Yorum

Toplum Gebe

BGSAM
05 Ağustos 2020

Toplum Gebe
Şiddet Günü

Bulgar basın ve medyasında adına “pogrom” yani planlanmış katliam denen, 02 Eylül gecesi kanlı olayları, Cumhurbaşkanı Rumen Radev’in ifadesiyle Bulgaristan tarihinde ŞİDDET GÜNÜ olarak yer alacaktır.

Cumhurbaşkanı Radev, kanlı olayla ilgili İç İşleri Bakanlığı Genel Sekreteri ve Bakanlık Yönetimi ile  Devlet Güvenlik Milli Ajansı DANS (istihbarat) Başkanı’nı görüşmeye davet etti ve hesap sordu.

Bu arada “Hükümetin istifa etmeyeceğini” açıklayan GERB sözcüsü Bikov “ölüm” tehditleri almıştır.


Cumhurbaşkanı Radev’e gönderilen “yüzlerce mektupla” Silahlı Kuvvetleri göreve davet ederek, “olağan üstü durum” ilan etmesi ve “parlamentoyu dağıtması” istenmiştir.

02 Eylül olaylarından ve 3 Eylülde mecliste yapılan sahte oylamalardan sonra, parlamento bir daha toplanamamış, milletvekilleri kayıt yaptırmıyor.

Politik analizler,  2 Eylül halk patlaması ve 120 bin vatandaşın birden Sofya meydanlarına toplanıp meclise ve hükümete baskıda bulunacağı ve son dakikaya kadar istifada ısrar edileceği önceden biliniyordu. Sofya’ya değişik il merkezlerinden polis yığılması nedenlerinden biri de buydu.

Gösteri ve protesto enerjisinin boşalması için arbede planlanmış olması da olasıdır. Daha doğrusu, şimdiki durumda toplumun huzur bulması için GERB Partisi ve Başbakan Borisov’un sahneden uzaklaşması zorunlu olmuştur. Zaten toplum bu politik güçten bir şey beklemiyor.

Konuya bir yorumla ışık turan “Modern Bulgaristan” hareketinin kurucusu Petır Kiçaşki, “Pogled bg” medyasında şöyle diyor:


“GERB, daha önce görülmemiş bir fikirsel ve siyasi krize düştü. Toplum, Borisov ve onun adamlarından yorgun ve bıkkın olduğunu gizleyemiyor. Son yıllarda birçok iyi şeyler yapmış olsalar da, iskandal bataklığına düştüler. İyi sporcuların, aktif sportif etkinlik hayatından ne zaman ayrılacaklarını bilmesi gerekir. Spor kariyerinin tepesinde bir boksörün eldivenlerini çıkarmasının ne kadar zor olduğunu bilirim. GERB partisi yanlışlar yaptı ve iktidarla kaynaştı ve partililerde yönetimle özdeş oldukları duyumunun belirmesine yol verdiler. Yanlış oldu.”

Kiçaşki ”Modern Bulgaristan” ın 2020 yılı güz aylarını şöyle görüyor:

“Bizim politikamızdaki yeni normal de türbülanslar, depremler, istifalar, skandallar ve bol bol protestolar olacak.”
“Zaman yeni bir milli zamanıdır, halkı ateşleyecek yeni büyük ve ateşli bir fikir bulmak zorundayız.”

Analizci Kitaşki kendisi vurgu yapmasa da, bu yeni ide ancak “azınlıklarla buluşma ve anlaşma” atılımı olabilir.

Azınlıklarla devletin, devlet kurumları ve siyasi partilerin arasındaki hendeğin kapanma yolu, anayasanın ön sözündeki “tek milletli Bulgar devleti” kavramına açıklık getirmekten geçer. Aslında GERB partisi 2 Eylülde mecliste görüşmeye alınması onaylanan Anayasa’nın ilkinde ÖNSÖZ olmadığından, “tek dilli tek milletli ulus” kavramı kaldırılmıştı. Son anda yapılan faşizan eklemelerle VMRO – İç Makedon Devrim Hareketi – bu ayrıntısı yeni anayasa teklifine soktu.


