Yorum

Ocaklarımıza Dönerken

nedim birinciDr. Nedim BİRİNCİ

Konu:  Hoş Bulduk Komşu!

Biz ağustos sıcağında inmiştik Edirne’ye

Şarkı söyleyemeden güneşe aya

Masal da dinleyemedik doya doya


Ne de doyabildik oyun oynamaya

 

Biz göçmen çocukları olarak yetiştik. Kırılmayalım diye “soydaş” dediler.

Kapları soyulur, özleri Türkleşir, şehirleştikçe bizim olurlar, dediler.

Ne olduksa olduk da, aslında böyle olmamız iyi oldu.

Cenneti görmemiş birinin cenneti anlatması mümkün değildi.


Türkiye’yi göremeseydik, Türkiye’de yetişmeseydik

Bizlerde belki Türk olduğumuz bilincini giderek yitirecektik.

Kim olduğu beli olmayan, ne istediğini bilmeyen tipler olacaktık…

 

Geldiğimizde dağdan inmiş, ayrı ayrı çakan kıvılcımlardık.

Mümkün değildi, kıvılcım toplayıp ısınmak.


Bizi gemleyip yola getirip adam etmek zor oldu.

İşte böyle yaşadık biz çeyrek asrı,

Orası Vatan diye diye…

 

Zülüm olayı var bu işin içinde. Baskı ve zorbalık olarak uygulanan zülüm getirdi bizi buralara. Artık anlıyorum ki, zülüm bir kişinin falakaya yatırılmasından, kafasının mengene takılmasından çok daha kötü bir şey. Ayak tabanına vurulan kızılcık sopasıyla aklın başa geleceğine inanmıyorum. Ancak sakatlanır topallarsın… Kafatasın çatlasa veya kırılsa kaynaşır, ama biz kesilen bir yolun yolcularıydık. Türklük yani bizim yolumuz tam 150 yıl önce kesilmişti.

 

Önce, olmayan olan Türklükle zamanını doldurmuş Osmanlıcılığın iç içe olduğunu bilemedik. Birbirlerinden ayrılırken kaynaşabileceklerine kanaat kılmamız uzun sürdü. İki yaka bir araya bir türlü toplanmadı. Ve tarihimizin en büyük depremi Osmanlı içinden Türklük fışkırırken yaşandı. Bu derin ve uzun bir ırmağı geçmek gibi bir şeydi. Karşı yakaya çıkanların kurulanmak ve yollarına devam edebilmeleri için tek şansı güneşli hava veya hafif bir melteme rast gelmiş olmalarıydı. Şansımız yaver gitti. Çok bocaladık ama artık diriliyoruz.


Bazen iyi ki dünya değişti diyorum.  İyi ki arkamızdaki köprüleri yıktık. Gözüm ardımızda kalmadı, diyorum. Osmanlıda Türk Ocaklarını unutamıyorum. Memleketim Osmanlı’nin en sevdiği diyardı. Nereye gitsem büyük büyük camiler, kapısı yıllarca açılmamış ama öğrenci bekleyen medreseler, okullar kül yatlar. Türklükten kalan ve geleceğe taşıması zorunlu kaleler bunlardı. Tarih parçalanıp bölünemez, Türklük ruhu tüm maddi ve manevi mirasıyla birlikte bizimdir, her zaman ve her yerde o bizimleydi. Biz onsuz olamayız, çünkü o bizim içimizdeki özdedir.

Atalarımızın Osmanlı tabanına Türklük aşılanması uzun sürdü. Osmanlıyı yaşatırken Türklüğü yetiştirdiler. Türklük Osmanlı ocaklarında mayalanmış. Liderleri de Rumeli Osmanlı ocaklarımızdan yükseldi: Mustafa Kemal Atatürk! O olmasaydı, Türk milletinin, Panislâmcı ümmet rüyasından uyanıp, abayı poturu atıp TÜRKLEŞMESİ uzun sürebilirdi. O yıllarda ağız açmış diş bileyen emperyalist ejderha Osmanlı kalıntılarını topluca yutmak istiyordu. 93 harbiyle Rusların, ardından Yunan, İtalyan, Fransız, İngiliz ve Bulgarların sırtlan sürüsü gibi bir oldukları asla unutulamaz. Bizim kimliğimizi doğup dirilirken bir ganimet gibi yutup yok etmekti hedeflerinde olan. Bu düşünülünce, Türklük kuvvetinin dev kudretini kimlik ocaklarından aldığını göz önüne getirebiliyorum. Şehit vermeyen Türk ocağı ve hanesi yoktur. En kutsal mekanlarımız Türklük uğruna can verenlerin yattığı kutsal kabirlerdir.

