Ortak Yolu Bulmalıyız

Tarih: 02 Ocak 2019
Yazan: Başak Kılıç
Konu: Yalan içinde büzülen ve er geç meydana çıkar.

EVDE İŞİTTİĞİNİ DIŞARDA ANLATMA!
Bulgarların en esas atasözlerinden biridir bu. Evde konuşulan sırdır. Bu gerçeği biz Bulgaristanlı Müslüman Türklerin hayat kitabından öğrendik. 1984-1989 kanlı olayları bizim Bulgarların ruhunu tam olarak sezemediğimizi kanıtladı. Başımıza gelecekleri önceden duyumsayabilmiş olsaydık köklü önlemler alırdık. Şu müzevirlik, ihbarcılık olayları can yakmazdı, birlik ve beraberliğimiz yara almaz, bozulmazdı, kendimizi bugünkü parçalanmış durumda bulmazdık.
Bulgaristan Kırcali ilinde 24-26 Aralık 2018 Şehitleri Anma Törenlerinde şu dikkatimi çekti. Şehit kızımız Türkan Hasan anıtına Bulgaristan Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlardan bir tanesi bile, ya da Kırca Ali Valisi, hatta Kırca Ali Belediye Başkanı veya Bulgar partilerinden de bir çelek, bir demet çiçek gönder(e)mediler. Demek oluyor ki, Bulgar devleti ve kamu, hatta Bulgar sivil toplum örgütleri bizim Kimlik, hak ve özgürlüklerimiz uğruna verdiğimiz davamızı, şehitlerimizi ve Bulgaristan’ın demokratikleşmesine olan katkımızı saymamaya ve yok saymaya devam ediyor. Dışa vuran budur.
Cumhurbaşkanı Rumen Radev, Yıl Başı Kutlama Mesajında, “kapanmayan yaralar”, “anma törenleri”, “insansız kalan ülke”, “derinleşen etnik sorunlar”, “demografik ve kültürel çöküş”, “adalet ve huzur yok” d(iy)emedi.
Merkez basın, 1984-89 devlet terörünü hatırlatmadı.
Bulgaristan Müslümanlarını uyutma işini yeni üslenen HÖH (kukla) Başkanı Mustafa Karadayı, mitinge gelenlerin önünde “Türk”, “Türk Kimliği”, “Türklerin hak ve özgürlüklerinin savunulması ve ana-okul ve okullarda Türk dilinde eğitim ve öğretim sorunlarına” değinmeden sallandı da sallandı. Sol-liberalizm yalanlarının Bulgaristan’da tamamen söndüğünü, liberalizmin Bulgaristan Türklerine 30 yılda hiçbir şey getirmediğini itiraf edemedi. Bulgar ana-muhalefetinin Hitler tipi bir nasyonal-sosyalist parti gibi şekillendiğine dikkat çekmedi. Bulgaristan’da Rusya’nın beşinci kol ordusu gibi bir örgütlenme olduğuna,500 internet sayfasının, 1000’den fazla trolün bu yolda gece gündüz çalıştığını, 2018’de TV yayınlarına hep aynı Rusofil kişilerin davet edildiğini belirtmedi.
Gazeteci Vildan Bayramova’nın “Deutsche Welle” de yayınlanan “Kar Kandan Kızarmıştı” yazısı, “Faktor bg” ve “Fakti. Bg” gibi Bulgar elektronik yayınlarda 1000’den fazla kişinin katılımıyla çok büyük bir tepki uyandırdı ve en sık kullanılan söz “kapı açık, giden gitsin!” oldu. Bulgaristan’da hava değişiyor. AB bir “ulus devletleri birliğine” dönüşürse, oradaki Müslüman kardeşlerimizi karanlık günler bekliyor. Herkesin umut bilinci sönmüş durumdadır.
1984’ten önce yazılan Bulgaristanlı Türk-Müslüman şairlerimizin şiirlerini teker teker okuma zahmetine katlandım. Hiçbir şairimiz halkımızı uyarmamış. Seslerinin çıktığı kadar bağırsaydılar ve yükselen tehlikeyi haber verseydiler, kalemleri mi kırılacaktı!!! Hiç kimse hiçbir şey bilmiyordu ki, demekte haklısınız, bilmiyordu çünkü evde, devletin içinde, kapalı kapalı ortamda kendi aralarında konuştuklarını dışarı sızdırmıyorlardı. Ve şimdi yeniden sustular. “Türk’ten iyi dost olmaz!” dedikleri dışarıda yüzümüze söylenen latifeydi, yüreklerinde kaynayan başkaymış, herkes görebildi…
ÜRKÜTÜLEN İNSANLAR KOLAY YÖNETİLİR! Bu bir gerçektir. İnsanlar ancak kötü niyetle ürkütülür. İnsanımız zaten korkuların en büyünü yaşadı. Bulgaristan’da azınlık politikasından söz edildiğinde düşünülen hep bataklık ve çirkeftir. Başlar yana çevrilir. Korkuyu yaratan yalandır. Asılsız haber ve olaylar, kurulan tuzaklar vs uydurmalardır. Almancadan gelen ve adı manipülasyon olan, Hitler-Göbels zamanlarında fazla fazla kullanılan bu kavram, insanları toplu halde sindirmek, korkudan titretmek, herkese stres yaşatmak, kişiyi ve kitleyi yanlış yönlendirme işlerinde güncelleşir. Biz Bulgaristanlı Türkler temeli sağlam, dayanıklı ve uysal huylu insanlar ve topluluk olduğumuzdan dolayı daha küçük yaşta bizi ürkütüp ruhumuzu ırgalayıp hafızamıza umutsuzluk ve kötümserlik doldurmak için çok çalışılmıştı. Kitaplarda, okulda, sinemada, tören ve toplantılarda karşımıza yenilmez dev simalar dikiliyordu. Her sene Plevne Panoraması ve Şipka Tepesi gezileri düzenlenir Rus silahının gücü anlatılırdı. Dobruca ve Deliorman’da Türklerin yaşadığı şehirlerin adları Dolovo, isperih, Tervel, Kubrat ve başka Bulgar Hanlarının adını taşırken, meydanlarının adı “Kurtarıcı Çar”, Otellerin ismi “Moskva” ya da “Leningrat,” cadde isimleri de “Stalingrad Savaşı” vb idi. Bulgaristan’daki Rus Kiliseleri ve Rus Çar ve Generallerinin at üstünde veya eli silahlı anıtları ürkmüş bir ruh oluşturmak için stres yaratma ve sindirme işine hizmet ediyordu. Bu anıtlara çiçek taşımamız da yenikliğimizi kader haline getirip kabul etmemizi amaçlıyordu.
Yıllar sonra biz 7 Kasım Rus Devrimi, 12 Nisan Uzay Günü, 1 Mayıs işçi bayramı… kutlamalarında nümayiş eden Bulgarların aslında iki yüzlü davrandığını görüp anlayabildik. Hiç samimi değillerdi. Bir yandan dünyayı değiştiren ve geri dönüşü olmayan Rus devrimini alkışlarken, aynı zamanda 2 defa 16. Cumhuriyet olarak bütünleşmek istediklerini hem de Sovyetler Birliğinden kopmayı arzuladıklarını bizden gizliyorlardı. Bundan hiçbir kimseye söz ettirmiyorlardı. Belki de evde konuştukları tam da buydu. Gönüllerinde gizledikleri Rusya’yı red etmek, Moskova’dan kopmak olsa da, dışa vuran başkaydı. Yıllar süren bu gelişmelerde düşman hep Türkiye, emperyalist Batı, NATO-iken, aslında aradıkları başka bir şeydi -Rusya’dan koparsak bizi kim himaye eder (kendileri de korkuyorlardı)?
Şiirlerinde Bulgarlar Rusya’yı (bir kurtarıcı olarak) en çok öven şair İvan Vazov (1850 – 1921, ömrünün sonunda Ekim Devriminden korkmuş ve savunduğu değerler değişmişti. Bugünde de durumda aynı hava nefes ediliyor. 2014’te Kırım’ın ilhak edilmesi ve Rus askerinin Ukrayna’ya çöreklenmesi, yarım milyondan fazla Rus vatandaşının Karadeniz sayfiyelerimize iyice yerleşmesi, sertleşmeleri ve kentleşmeleri Bulgar halkında çok ciddi bir çekince yarattı, tedirgin etti. Bunun sonucu olarak 2016’da yapılan Bulgaristan seçimlerinde bu korkunun büyümesini önlemek için ona yaklaşma süreci başladığını görüyoruz. 2016’da bir yandan anti-Rus olarak bilinen Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev emekliye gönderilirken, yerine Batıcı olarak lanse edilen ama Rusya sempatizanı Rumen Radev Cumhurbaşkanı seçildi. NATO-cu ve Avrupa-Atlantikçi olarak ün yapan İkinci Boyko Borisov kabinesi tamamen değiştirildi. Bu politik yönetimin Kremlinden yana bir adım attığını ortaya koydu.
