Şair Hatiboğlu’nun  Sofya Çıkışı

Tarih: 16 Aralık 2018
Yazan: Filiz Soytürk
Konu:  Büyük yazar ve şairlerin kalemi ince yazar.

Pero” (Divit) Sofya Kültür Evinde okuyucuların kitap-Kahvesidir. Girişi yandandır. Duvar raflarına dizilmiş kitaplardan seçip yumuşak koltuklardan birine serildiğinde kahvenin etkisiyle şekerlemeye dalsan veya uzunca kestirsen notasız horlarken başkalarını rahatsız etmediğin sürece düşünen kültürlü ziyaretçilerden biri sayılabilirsin.

Pero” da büyük bir konuk odası gibi dizayn edilmiş, kanepelerin olağan düzeni bozulmuş, sandalyeler dörtlü altılı masalarla buluşmuş, büyük tavalarda baklavalara yakın olanlar rezerve, katılımcı bölümünde ışıklar yandı yanacak söndü sönecek, oturunca batan muhteşem koltuklar bol ışıklı sahnede, düğmelerine basılmadan çalışmayan mikrofonların ardında…

Pero”  kürsüsünde baş yerde (moderatör) saçlarına kar düşmüş şair Mustafa Hatiboğlu, yanındaki koltukta şair Adnan Özer ve  yanlarında geç nesilden Batı dillerinden çevirmen,  Türk konularında yazar Ali Fuat Sevimay ve Türk okurun tanımadığı ve serleri henüz Bulgar kütüphanede raflarında tozlanmamış birkaç genç Bulgar yazar. Daha sonra birisinin pilot-yazar, ikincisinin de denizaltıcı-yazar olduğunu öğrendik. Dinleyiciler arasında Ankara Devlet Kütüphaneleri Genel Müdürlüğünden, yayımcı vakıflarından, Türk edebiyatını Bulgarcaya kazandıran kalabalık bir çevirmen, editör ve okur kitlesi. Gazeteciler kamaralarıyla, yazarlar tükenmezleriyle, kitapseverler de kamaralı cep telefonlarıyla gelmişlerdi.

İstanbul’da eğitim görmüş ve Bulgar dilinden Türkçeye ve tersi çeviri yapmaya kurulmuş bir Bulgaristanlı Türk genci de kürsüde yerini almıştı.

Açılış, şair Hatiboğlu’nun “Bismillah” değişiyle başladı. Kafasının içinde “Bismillah’ın” Bulgarcasını bulamayınca tercüman bekledi. Duraklamayı aşarken, hocalarının “tercüme ederken iki dilde cümle uzunluğuna dikkat et, biri kısa biri uzun olmasın” sözlerini anımsadı. Hocaları Türkçenin Bulgarca’dan % 16 daha kısa olduğunu bilmiyor olabilirdi.

Şair Hatiboğulu havasındaydı. Sümbülden, bülbülden, gülün dikeninden başladı. Bir girdi, bir girdi Yonus Emre’ye, Divan Şiiri sularında yüzdü, hatırı kalmasın diye olacak, geçen yıl aynı sahneyi dolduran İskender Palay’ı hem hatırlattı hem de hafiften eserlerine değindi ve gittikçe gitti. Şiirsel sunumunu dörtlüklerle besleye besleye ilerledi.

Dinlerken, onun “Düş Beyazı” şiirinden “Suyu akmaz bir dereyim” sözlerini hatırladım. Akıyordu, hem de nasıl!

Güneş karanlığı delmiş ve yine onun değişiyle

Gölgem,

Ağaçlardan düştü düşecek

Şafak tutkularına karşı

Gerilmiş yay gibi durmaktayım.”

Bulgar okur Mustafa Hatiboğlunu tanıyordu. “Orfey Liri” kütüphanesin tarafından yayınlanmıştı 2005’te Sofya’da. Başkentimizin edebiyat yayınları ve çevrelerine konuk olmuş, birlikte kalem sivriltmişlerdi.

Ayrılık Treninde Hicran

Şiirinde o, Bulgaristanlı Türklerin çilesini de okumuş ve şöyle demişti:

Acı bir saltanattır yüreğimdeki hicran

Gözyaşımla büyüyen

 Heykel gibi.”

Bu dehşet heykelinin temeli açılmış ama kendisi henüz dikilmedi. Ben bu Acılar Abidesi’nin baş aşağı dikilmesinden yanayım. Çirkin yüzünü ve kan bürümüş gözünü, elindeki hançeri, çekilen tetikleri, düşmanlık nefes etmeden yaşayamayan öfkeyi ve kirli kini, aşırılık ve şiddeti, din, dil, kültürel çeşitlilik düşmanlığını çok çok derinlere gömelim. Havasız nemsiz kapkaranlık bir yere mumlayalım ve unutulsun. 5 bin yıldan sonra Piramitlerin dibinde bulunan Firavunların alın yazısını yaşasınlar ve hiçbir işe yaramasınlar.

Şairlerin geleceği nasıl hayal ettiğini yakalamak çok güç.

Hatiboğlu da öyle, daldan dala ve semadan semaya uçuyor ve her yere umut taşıyor. Ruhlu şair.