Demokrasi Bulgaristan’da doğmuş bir erdem değildir. 1878’de Berlin Konferansı kararlarıyla Bulgarlara sunulan yaptırımlarda ilk kez resmi evrak üzerinde hayat hakkı için çırpınmaya başlamıştır ve olay çırpına çırpına bu günlere gelmiştir.

Bulgarların içinde nankörlük ve başka bir değişle Müslüman Türklere karşı egoizm olmamış olsa, biz şu 30 yılda çok şeyleri çözmüş ve nice yol almış olurduk.

Başka bir değişle insan güller arasında dolaşırken, gül koklarken GÜL olmadığı gibi eşek dikenliğin-de dolaşırken de eşek dikeni olmuyor. Doğuştan olan bazı şeyler var. Ve bu doğuştan olan bir defa yanlış idrak edildiğinde (algılandığında) değiştirilmesi, doğru nitelikleri yeniden alabilmesi de o kadar zor oluyor ve yüzyıllar da sürebiliyor.

Şu bizim ülkemizdeki adına BÜYÜK HALK AYAKLANMASI dediğimiz olayın derinliğindeki ateş (enerji) kaynağını görebilmeye, anlatıp anlatabilmeye çalışıyorum. Tabii bizim 1989 kavgamız maneviydi. Kimlik kavgasıydı. Dil, din, okul, manevi yaşam, geleneksel yaşam ve kültür kavgasıydı. Biz medeniyetimizin kurallarıyla ve onlara uyarak yaşamak istiyorduk. İstiyoruz. Kendi maneviyatımızı anadilimiz üzerinde geliştirmekte kararlıyız. Başımıza gelmeyen kalmasa da biz bu davadan asla vaz geçmeyiz.

Bir de bizim ve toplumumuzun dışında olan birçok olay bizi vurdu, ezdi etkiledi.  Örneğin, 1989 Ayaklanmamızın maneviyatını 1990’dan başlayarak gelişen Bulgaristan dönüşümüne katamadık yükle-yemedik. Sanki Bulgarlar manevi özgürlük için savaşmıyor, kişisel menfaatler için direnmeyi seçiyorlardı. Bu durumda iki dünyaya ayrıldık ve 30 yıldan beri de buluşamadık. Hak ve özgürlük Hareketi yönetimi maddi menfaatler için direnenlerin saflarına geçti, tekelleşti ve politikayı kişisel zenginleşme aracı haline getirdi. Bulgarlar bu kavgayı da Sovyetlerden ithal ettiler.


Bu hafta okuduğum yazılar arasında 1997-2002 yılları arasında bizim de oylarımızla Bulgaristan Cumhurbaşkanı seçilen hukukçu Petır Stoyanov’un bir yazısına rastladım ve içinden bir alıntıyı sizlere sunmak istiyorum. Nedenine gelince,

Ve  önce şunu görelim diyorum: Nasıl oluyor da Şu temmuz, ağustos ve eylül aylarında Sofya’da amansız iktidar kavgası verilebiliyor da, örneğin 26 Aralık 1991 tarihinde kocaman Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği 15 cumhuriyete dağılırken, üretim biçimi değişirken hiçbir kimsenin kılı kıpırdamadı. O zaman SSCB ve SBKP Başkanı Mihail Gorbaçov’tu ve kimse belindeki tabancayı çekip “öldürürüm seni” demedi. Kimsenin burnu akmadı. Bugün Sofya’da tarihi kaldırımlar sökülüyor ve polisler yumurta ve domates yağmuruna tutuluyor? Olaylar yıllara gebe ve şiddetlendikçe şiddetleniyor…

