’da “totalitarizm ve zulüm” cenazesinin kalkmasını bekliyorlar. Onların en büyük özlemi, dünyanın cenneti olan doğup büyükleri köylerinde, bahara açmış memleketimizde hayatlarının son yıllarını hür ve mutlu yaşamak ve Allah’ın rahmetine gözü açık gitmemektir.

Bütün kahramanlarımıza sağlık, mutluluk ve en iyi günler diliyoruz.
Davamız ortaktır, nesil değiştirmiş ve halen genç kuşağın omuzlarına yüklenmiştir.
En iyi günler sizin olsun. Yolumuz zafer yoludur.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Paylaşmayı unutmayınız

Reklamlar