Adına diktiğim ağaçlar

Meyve verecek gündüzler

Adına diktiğim çiçekler

Geceleyin açacaklar

Ve mevsim,

Hep “seni sevdiğim mevsim” kalacak

 

Bütün kuşlar

seni söyleyecek yavrularına

Sen kokacak

Bütün yaseminler

Bütün fotoğraflarına gireceksin ömrümün her dem

Bütün desenlerimde

Yalnız

Adının yazılı olduğu kesim kalacak…

 

Gitmek istiyorsun

  • Ve gideceksin –

Bana, yalnız bir yürek

Bana, yorgun ikindiler

Bana, kör zindan gecelerinde

Hüzün yüklü şiirlerim kalacak..

 

Hayat şarkısının kendisi bu!  Gelip geçici olduğumuzun bilincinde olmamız. Sıfırlama tehlikesini görebilmemiz ve sıfırlanmaya ve yok oluşa karşı birlikte mücadele etmek için el ele verebilmemiz.

Birbirimizi yok etmeyi düşünmek bile ne kadar kötü bir şey. Birimiz kaysa yerimiz boş kalacak. Bunu düşünen yok. Sahnedekilere bakıyorum. Türk yazar ve şairler kendi dünyalarını ve büyük dünyayı anlatmaya çalışırken Bulgar yazar olaylara semadan, öteki de denizin dibinden bakıyor. Üçümüz bir olmasak yansıma yarım, sakat, özürlü kalacak. Denizler olmasa yağmur olmaz, yağmur düşmese, çiçekler bitmez ve açmaz ve birlikte söneriz. Bizim birbirimizden ayrılmaz, gerekli olan ve tamamlayan parçalar olduğumuzu idrak etmemiz bana kalsa şu an bilinç boyutlarının en yükseğidir. Ah şu insanlar boylarından büyük işlerle uğraşmasalar. Derli toplu olanı parçalamadan, olmayanı zorla yaratmaya çalışmasalar ne güzel olacak.

Ben şiir okumayı seven, Osmanlı Musikisine hasret duyan ve ne kadar acıtıcı olursa olsun şiirsel gerçekleri bağrına basmak isteyen birisiyim ve şu yürek acıtan Hatiboğlu dizelerini birlikte algılayalım diyorum.

Seni Sevince Anladım

Seni sevince anladım

Yaşamak

Toprak gibi

çiğnenmekmiş altında

ayaklarının bir ömür.

Yanmak, yanmak,

Yanmakmış “sevmek” denen efsane

Seni sevince anladım

Dudaklarının ateşiyle dönmekmiş

Etrafında gözlerinin

Misali pervane…

 

Seni sevince anladım

Güvercinlerin

Neden ihanet etmediğini

Gözlerini

halka halka kan bürüyen sevdalarına

Seni sevince anladım

Sadakat gemisiyle yüzerken

Neden şiirler yazdığını

Açelyaların

Kuşanıp çığlığını ayrılığın

Sevilip beklemenin

Yağmuruna rüzgârına…

Seni sevince anladım

Tutkusunu güneşe menekşelerin

Derin

Tarifsiz bir sukutla

Düştüğünde bakışların kalbime

Neden büyüyor bu denli kalbimde yara

Seni sevince anladım

Hüzün vadisinde

Sararıp solmalarını yaseminlerin

Ceylanların

Neden koştuğunu

Ormanlarında yalnızlığın

Neden vurulduğunu zalim avcılara…

Seni sevince anladım

Erken sonbaharlarda

Nasıl düştüğünü

Küskün yıldızlın

Yaprakların niçin ağladığını

Giderken hırçın rüzgârların koynuna

Seni sevince anladım

Yandığını intizar denizlerinin

aşıkların hasretiyle

tutkusuyla yakamozların

Seni sevince anladım

Dudaklarımda birikecek kanlar

Uğultu uğultu yaşanacak

Korkulu, sensiz

Gelecek yıllar.

Seni sevince anladım

Yüreği la’leylemek

Susmayı kal eylemek

Dağları yol eylemek

Dikeni gül eylemek

Acıyı bal eylemek

Neymiş n a s ı l m ı ş yar…

 

Şiir sevmeyen şairi sevemez. Sevdalanmadan sevdanın ne olduğunu bilemeyenler gibi. Şiir yazan büyüklerimizi biliyoruz, ama devlet yöneten, lider şair görmedik. Yolumuza devam edelim. Mustafa Hatiboğlu çok alkışlandı. Bulgarcaya tercüme edildi. Dinlendi, ama herkesin kafası “0” ile “1” e takılmış, sıfırla birin sürtüşmesinden eski dünya yanar ve gelecek yeni Piramitler altına gömülürse ne olacak sorusuna cevap arıyor. Yeni medeniyette sevda olmazsa, şair olacak mı sorusu da cevap bekleyenler kuyruğuna dizilmiş.

Şairlerimizi kutlarken, Sofya’da yeni festival hazırlıklarına başlıyoruz.

Selam eder, kalemlerini sivriltmeye devam etmelerini dileriz.

Bol gelmeyin. Duygu torbası yok. Lütfen diktirin de gelin. Hem de kocaman olsun, alacalı, boyalı ve ötesinde berisinde delikli. Bu deliklerden düşecek şiir ve durgu kırıntılarını toplamaya hevesliyiz.

Başarı dileklerimizle.
Okudunuzsa paylaşınız.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir