Kültür-Sanat

Mantıksız Bahane 

Efrahim Salim 
Gırçinovo, Tırgovişte
1956 -1986

 

Golamo Gradişte, Krepça olaylarında ve onlardan sonra insanlara yapılan hakaretler bütün yörede duyulmuş, iradeler oldukça sarsılmış, yüreklere büyük bir korku çökmüştü. Gırçinovolu’lar da biredek köy meydanına çıkmış, grup grup  fısıldaşıyor, ama tek biri cesaret bulup başını kaldırmamış, umum bir tepkiyle örgütlenememişti. Birkaç ak sakallı işi zamanın akıntısına bırakarak “Tanrı en büyük kadıdır. O bilir işini. Gün gelir, her şey yerini bulur, inşallah!”, diyerek gençleri teselli etmeğe çalışıyorlardı. Polis ve asker kıtaları, köy sakinlerini işte böyle bir psikolojik durumda bulmuştu. Kimse adını vermek istemiyordu, ama dişlerine kadar silahlanmış askerleri, tankları gö­rünce, talilileriyle barışmışçasına teslim olmuşlar, birkaç günün içinde bütün adlar değiştirilmişti. İçleri nefret doluydu fakat. Yüzlerinden, gözlerinden, sözlerinden, tüm tavırlarından er geç bu çaresizliğin ve sabrın sonu geleceği besbelliydi. İsyan her an patlayabilirdi. Bunu polis de sezmiş olacak ki, işimizi bitirdik, deyip de köyü hemen terk edivermemişti. Mahalleleri, iş yerlerini dolaşıyor, her yerde, her şeye göz kulak kesiliyorlardı. ..
Herkes ağır yaşamıştı bu büyük cinayeti, herkesin içi boğazına kadar doluydu. Zaman da tedavi edemiyordu hani. Olaydan üç ay
geçmesine rağmen gittikçe derinleşiyordu kalplerdeki yaralar. Hele de hiç bir şeyle, bir haksızlıkla barışmayan Efrahim’ in yaraları …
Mesleği elinde, sağlığı yerinde bir gençti o. E, ev bark olmamıştı henüz, ama o sorun değildi. Yakışıklı ve tatlı dilliydi. Sayısı başın­daki saçları kadardı ardından koşan kızların. Başkaydı onun dün­yası. Çok canı sıkılıyordu son zamanlarda.
Muhtarlık şoförüydü, ama arabası arıza vermişti. O gün ça­lışamayacaktı. Şehre gidip, hem aracına yedek parça arayacaktı, hem eşi e dostla gam kasavet dağıtacaktı. Merkezdeki otobüs durağındaydı. Ama aklı hep o olup bitenlerde. Ne Strajitsa’daki iki yıllık meslek okulunda, ne Popovo’ daki otomobil müesse­sinde, ne de köyünde adının Efrahim olması başarılarına köstek olmamıştı. Bilakis, hep birinciler arasındaydı. Eh, hocalarından ve işverenlerden bazıları, Türklüğü’nden dolayı farklı muamele yapıyorlardı, ama keşke hep öyle fark yapsalar da, adını almasalardı. İşte bunları düşünüyordu yine otobüsü beklerken.
– Evtim, Evtim, seni çağırıyodar, diye bir ses geldi arkadan. Efrahim, sesi işitti, çağıranı tanıdı, fakat işitmezlikten geldi, ses vermedi.
– A ba Evtim, sen işitmiyor musun? diye haykırdı yine aynı kişi, Efrahim’ e yaklaşarak.
Delikanlı istifini bile bozmadı. Daha doğrusu, kendini öyle göstermek için çabalıyordu.
Sonra önüne dikilerek:
– Sana diyorum hey Evtim! dedi üçüncü defa daha sert bir sesle.
Ne vakitten beri bağırıyorum.
– Ben adımı işitmeyince, çağırmaları önemsemiyorum!
– Adınla çağırdım yahu. Az mı bağırdım ardından Evtim, Evtim diye! ….
– Benim adım Evtim değil, Efrahim! dedi bu defa genç Türk sert ve kesinlikle: Hem başka vakit beni öyle çağırma, zira! …
O zamanlarda böyle bir ifade izleyenler için büyük bir keşifti adeta. Ağzından kaçıranları nice nice hakaretler bekliyordu. Öylede oldu. Efrahim daha o vakit gözaltına alındı.
Sorgu, kendinin de çalıştığı köy muhtarlığında başladı önce. Sonra Popovo polis dairesine erdi iş. “Sen tarihi biliyor musun?”, “Adını niçin beğenmiyorsun?”, “Başka kimler senin gibi düşünüyor?” sorular hep bu türdendi. Cevapları ise dört kelime: “Ben Türk’üm, adım Efrahim!”. Ve her cevaptan sonra da dayak! Dövüyorlar, dinlene, dinlene dövüyorlar ve sonra da “Git, yarın gene gel” deyip salıyorlardı. Ertesi günü yine başından başlıyordu sorgu ve hakaret. Her defasında yeni çürüklerle yaralarla dönüyordu Efrahim eve. Yalnız en yakınlarıyla paylaşabiliyordu başından geçenleri. Dördüncü gidi.şinden sonra da dönmedi.
Uç gün sonra “Hastanız öldü, gelin alın.” diye acı bir haber geldi Tırgovişte sancak hastanesinden. Evet, yine aynı hastanede. Aynı hastanenin, aynı iç hastalıkları şubesinin, aynı dördüncü katında olmuş olan. Güya tuvaletin penceresinden atmıştı Efrahim kendini. 16 Mayıs 1986 tarihli, 215 numaralı belgede “kafa tası ve beyin patlaması” yazıyor ölümünün nedeni. Oysa oldukça sakin, aklı selim bir kişi olduğunu paylaşıyor tüm tanıyanlar. “Acıları vardı, ama geç vakte kadar televizyonda filme bakmıştı, haleti ruhiyesi yerindeydi, sabahsı kendini attığını duymuştuk” diye anlatıyorlar hastanedeki oda arkadaşları. Ne mantıksız bahane göstermişti şövenler! ..
Köyün merkezinde, aynı durakta otobüs bekliyorum. Kahramanın kişiliği için işittiklerim hala kulaklarımda. Karşımda büyük bir abide. Kendi kendime gün gelir de minnettar nesiller, onun yerine değilse, yanıbaşınakutsal hakkını savunarak ölen kahraman Efrahimi ebedileştirirler mi acaba, diye düşünüyorum.  