Alıntı: “ Gelip geçen 30 yılla ilgili çok efsane anlatılıyor. Bir defa biz böyle bir değişiklik için hazırlıklı değildik. Çeklerin Haval’leri, Lehlerin Valensaları vardı. Komünizm sanki birden çöktü. Oysa gerçek şudur, komünizm Roma Hukuku ilkelerine göre düştü. Tam o zaman Rusya’da yönetimde olanlar, devletin ve ülkenin zenginliklerini ancak hayatta oldukları kadar kullanabileceklerini anladılar. Ve o zaman birisinin kafasına yönlendirilebilir bir serbest Pazar ekonomisine geçilmesi ve zenginliklerin kuşaktan kuşağa miras olarak devredilebilmesi olanakları yaratılması geldi. Ve bu değişikliğin temelinde olan tam da budur. Ve bu dönüşümden en büyük ölçülerde ancak işleri bilenler, kulağına su akıtılanlar yararlanabildiler. Doğu Avrupa, Güney Doğu Avrupa ülkelerinde ve Rusya’da en büyük zenginlerin (oligarşi) kim olduğuna bakınız lütfen. Fakat bu gerçek bizim 1989-1990 ve 1991 yıllarında düzenlediğimiz mitinglerde yüzümüzün gülmesine engel olmuyordu. İnsanlar değişiklikler istiyorlardı. Büyük bir coşku vardı.”

Bu alıntı eski Cumhurbaşkanı P. Stoyanov’un kaleminden düşmüştür. Bu çok acı bir itiraftır. 1990-1991 yıllarında aslında biz Bulgaristanlılar da Rusya’dan vaktin birinde orada olmayan demokrasiyle, özgürlüklerle ve insan haklarıyla halkımızı yaktığımız gibi, bu defa da balıklar barajdan kaçırıldıktan sonra balık avlamaya çıktık. Bir düşünebilir musunuz? Ne tuzak be? Başka bir ülkede olsa, halka karşı işlenmiş komplo suçundan ipte sallananlar olurdu. Bizde “sen de kimsin?” diyen olmadı.

Bulgaristan’da 500 binimizin birden kovulmamızın, hatta son Türk’e kadar hepimizin kovulma planlarının altında yatan büyük gerçeği görebildiniz mi?! Osmanlıdan kalan bütün mal ve mülkümüze, evimizden toprağımıza, 1944’ten sonra inşa ettiğimiz “Yeni Bulgaristan’ı” 15 bin fabrikasıyla, 15 milyon koyun kuzusu ve 1 600 bin iri baş hayvanıyla, yeraltı ve yer üstü zenginlikleriyle birlikte, kooperatif malı, devlet malı deyip üstüne oturmakmış gizli planlarında olan. Ve arkamızda kalan, bugün hala sömürdükleri 360 barajdan da su değil, hala Türk teri akmıyor mu, elektrik üretip yiyip içmiyorlar mı?


O zaman sanki iktidar kavgası olmamıştı. Biz 1989’da zulme karşı başkaldırdık. Zaten Türkün Bulgar’ın malında mülkünde gözü olmaz, ilk ve son sözümüz hep “köpekler yesin” olmuştur. Ama tam o zaman Sofya “Rila” otelinde Başbakan Andrey Lukanov 150 sağdık Bulgar’a bavulla para dağıtırken aslında geleceğin mayasını (para) dağıtmış.  Çok acı bir gerçek. Bilinçli yazıyorum. O zaman Türkler üzerinde hakları olan mala mülke sahip çıkar ve her şeyi altüst eder korkusu bizim vatanımızdan kovulmamızın temel nedenlerinden biri olmuş.  Tabii başka nedenler de var da, birisinin bu olduğuna inanıyorum… Bir de hemen şunu hatırlıyorum: 1876 Nisan Ayaklanmasından önce, Rus Çarının dış istihbarat Bulgaristan haydutlarından hemen hemen hepsine para dağıtmış. 1991’de, bu defa Bulgar devletinin (halkın)  paralarını kendi müstakbel zenginlerine dağıtan yine Moskova doğumlu, Sovyetlerde yetiştirilmiş Bulgar başbakan Andrey Lukanov oldu. Onun için zenginlerimiz, oligarşimiz moskofcudur.

***

Ve yoldan çıkanların başına gelenlere bakınız.