Bu ikiyüzlü siyasette bizim orada olan Bulgaristanlı Türkler kullanıldı. Bize uygulanan politika burnumuz kanamadan oylarımızı topladı. Sözde, bardağı taşırmadan idare edildik. Toplumun ve azınlıkların ihtiyaç duyduğu düzenlemeler – örneğin sözüm ona diyanet işleri kanunu değiştirildi – zor kullanmadan gerçekleştirildi. Baş Müftülüğün Yüksek İslam Enstitüsü arsası gasp edildi ama protestolara yol verilmedi. Başka idari düştürler her tür şeytanlık kullanıldı ve azınlıklara karşı genel baskı ve ezme siyaseti sürdürüldü. 2018’de çok fazla protesto gösterisi, grev ve yürüyüş olsa da 9 yıldan beri iktidarda olan GERB partisi deneyim birikiminden yararlanarak, kapalı ödenekler kullanarak gerginlik yaratanları kolaylıkla pasif ize edebiliyor. Toplum zaten sefil, yarını olmadığı için ürkek olduğundan kolayca yönlendirilebiliyor.
Korku denince şöyle bir durumda dikkati çekiyor:
İNSANLAR VE MİLLETLER YÜCE BİR FİKİR OLMADAN YAŞAYAMAZ.
Sosyalizm buharlaşalı, Bulgarlarda bir fikir kısırlığı ve sol musluk var. 20. Yüzyılın suçları ve suçluları cezasını almadığı için insanlar göz göze bakamıyor. Amerika’ya, Kanada’ya kaçmak kurtuluş değil. Savcılığın susması da huzur vermiyor. Tarih ne zamansa yazılacak. Bu konuda yeni bir adım atabilen, yeni bir kelime söyleyebilen yok. Şimdiye kadar durum hain Ahmet Doğan aracılıyla idare edildi, ama ne zamana kadar ve bu “iyiliğin” bedeli ne olacak? Ben ipleri elimden kaçırdım, artık duruma hâkim değilim!” diyen Doğan, Moskova’dan “azınlıklara kültürel otonomi isteyecek mi?” Evde konuşulan ve uyku uyumayan korku budur. Zulmün bedeli boşanmaktır…
Şu siyaset de artık çözüldü:
Birisi bir şey demiş önemli değil, ötekilerin hepsi aksini derse, doğru olan ikincisidir! Öyle ama bu 30 sene sürdü. Müslüman Türklerin isimlerinin değiştirilmesi ve yurttan kovulmaları için evde “kötü yaptık” deseler de, kamuoyunda susan ya da “kapı açık, isteyen gidebilir” diyenler azalmaya başladılar. Bir defa 3 milyon memleketten çıktı ve onlar zulmü itiraf etmekten kaçtı. Ardından papazlar, gençler, birçok sivil toplum örgütü, Makedon milliyetçiler dışında tüm azınlıklar durulmanın tek yolunun gerçekleri kabul etmek olduğunda birleşiyor. Yalan küçülüyor. Korkudan kurtulmak isteyenler artıyor.
Bulgaristan’da bu süreç belki de alt yapıdan başlayacak. Türkiye ve Bulgaristan ekonomileri arasında bir kooperatifleşme ve yakınlaşma gözleniyor. Ben okurken ideolojileri daldaki meyvelerin kokusu olarak kabul ediyordum. Bunu üretimdeki teknoloji olarak kabul edersek, hem Türkiye’de hem de Bulgaristan’da otomotiv sanayinin Gayrı Safi Milli Hasıladaki payı belirleyici oluyor. Bulgaristan’da otomotiv dalında 200 işletme 50 bin kişiye istihdam ve 6 milyar leva gelir sağlıyor. Toplumu ileri çeken sektör otomotiv oluyor. 50 bin kişinin sağladığı gelir, turizme kapanmış 500 000 kişinin elde ettiği gelire eşittir. Önümüzdeki 5 yılda Bulgar otomotiv sanayiinde 100 000 işçi çalışacak ve GSMH içindeki payın % 40’ını ulaşacaktır. Bu işçiler Alman, Fransız, Japon, Türk fabrikalarında çalışan Bulgar, Türk, Makedon, Çingene işçiler. Üretim onları yakınlaştırıp birleştiriyor.
Bu yeni yönelimlerle gelen rüzgârın “evde başka dışarda başka” hesaplarını bozacağına inanmak istiyorum. Elimizdeki fidanı doğru yere ekelim…
Yeni Yılınız kutlu olsun.

Share
Reklamlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir