Raziye ÇAKIR

Hayatın en güzel öğretilerinden biri, sahip olduğumuz her şeyin bir nimet, bir lütuf olduğunun farkında olmaktır. Nimet dediğimiz şey, bazen soframızdaki bir dilim ekmek, bazen bir dost eli, bazen de sağlıklı bir nefes olabilir. Ancak bu nimetlerin kıymetini anlamak, onların değerini idrak etmek için bir anahtara ihtiyacımız var: Şükür.

Şükür, yalnızca bir teşekkür ifadesi değil, aynı zamanda gönlümüzün ve aklımızın yücelişidir. Şükür etmek, elimizdekinin farkına varmak, elimizden kaymadan onun kıymetini bilmektir. Tıpkı Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu gibi:
“Şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım. Ama nankörlük ederseniz, bilin ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7).

Bu ayet, bize hayatın iki temel düsturunu anlatıyor: Şükür ve nankörlük. Şükreden insan, elindekini kaybetmez, aksine bereketiyle ödüllendirilir. Ancak nankörlük eden, yalnızca nimetin bereketini değil, kendisiyle birlikte insanlığını da kaybeder.

Her Lokma Bir Dua, Her İyilik Bir İmtihan

Her gün soframıza oturup lokmamızı ağzımıza götürürken ne kadar farkındayız? Belki çoğumuz bu küçük anların sıradan olduğunu düşünürüz. Oysa o lokma, nice emeklerin, nice duaların sonucudur. Topraktan soframıza kadar geçen yolculuğu, Rabbimizin rahmeti olmadan düşünmek mümkün müdür? İşte bu yüzden, her lokma bir dua olmalıdır.
“Bizi rızıklandıran O’dur, biz sadece şükürle borcumuzu ödeyebiliriz.”

Ancak bu dünyada her şey bir imtihan… İmtihan, yalnızca sıkıntılarla sınanmak değil; bazen bolluk, bazen iyilik, bazen de nimetle sınanmaktır. Allah bize bir kapı açtığında, elimizdekini paylaşarak o imtihanı geçebiliriz. Aksi takdirde, nimet elimizden alınır ve biz farkına bile varamayız. Nankörlük, yalnızca nimetlerin bereketini değil, insanın iç huzurunu da yok eder.

Bereketin Kaynağı: Şükür ve Cömertlik

Şükür sadece bir teşekkür ifadesi değildir; aynı zamanda bir eylemdir. Şükür eden insan, elindekini paylaşmayı öğrenir. Tıpkı akarsu gibi, aktıkça arınır, çoğalır ve çevresine bereket getirir. Bir düşünün, aç bir insanın karnını doyurduğunuzda hissettiğiniz huzuru… İşte bu, şükrün en güzel meyvesidir.

Ancak nankörlük, bereketi kurutur. Nankör bir insan, sahip olduklarının kıymetini bilmez, sürekli daha fazlasını ister. Elindekini paylaşmadığı gibi, çevresine de zarar verir. Fakat tarih bize gösteriyor ki, nankörlük asla kazandırmaz. İnsanın şükürsüzlüğü, yalnızca nimetlerin azalmasına değil, gönüllerin kararmasına da sebep olur.

Hayatın Şükürle Dönüşen Yüzü

Şükür, insanı küçültmez; aksine büyütür. Gönlüne huzur, eline bereket getirir. Bu yüzden şükür, sadece bir sözle sınırlı kalmamalı, davranışlarımızda da yer bulmalıdır. Elimizdekiyle yetinmek, onu başkalarıyla paylaşmak, yaşamın en büyük şükrüdür.

O halde her lokmamızda, her nefesimizde şu bilinci taşımalıyız:
“Bu bana bir emanet. Şükretmezsem, elimde kalmaz. Paylaşmazsam, gönlümü zenginleştiremez.”

Unutmayalım, şükür nimeti artırır. Ve her şükür, hayata atılan bir imza gibidir: “Bu dünya, benim için bir sınav. Rabbim, beni bu sınavda sabırlı ve şükreden kullarından eyle.”

Son Söz
Hayat bize şükrü öğretiyor, nankörlüğü değil. Etrafımıza şöyle bir bakalım: Gökyüzünden toprağa, insanlardan kalplerimize kadar her şey bir lütuf değil midir? O halde sahip olduğumuz nimetlere sıkıca sarılmalı, onları şükürle güzelleştirmeliyiz. Ve unutmayalım, her lokma bir dua, her iyilik bir imtihan…

“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, cömertlikte akarsu gibi ol, tevazuda toprak gibi ol.” – Hz. Mevlânâ