Nisan Ayaklanması dendiğinde Bulgaristan tarihinde 1876 Pazarcık iline bağlı Panagürişte (Otu Bol) kasabası gelir.  Komita Başkan Yardımcısı Zahari Stoyanov’tur. Bulgar Devrim Hareketi Belgesel tarihini yazandır. 39 yaşında Sofya Halk Meclisi Başkanı seçilmiştir. Ruhunda derin bir Rus düşmanlığı olan Z. Stoyanov, Bulgar halkına bıraktığı öğütlerde şöyle demiştir.

Zahari Stoyanov’un Bulgar Halkına Öğütleri:


“Bizim toprağımıza Rus ayağının bastığı, kurtarıcımız ve koruyucumuz sözlerinin ifade edildiği ilk dakika lanet olsun! Aman beyim, aman! Moskof’culuk kötü şeymiş…”

Nogay egemenliği, Moğol esareti, huylarındaki Tatarlık, toprak kölesi olmaları Ruslardan vahşi ve ahmak devlet adamı yapan faktörler olabilir. Öte yandan onların bize sert davranmalarını anlamak o kadar da zor bir şey değil, çünkü onlar bizi Moskof yapmak istiyorlar ve üstelik ancak çıldırmış bir kişinin yapabileceği kötülüklerden en kötüsünü bize yapıyorlar.

“En büyük esaret nedir.

“Bulgaristan’a ve Bulgarlara şimdiye kadar hiçbir kişinin, ülkenin, halkın ve devletin yapmadığı kötülükleri Ruslar yapmışken, Rusya’yı bizim kurtarıcımız, koruyucumuz ve bize karşı iyi niyeti olan bir devlet olarak övenlerin hepsi birden lanet olsun!

“Susunuz ve konuşmayınız, çünkü bu gibi cinayetlere karşı doğal felaketlerin hepsi birlik olup ayaklanacaktır!


“Kiliseye girip tarihsel haç (ikonostas) /mihver/ önüne durup Tanrı önünde Rusların bizi kurtardığını söyleyerek dua etmek, bir kilise, bir manastır soymaktan çok daha büyük bir günahtır!

“Bunu işiten Taşkentliler, Afganlar, Çerkezler, Buharalılar vb bize güleceklerdir, çünkü Rus orduları onları istila etmek için de çok kan dökmüştür. Rusya sözde Tatarları, Çerkezleri, Buharalıları da sözde kurtardı ancak sırtlarına yeni bir semer koydu.

Bulgaristan’ı da güya kurtardı. Halkımızın sırtına yeni bir semer koydu…”

Bu gerçekleri yazarak, Bulgarları ve Bulgaristan’da yaşayan herkesi uyaran Zahari Stoyanov’ un hayatı nasıl son buldu bilir musunuz?

29 Ağustos 1889 sabahı Zahari Stoyanov Sofya tren garından uluslararası trene binip uluslararası bir konferansa katılmak üzere  Paris’e yola çıktığında sağlıklıydı. Eşi, Bulgar Devlet Demiryolları Genel Müdürü İvan Andonov bu ziyaretinde meclis başkanı Z. Stoyanov’a eşlit etmek üzere trendeydi. 1 Eylül sabah saat 5’te tren Paris garına inmiştir. Heyet “Süiz” Oteline yerleşmiştir. Zahari Stoyanov yolculuk esnasında Belgrat’ta mide rahatsızlığı hissetmiş, 2 Eylül akşamı saat 21. 30’da ölmüştür.


Gazeteler Rusofob olduğundan dolayı “zehirlendiğini” yazmıştır.

Bu yazımızı yayınlamamızın asıl nedeni ise şudur:

Yunan medyasının dünyaya duyurduğuna göre, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’u yatağında uyurken ve çekmecelerindeki milyonlarca Avroyu ve altın külçelerle silahlarını fotoğraflayan Filibe – Plovdiv’li Bayan Svetlana İvanov’a 20 Temmuz 2020 tarihinde Yunanistan adalarındaki en pahalı otellerinden birinde boynu kırılmış ölü bulunmuştur. Olayı Kuzey Makedonya www. Vecer mk fotoğraflamıştır. Olayı izlemeye devam edelim.

Okuyanlara teşekkürler.

Paylaşanlara ve “Covid-19” istemlerini uygulayanlara özel selamlar.


Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

three × 4 =