XIX. yüzyılın kinci yarısına ve XX. asrın ilk çeyreğine rastlayan bu ölüm kalım dönemi sözün tam anlamıyla Türklüğün yeniden diriliş dönemidir. Biz Bulgaristanlı Türkleri Özünden geldiğimiz Osmanlılıktan sıyrılmamız ağır oldu ve uzun bir dönem aldı. Belki de Atatürk öncülüğünde Türkiye Cumhuriyeti kurulmasaydı, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu emsal yaratılmasaydı, biz kimliğimizi bulamayacaktık. Soylarımızdan birinden olan büyük önder Mustafa Kemal’e inancımız güneşin doğacağına inanmamız gibi kesindi. O olmasaydı, yaşattığı emsal Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı beldi biz Bulgaristan Türkleri olarak Osmanlı kimlik kabuğunu açıp, Türk kimliğimizi bulamayabilirdik. Yaşadığımız coğrafya baştanbaşa yabancı bir din ve medeniyetle sarıldı. Memleketimiz her karışında Osmanlıyı anlatırken onu tarih olarak yok etme, unutturma ve lanetleme sayfası açıldı. Biz ise onu ayakta tutup yaşatmaya çalıştık. Müslümanlığın kendiliğinden Türklük doğurmadığını bu amansız kavga içinde öğrendik. Aynı zamanda bir de zamanını doldurmuş olanı ret ederek olumsuzlama ve yeni zamanla gelen Türklüğü yaşatabilme ortamı oluşturma davamız başladı. Bu davada yıllar yılı liderimiz yoktu. Bulgar devleti o gün bu gün Türklük üzerindeki sisin kalkmasına izin vermedi. Dedelerimiz, babalarımız ve biz puslu devirlerin çocuklarıyız. Yıllar yılı öğretmen dernekleri, Turancı birlikleri, spor kulüpleri vs. olmak üzere Türk ocaklarında sıcaklı ve aydınlık arayanların akıbeti ağır oldu. Türklük yeni bir ideoloji, yeni bir ahlak, yeni bir bakış açısı, hoşgörüsü yeniden ayarlanmış yeni bir dünya görüşü olarak doğmalıydı. Bir asır bu yolda mücadele verdik. 1989 Mayısındaki hak ve özgürlükler için ayaklanmamız bu örgütlü ve cesur atılımın en parlak örneğidir. Sonra Yugoslavya’ya, Avusturya’ya ve Türkiye’ye kovulduk ve tüm dünyaya dağılmak zorunda kaldık ama kökümüzden kopmadık. Türklük ocağımızın közleri Vatanımız Bulgaristan’dadır.

Bizim için Bulgar devletinin kem gözlerden uzak örgütlediği Hak ve Özgürlükler Hareketini önce Türk ocağı sandık. Oysa o cam ardında alevler oynatan hediyelik ocaklardanmış. Bunu anlayabilmemiz yıllar aldı. Çünkü verdiğimiz savaşımın politik bir yapılanmayla sonuçlanacağını inanmıştık. Oyuna getirildiğimize inanamadık. Türklük ocağına yıllar yılı çalı çırpı odun taşıdık, artık hepsi çürüdü, çünkü Rus ocağında Türklük alevlenmesi mümkün değildi.

Sorun şöyle biçimlendi.


Memleketimizde Türklük erdemleriyle Türk dili, dini, kültürü ve tüm özgünlüklerimizle yeni bir Türk kimliği doğması ve onun Türkiye Türklüğüne kenetlenme yolu kesildi. Dallanıp budaklanmamıza karşı olanlar üzerimize çığı gibi geldiler. Bir asırda altı büyük göçle aydınsız, öğretmensiz, doktorsuz, mühendissiz, hocasız kaldık, manevi güçlerimizden olduk. Onların inancına göre uygarlık ordumuz kovulunca ruhumuz daha kolay ezilebilirdi. Birçoklarına göre bu topraklarda bir tek Türk yaprağı yeşermeyecek, bir tek Türklük goncasını açmayacaktı. Adı var olma savaşımı olan bu kavga bugün de alabildiğine devam ediyor. Şekil ve renk değiştirse ve ara sıra kertenkele gibi kuyruğunu bırakmak zorunda kalsa bile, özü hep aynıdır.

Anlatmaya çalıştıklarımı 1989 ağustosunu anımsayarak yazdım. Aşağıdaki dörtlükler gençliğimin özetidir.

 

Biz ağustos sıcağında inmiştik Edirne’ye

Şarkı söyleyemeden güneşe aya

Masal da dinleyemedik doya doya


Ne de doyabildik oyun oynamaya

 

Biz ana çocuğuyuz, babaları hapisken doğmuş,

Dedeleri savaşlardan dönmemiş, nine çocukları

Baba tokattı yemeden büyüdük, kırılganızdır

Biz Türkiye’ye Türklük suyu almaya geldik.


Ve Dönüyoruz.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

eight + 1 =