Sunyto Mehmet
06.02.2012/16:20h
***********************************************************************
***********************************************************************

Davası Görülürken Toprağa Verildi

Ömer Hacıoğlu 
Mujentsi, Kırcali
1939-1987 

 

Ömer ve arkadaşları tutuklanalı hayli zaman olmuştu. Yakınları olup bitenleri izliyordu. Nihayet davanın yeri, günü belli oldu. Sofya’ da, Kırcali Sancak Mahkemesi tarafından bakılacaktı. Onlar da yollara döküldüler.
Dava olağanüstü bir olay olarak nitelenmiş, başkentin merkezinde sıkı yönetim uygulanmıştı adeta. 200′ den fazla milisle sarılı Adliye Sarayı’nda tam dokuz gün devam etti. Savcılar, avukatlar, kadılar, müşavirler, biri oturup, diğeri çıkışıyor, çoğu uydurma delillerle suçluyor, ceza oranlarını tartışıyorlardı. Hepsi oradaydı da, tek Ömer  Hacıoğlu yoktu salonda.
Evet, tek büyük sanık yoktu salonda. Hukukçular tartışırken, yakınlarından bir kısmı, kulak kesilmiş, umutlu gözlerle onların duruşmasını izlerken, ebeveynleri, eşi, çocukları ve diğer yakınları “İntihar etti” diye şok haberi almış, Ömer’ i Sofya morglarının birinde bulup götürmüş, toprağa vermişlerdi artık! Hakimler, kuş­kusuz, bunu biliyorlardı, ama yine de 20 yıl ağır hapis cezasına mahkum ettiler merhumu.
Ömer’ in ölüm haberi tüm Rodoplar’ı sarstı. Ona herkes yandı, çünkü dürüsttü, doğrulukçu ve soy sever bir kişiydi.
O, gençliğinde büyük bir trafik kazası nedeniyle bir ayağı kesilmiş, ömür boyu özürlülüğe mahküm olmuştu. Ama yine de hiçbir an ruh kınklığına düşmemiş, toplumdan, hele de ortamındaki azınlıklann sorunlarından ilgisini kesmemişti. Saatçılık zanaatını benimsemiş, Benkovski köyünde kendine küçük bir iş yeri açmıştı. Diliyle ve marifetiyle kısa bir zamanda eş dost edindi, müşteri kazandı. Sevilir ve güvenilir bir adam olduğundan saatler tamir edilince müşterileri, bin bir dert deşiyorlardı ona. Birkaç yılın içinde kendi aranan bir danışman, atölyesi ise kulübe dönüşmüştü adeta.
1984’ün başında, daha birkaç arkadaşıyla birlikte “Uzun Kış” örgütünü kurdu ve onun gayri resmi başkanlığını üstlendi. Amaçları: Bulgaristan’ daki azınlıkların, siyasi, sosyal ekonomik, eğitim kültür ve dini haklarını savunan ve bunlarla ilgili uluslararası kuruluşlara ve basın mensuplarına malumatlar toplayıp vererek sorunlara çözüm aramaktı. Kısa zamanda üyelerinin sayısı400’ü aşan örgüt, yoğun ve çok yönlü bir faaliyet yürütüyordu, ama ele verildi ve Ömer 8 arkadaşı ve yandaşıyla beraber 31 Ocak 1986′ da tutuklandı. Ve tam 11 ay Kırcali milis dairesinde, sonra da Sofya’daki Genel Soruşturma dairesinde beterinden beter hakaretlere maruz kaldı.
İşkenceler iradesini kıramadı fakat. O, içeride olduğu zaman­larda da soydaşlarına faydalı olmaya çalıştı. Sofya hapishanesine düşünce, bu hususta ona mutlu bir rastlantı da çok etkiledi. Orada, sonraları Hak ve Özgürlükler Hareketinin kurucusu ve lideri Ahmet Doğan ile buluşmuşlardı. Biri, fevkalade hazırlıklı bir bilim adamı, diğeri, sıradan bir zanaatçı, fakat girişken örgütçü, bu iki cesur, davalarına sadık, canlarını torbaya koymuş hücre komşusu, tüm sınırlamalara rağmen sık sık buluşuyor, nice nice projeler kuruyor, eylemler öngörüyorlardı.
Şovenler, “Uzun Kış” örgütünün ve onun fahri başkanı Ömer Hacıoğlu ‘nun faaliyetini asla affetmek istemiyorlardı. Nitekim, duruşmanın sonunu, mahkemenin kararını bekleyememiş, mert örgütçüyü gaddarca yok etmiş ve bir de kendini asmış diye man­tıksız bir şekilde parlak hatırasım lekelemek istemişlerdi! …


Sunyto Mehmet
08.02.2012/19:50h
***********************************************************************
***********************************************************************

Mehmet S. Emberlerli
Golam Porovets, Razgrat
1909 -1987

Aslında, çiftçi oğlu çiftçiydi, ama esas hizmet süresini köyündeki tuğla fabrikasında geçirmişti. Gerçi, tuğla, kiremit üretimi ağır bir iş, ama. o alışmıştı da kolaylıkla yapıyordu görevini. Vücut yapısı da yardım ediyordu hani. İriyarı, geniş omuzlu, yüksek boylu bir adamdı. Mesleğinin tüm inceliklerini benimsemişti. Gençler, çamurun hazırlanmasında, kalıplanmasında, çiğ tuğlaların fırına dizilmesinde ve pişirilmesinde anlamadıklarını hep ona soruyorlardı. Salih de kıskanmıyordu bildiklerini. Memnuniyetle söylüyor, babaca yardım ediyordu. Becerikli ve yardımseverliği onun o iyiliğinden kaynak­lanıyordu.
. ·Salih Emberlerli alçak gönüllü, geniş yürekli, karıştırdığı toprak gibi yumuşak, cömert, sırasında ise pişirdiği tuğlalar gibi sert ve iradeliydi. Büyükle büyüktü, küçükle küçük. Bir köydeşiyle çekişmiş, birinin tavuğuna kış demiş adam değildi. İncecik bir mizah duygusu vardı. Olup bitenleri önce hicvi yönden değerlendiriyor, genellikle iyimserce yorumluyordu. Belinde bıçak, tabanca taşımıyordu. Silahı dudağındaki tebessümüydü. Gür bir sesi vardı. İyilikleri kahkahayla destekliyor, kötülükleri de yine kahkahayla kınıyordu. Bu dış görü­nüşü, kişisel vasıfları ve tavırlarıyla da ortamında bir manevi ve fiziki güç telkin ediyor, rahatlık ve güven neşrediyordu.
Aile düzeni de iyiydi. Evi, ev geçincesi, geçinceydi. Ama düzen bozuldu. Tek oğlunu aniden yitirdi. Cereyan, yalnız İsmail’ini değil, onu da vurmuştu sanki? Oldukça dazlak başında tek tük kalmış saçları, sakal ve bıyığı kırarmış, yüksek anlında çizgiler, yüzünde buruşuklar belirmiş, birdenbire çökmüştü. Akşamları eve toplanıyor, yetim İsmail ve Mersiye’yi dizlerine alıp okşuyor, biraz eğleniyor, ama onlar odalarına çekilince yine dört duvar arasında yalnızlığıyla kalıyordu.
Kızı Zeyniş, damadı Mehmet onu ayırıp atmamışlardı, ama kalanlar gidenleri değiştirmiyordu. Oğlunun başka bir yeri vardı kalbinde. Her nereye baksa, her neyi tutsa, İsmail’i hatırlatı­yordu ona. Biricik İsmail’ini! Onun için de meyhaneye uğru­yordu zaman zaman. Aslında, içki de değildi meramı. Eşle dost­la görüşüyor, biraz gam kasavet dağıtıyordu orada.
O akşam da öyle oldu. Gençler, akşam yemeğinden sonra, dizi filmin devamını seyretmek üzere televizyonun karşısına geçtiler. Onu böyle şeyler ilgilendirmiyor, içini başka sorunlar kemiriyordu. Kalktı, giyindi ve yine meyhaneye, Ömer’in yanına gitti. Vardı, tek başına bir masaya oturdu, ama sonra başka masalardan geldiler yanına. Birkaç dost baş başa verdiler, tatlı sohbete daldılar. O sıralar, kendini Türk bilenler, hastalarını, gurbetIerde olanlara hasretlerini unutmuş, hep Zorla Bulgarlaştırmayı yorumluyorlardı. Onların masalarında da bu konuya geçildi. Kim ne dedi dedi de, Emberlerli de: “Ya bizi de Bulgar yaptılarya”, diye ekledi Türkçe ve birde kahkaha çekti o gür sesiyle. Oysa öteki masalardan birinde sivil milis vardı. Meyhanede konuşanları önemsemezcesine sinsi sinsi içkilerini içiyorlardı. Birden yanlarında bittiler ve fazla fazla sorup sual etmeden onu yakalayıp İsperih milis dairesine götürdüler.

O vakitler mili s dairesinde neler olup bittiklerini yalnız oraya girip çıkanlar, başlarından geçirenler biliyordu. Ama onlar da anlatmaktan çekiniyorlardı, genellikle susmayı tercih ediyorlardı. Salih Emberlerli de öyle yaptı. Köy içine çıkmaz oldu. Daha doğrusu, çıkmaya takati  kalmamıştı. “Dövmeyin, çocuklar, ben babalarınızın, dedelerinizin akranıyım. Dövmeyin, benim suçum yok! diye kanlı kanlı yalvardım da, yine merhamet etmediler. Dinlenip dinlenip dövdüler canavarlar” diye bir yakınına fısıldamıştı yalnız. Anlatmasa da, benizinden, tavırla­rından neler çektiği iyice anlaşılıyordu fakat. Nitekim, çok geçmedi, acıları  sancıları içinde can verdi. Ve adı, yöre insanları arasında Zorla Bulgarlaştırma sürecinin en yaşlı şehidi olarak kaldı.


Sunyto Mehmet
12.02.2012/20:45h
***********************************************************************
***********************************************************************

Cesurluk
N ecip B. İsmail
Novi Pazar, Şumen
1954 -1988 

 

Novi Pazarda merhum Necip Osman’ ın doğup yetiştiği evde, aile efradının arasındayım. Ziyaretimin nedenini anlayınca, sofra başında babasının boğazında lokma duruverdi adeta. Pazı yazan Peruze nine oklavasını bir yana bıraktı, başım eğdi. Derin bir sessizlik çöktü odaya. Doğal bir haldi bu, bence. Yıllardan sonra yeniden, zaten kapanmayan yaraları tazeleyecek, çirkin olayları anımsatacaktım bu gelişimle. Bir hayli sonra merhumun kızı Nurten, kalktı duvardan çok resimli bir çerçeve alarak bana uzattı. Derken, bir minik yetişti, dayandı dizime. “Dede, dede”, diyerek gösterdi küçük parmağıyla oradan bir resmi. O kadar gençti ki! Evet, gençti, mertti, hakçı ve adaletçiydi. Bu nedenden de adı milisin kara cetvelindeydi.
Bulgarlaştırma kampanyasının daha başında, onlarca aydın soydaşıyla beraber tutuklandı. Sürgün edeceklerdi, ama son da­kikada otobüsten atladı, kaçtı, saklandı. Yirmi altıncı günü, der­ken ormanda yakalandı ve daha oracıkta da adım aldılar. Bu­nun tam nasıl olduğunu kimselere anlatmadı. Bir o biliyordu, bir görevliler, bir de Tanrı. Sonra çıkacaktı birer birer hepsi meydana.
Korkmadı fakat. Göz okunda olduğunu bildiği halde, yine de sokakta, işyerinde, dost ortamında açık açığa komünist şövenIerin ırkçı siyasetini kınıyor, diline göre, karınca kaderince soydaşlarım hak ve özgürlük davasına hazırlıyordu.
Bir akşam eşiyle sohbetten dönüyorlardı. İyice gördüler, ön­lerinde de milis yürüyordu, arkalarında da. Hasine, Necib’i eliyle dürterek, dilini değiştirmesini fısıldadı kulağına, ama Necip aldırmadı. Bilakis, daha da yükseltti sesini. Yükseltti, ama ka­ranlığa varınca kendini milislerin elinde buldu. Yaka paça milis dairesine götürüldü. O gece eve çok geç döndü. Bet beniz değiş­mişti. Eşi, işin farkına vardı ve:
– No’ldu, dövdüler mi? diye sordu endişeyle.
Necip, önce işitmemezlikten geldi. Biraz sonra, cebinden bir kağıt çıkararak ona uzattı.
– Şunu dosyaya koy, gizle ve koru, dedi.
– Neymiş o?
– Ceza makbuzu.
– Nabacaksın onu canım? dedi Hasine. Daha iyi yırtalım veya yakalım. Gelip ararlar, bulurlar, başka bir bela getirirler başımıza.
– Hayır, hayır; koru sen onu. Gün gelecek, o bana lazım ola­cak.
– Öyle bir gün gerçekten gelir mi sanıyorsun, Necip?
– Evet, gelecek. Ben eminim, Bulgaristan’ da özgür ve mutlu
günler yaşayacağız.
Bu olaydan sonra Necip’in peşini bırakmadılar. Türlü, türlü denemeler yapıyorlardı onunla.
Traktör okulunu bitirdi bitireli, şehrin “Kitka” müessese­sinde elektrik teknisyeni olarak çalışıyordu. İşinin ustasıydı. Her arızayı o düzeltiyordu, her bozuğu o tamirliyordu. Gel ge­lelim, siyasi yönden kendine hiç güvenmiyorlardı. Necip de bunun farkına varıyordu, hani. Bir kez tam işten çıkacaktı ki, kalite kontrolcüsü ona:
– Akşama işletme bekçisi olacağını biliyorsun, değil mi? diye sordu.
– Hayır, dedi Necip. Siz nereden biliyorsunuz?
– Kara tahtada adını gördüm de …
Beklenmedik bir güvendi bu. Necip, gitti, tahtaya yamandı, baktı. Gerçekten de o günün karşısında Martin Demirov yazı­yordu. Hiç ama hiç duymak ve görmek istemiyordu o adı. Aradan iki yıl geçmişti de, bir türlü alışamamıştı ona. Hemen iş mantosunun yenini çekti ve adı sildi. Sonra da çıktı, gitti yemeğini yedi, yeniden döndü ve nöbete bastı. Bastı, ama sabahla­yamadı. Gece yarısına doğru işletmeye iki milis geldi, ellerini kelepçelediler bir özel araçla yeniden çok iyi tanıdığı Şumen’in ;Üçüncü milis dairesine götürüldü.
Bu defa milis eziyetleri tam otuz altı gün devam etti. Katiller, bununla da yetinmediler fakat. Sonra da Belene ceza kampına tıktılar. Yedi buçuk ay sonra evine döndü. Bu esnada başından geçenleri hiç kimseyle paylaşmadı, ama sonra iyileşmedi. gittikçe düşüyordu. Gözleri uçmuştu, başı dönüyor, yürürken sendelliyordu. Varna’ya doktora götürdüler, ameliyat yaptırdı­lar.”Bir yere vurdurmuş olmalı, başında kan oturuşmuş” dedi uzmanlar sonunda, ümitsiz, ümitsiz. Ta o zaman annesini kı­ramadı. Yalvarışına cevaben, “Sanırım ki hiç bir arkadaşım benim kadar çile çekmedi, anacığım” diye tanıdı iki ikiye. Çok geçmedi, ağrılarıyla, sancılarıyla bu alemden göçtü. Annesi, babası, eşi, oğlu, kızı hepsi bir şeyler söyledi veya tamamladı kişiliği ve faaliyeti hakkında. Sonuna varınca hiç biri öldü diyemedi fakat. Yeniden sustular. Yalnız minik Necip resmini göstererek: “Dede, dede” diyordu hala yanımdaki küçük. Oysa, neresi dedeydi ya. Genç ve mert bir sima görünü­yordu resimde. Öyle bir sima ki, hiç kuşkusuz anılarda da genç ve mert kalacaktı yıllarca.


Sunyto Mehmet
15.02.2012/22:35h
***********************************************************************
***********************************************************************

İftira Kurbanı
Sabri E. Yahya
Staro Selişte, Razgrat
1954 -1989 

 

Son davaya da bakılmış, Yüksek Mahkeme’nin kesin hükmü bekleniyordu. Duruşma, bir formaliteydi, ama “Ümit candan sonra çıkarmış” derler ya, belki sağ kalır, evine döner, diye düşünüyorlardı. Derken eşi Selime’yi köy muhtarlığına çağır­dılar. O, yalnız gitmeye cesaret edemedi. Görümcesi Nefise’yi de aldı yanına. Beraber vardılar. Muhtarın bürosu üzerinde bir paket vardı. Açtılar. İçinden Sabri’nin elbiseleri ve iki satırlık bir mektup çıktı: “İdam gerçekleştirildi.” yazıyordu onda.
O, otuzluk bir gençti. Tuğla ve kiremit üretmiş, kamyonlara mal yüklemişti, ama esas sanatı fayansçılıktı. Asker ocağında öğrenmiş, sonra da adamakıllı pişirmişti bu mesleği. Aranıyordu, işi başından taşkındı. Başlanmış işi vardı, onu derhal bitirmeliydi, çünkü başkalarıyla da sözleşmeleri vardı. Onun için erken kalktı, işe hazırlanıyordu. Tam çıkacağı sı­rada, milisler evini bastı. Her yerlerini aradılar taradılar, sonra da ellerine kelepçe vurdular, götürdüler.
Sabri, Razgrat Milis Dairesi’ne varıncaya kadar tutuklanma­sının nedenini anlayamadı. Geçen akşam, Ahmet Hüseyin, İslam Salih, Mürsel Ali, Eyüp Mehmet, Ali Müstecep, Ahmet Yusuf köy meyhanesinde sohbet etmişler, Bulgarlaştırma konu­suna dalıp çıkmışlardı, ama onlardan tek birini milis dairesinde görmüyordu. Hiç birinden ihanet de beklemiyordu. Sorgu baş­layınca işi anladı. Köydeşi alkolik Stanço Stançev’in aniden ölümüyle ilgili suçlandırılıyordu. Sabri, bildiğini gizlemedi, ol­duğu gibice söyledi …
– Evet, eve dönerken Stanço agamı yol üstünde yatarken gördüm, ama bu sefte değildi, yine sarhoştur diye önemseme­dim, yanından geçip gittim, diye itiraf etti. İstintakçı inanmadı fakat. Zamanlar öyleydi, öküz altında buzağı aranıyordu.
– Hayır, yalan yapma, sen öldürdün, diye kesti sözünü. O suçsuz Bulgar’dan intikam almak istedin adından ötürü. Tanıyacaksın. Aksi takdirde anandan emdiğin sütü bile burnundan çıkaracağım senin …
Çıkardılar da …
Tahkikat tam 66 gün devam etti. Sopayla mı, kırbaçla mı, kıskaçla mı denemediler, cereyanlı sandalyeye mi oturtmadılar, ama hep “Yol üstünde gördüm, fakat öldürmedim” oldu Sab­ri’nin cevabı. Razgrat Sancak Mahkemesi de inanmadı sözleri­ne. Ölüm cezası verdi ona …
Sabri, daha doğrusu yakınları, istinaf etti davayı. Yüksek mahkeme’den adalet, merhamet umuyorlardı. Nihayet, on altıncı günü derken, o da oturdu duruşmaya. Duruşma aslında belgeler üzerinde, zamanın istemlerine göre oldu. Orada da Sabri’ye:
– Sen mi öldürdün? diye sordular.
– Yol üstünde yatarken gördüm, ama sarhoştur diye yanından geçtim. Ben öldürmedim, oldu yine sanığın yanıtı.
Maalesef, Sabri, burada da savunamadı kendini. Avukatlar mı diyeceksiniz? Onlar zaten onu savunmak için değillerdi. Maalesef Yüksek Mahkeme de tastikledi ölüm cezasını.
– Yaşım yüz üç oldu, ben böyle iftira görmedim, böyle sorgu ve böyle hüküm duymadım. Söyleyin o insanlara Sabri’mi bıraksınlar. Onu çocuklarına bağışlasınlar. Beni alsınlar!, diye didini­yordu anneannesi Nefıse nine.
Oysa, torunu büyük bir iftiranın kurbanı olmuş, artık kara toprağın koynundaydı …  


Sunyto Mehmet
18.02.2012/21:10h
***********************************************************************
***********************************************************************

İbret Dersi

Mümün i. Kocaali
Gorski İzvor, Kırcali
1945 -1985 

 

Zorla, Bulgarlaştırma cinayetini hepimiz zor yaşadık. Onlarca insan, canına kıyarak intihar etti. Bazıları göz kararttı, oğul uşak bıraktı, yurdu terketti. Yaşlı yerlilerin söylediklerine göre, aniden ve ilk basılan Gorski İzvor köyünden kaçabilenler kısa bir süre içinde Yunanistan’a, oradan da Türkiye Cumhu­riyeti’ne varıp yerleştiler. Bu akını gören yöre emniyet yetkilileri ve Hudut Askerleri Komutanlığı, olağanüstü yasadışı girişim­de bulundular. Mümün İsmail Kocaali de işte onlardan birinin kurbanı oldu.
Aslında, bu yörelerde hudut askerlerinin sorumsuzluğu yeni bir şey değildi. Mümün’ün babası İsmail Kocaali’yi yıllar önce birkaç asker “Büyük Alay” yerinde toprağını eşelerken yaka ­paça toplayıp, kanaradan aşağıya atmışlardı. Köy ve yöre in­sanları tarafından bugüne bugün “Büyük Alay Olayı” diye anı­lan bu acınaklı olayın yaşındaki Mümün’ü iyice sarsmıştı. Öksüz çocuk, nice nice çileler içinde yetişmişti, ama yurdunu seviyordu, hiç bir vakit, hiç bir nedenle onu terk etmeyi dü­şünmemiş, tersine, talihini yurdunun, halkının talihiyle bağla­dı, ev bark sahibi oldu, çocuğa çoluğa karıştı. Eşiyle el ele vererek hayvancılık demedi, tütüncülük demedi, geceyi gündüze katarak çalıştı. Sonra da saray gibi bir ev kurdu, onu sıvadı, boyadı. Tam biraz rahatlamıştı ki, ad değiştirme derdi geldi çattı. Ağır da gelse, onu da geçirmişti konuyla komşuyla beraber. Sonra tuttu, koyunların sayısını arttırdı.
Güzel bir mayıs günüydü. Akşam karanlığı bastı basacaktı Mümün dağdaki sayasında tam koyunlarını kapamaya çalışı­yordu. Yanına birkaç asker geldi. Onlardan biri, beraberinde­kilerle hududa kadar gitmesini emretti. Mümün keza suçsuzdu, yıllardan sonra babasının talihini paylaşacağını aklından bile geçirmemişti. Ne de olsa sayadan ayrılacaktı, hayvanlarını dü­şündü. Karşı sayalardaki köydeşleri Esma Yusuf ve Gülsüm Karaca’ya haykırdı:
– Hey kızlar. Ben biraz hududa kadar gidiyorum. Eğer tez dönmezsem koyunlarıma göz kulak oluverin! dedi ve gitti … Gitti tez değil, hiç dönmedi. Yakınları beklemekten usandılar, endişelendiler, ilgilendiler ve acı haberi de aldılar! ..
– Sınırı geçerken vuruldu, diye yanıtladılar ilgili makamlar. Hatta takkesi telde asılı kalmış! .. dediler ve cinayeti ispatlan­dırmak için bir de resim gösterdiler. Orda Mümün tellerin ara­sından geçmeye çalışırken, takkesi asılı görünüyordu! ..
Sonra anlaşıldı ki, oracığa da gömülmüş. Yıkanmadan, ke­fensiz, çoban elbiseleriyle, kanla dolu ayakkabılarıyla! …
Tam bir buçuk yıl sonra Gorski İzvor muhtarlığından verilen belgede ölümünün nedeni “Göğüs kafesinden vurulmuştur” di­ye belirtiliyordu. Ne acıklı bir ibret dersi, değil mi?

 

 

Sunyto Mehmet

20.02.2012/22:15h

***********************************************************************

***********************************************************************

 

Gerçekleşmeyen Emel

Süleyman i. Ahmet
Loznitsa, Razgrad
1956 -1987 

 

Çok duygulu ve dürüst bir gençti. O kadar da sıkılgan ve kapanıktı fakat. Tarım makineleri Teknikumu’nu tamamlamış, askerliğini bitirmiş, Loznitsa kentindeki konserve fabrikasında, Razgrat’ta güneş enerjiliği üzerinde çalışmış, birçok eş dost edinmişti, ama yine de yalnızlığı tercih ediyordu.
, Ad değiştirme kampanyasının başladığını anlayınca işten ayrıldı. Bu tutumuyla kurtulamayacağını pek iyi biliyordu, ama Yine öyle yaptı işte. Babası, kardeşi, eşiyle birlikte keza işten çekildiler. Bütün kent sakinlerinin adları değiştirilmiş, görevliler  ardı ardına haber gönderiyorlardı, ama onlar gitmiyorlardı. Bir gün dört araçla dört milis ve birkaç da memur, gelip onları evlerinden aldılar ve bütün mukavemetlerine rağmen muhtar­lığa götürerek isimlerini değiştirdiler.
Bu olay, Süleyman İsmail’i daha da etkiledi. Tam sekiz ay hiçbir yere çıkmadı, evinde kapalı kaldı, kimselerle görüşmedi, bir şeyler paylaşmadı. Başı avuçları arasında gündüz düşünü­yordu. Yalnız evdekilere zaman zaman “Bu memlekette daha fazla yaşanmaz, bizi ancak Türkiye kurtarır” diyordu. Tek emeli gôç etmek, adıyla, onuruyla yaşamak, dilince konuşmaktı.
Günlerden 7 Eylül’ dü. Çok sevdiği arkadaşlarından biri seslendi, o da kıramadı, çıktı. Kent lokantasında buluştular. Sonra başkaları da geldi oturdu yanlarına. İyi bir sohbet ettiler. Sü­leyman, gerçi, orada da açılmadı, sorarlarsa söyledi, ama sahte dostlar da az değil ya hayatta, kim nereye gitti de ne anlattı, bugüne bugün bilen yok, ama Süleyman daha ertesi gün 9 Eylül Milli Bayram arifesinde tutuklandı.
Yirmi sekiz gün kaldığı Razgrat Milis Dairesi’nde kimselerle görüştürmediler. Görevliler, yalnız temiz elbiselerini alıyor, sağ olduğunu söylüyorlardı. Sonra Belene Adası’na değiştirildi. Ora­da olduğu sıralarda zaman zaman yakınlarıyla görüşme hakkı oluyordu. Bir defasında kardeşine “Kemiklerimi kırıp döktüler, sağlığımı aldılar” diye şikayetçi oldu.
Belene Adası’nın Türk aydınlarıyla dolup taştığını, onlara yapılan zorbalıkları artık bütün dünya duymuştu. Uluslararası kuruluşların ısrarlı baskısı sonucu, tutuklu Türkler’in bir kısmı, yurdun değişik, genellikle Türk ahalisi olmayan, yerlere sür­gün edildi. Süleyman’ı da önce Bobovdol’a, sonra da Küstendil ili Drumohan köyüne sürdüler. Orada kimsesiz bir evde kalıyor ve her akşam, sabah gidip muhtarlıkta imza vuruyordu.
Ergün ve Ümmü Özgür’ler ailesiyle İstanbul’un Avcılar semtinde buluştum.
– Ağabeyimle son görüşmemiz Drumohan köyünde oldu, dedi Ergün Özgür. 27 Temmuz 1987’deydi. Nice nice işkenceli ve çileli 20 aylık yaşamında onu ilk olarak ümitli ve iyimser bul­muştum. Yeniden hayata dönmüş gibi konuştu bana. Bunu ev­dekilerle ve eşi dostuyla da paylaşmıştım. Onun için de yalnız iki gün sonra aniden “İntihar etti” haberi hepimizi sarstı! Köye varınca, olay yerini görmek istedim ve gördüm de. Alçacık bir mısır çitiydi, ağabeyim ise rahmetli boylu, fidan gibi bir deli­kanlıydı, kendini asarak sallanmayı bir taraf et, doğrulamazdı bile onun içinde! Bir oğlanın bana birşeyler anlatmak istediğini görünce, beraberimdeki Drumohan parti sekreteri, onu korku­tarak kovdu. Küstendil hastanesi morgu önünde ise, intihar etmiş ağabeyimi aradığımı söyleyince, “İntihar mı? Siz onu gör­dünüz mü?” diye şaşan hizmetçi kadının sözlerini, hemşire:
“Sen sus, konuşma, o siyasi mahkümmüş” diyerek bıçakla keser gibi kesti! Ağabeyimin iyimser görüşüyle, sözüm ona intihar kararı arasındaki tezat, oğlan ile temizlikçi kadının söylemek istedikleri ve söyleyemedikleri şeyler, cenaze merasiminde merhumun bedeninde göze çarpan çürükler, intihar değil, büyük .cinayet olduğunu apaçık gösteriygrdu …
Sohbetimiz esnasında eşi Ummü Ozgür de masanın üzerine camlı çerçeveye konmuş Onur Belgesiyle beraber, üstünde Bulgaristan Türklerinin soykırımı mücahidi” yazılı bir madalya koyarak, keza eşi gibi hüzünle:
Bunları “Balkanlılar Derneği” bize merhum ağabeyimizin ölümünden on yıl sonra sundu, diyerek söze katıldı. Rahmetli kayın pederim, hem için için ağlıyor, hem “Oğlum taşıyamadı ya ..”, deyip kendi yakasına takıyor, oğlunun kutsal bir dava uğruna gittiği için gururlanıyordu. Süleymanım, Süleymanım, diye diye gitti zavallım bu alemden!..
Özgür’ler ailesi gibi az mı bağrı yanık ana, baba, kardeş ve dost bırakmıştı şehitlerimiz! ..

 

                                                                                                                            Sunyto Mehmet

                                                                                                                         24.02.2012/15:30h

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four × two =