Yorum

Komunist Rejim Döneminde Belene Anılarım

Doğum yerim: 1943 Nenkovo – Rusalsko (Hotaşlı) Yörükler mahallesi Kırcaali.

1958 yılında devletin planı ve projesi doğrultusunda Türkleri daha hızlı ve süratle asimile edilebilmeleri için bizi göç ettirdikleri bölge Burgaz’a bağlı Aytos ilçesidir. 1989 yılında parasız çalıştırıldığım yol üzerinden yurdumdan kovulduktan sonra ikamet ettiğim yer Babaeski-Kırklareli’dir. Bir ulus hukuk devletiyse uluslararası anlaşmalara hakka, hukuka, kararlara riayet etmesi gerekiyor. Ben bunun bilinciyle büyüdüm ve eğitildim. Maalesef büyük dedelerimizin dedelerinin, babalarımızın ve bizim doğduğumuz topraklar bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen özgürce yaşayamadık, yaşatılmadık, doğan güneşin ışınlarına sevinemedik, nefes aldığımız havayı, bastığımız toprağı çok gördüler bizden. Kargaların bülbüllere dikenli çalıları çok gördükleri gibi. Diğer özgür Milletlerin çocukları gibi anneannemin ninni söylediği diliyle, Türkçe şiirler, hikayeler yazmak isterdim, vatanıma ana dilimle şarkılar, şiirler yazmak isterdim, farklı din, dil, kültür, örf ve adetler demokrasinin göstergesi olmasına rağmen bize bu faaliyetlerimizi icra etmemiz için, hatta yaşamamıza bile izin vermediler.

Maalesef ne çocukluğumuzu ne de gençliğimizi, özgürce yaşayabildik, yaşlılığımızı da bu bizde izler bırakan bilinçaltına yerleşmiş olan acılarla yaşıyoruz, güz günleri gibi çileli çektiğimiz acıların bizde bıraktığı yaralarla, acılarla yaşadık. Görünürde göstermelik olarak Demokrasi maskesiyle Sosyalizm, insan hakları eşitlik adına sloganlar attılar ama gerçek hayatta bunların hiçbiri uygulanmadı.

Bizlere uygulanan ırkçı, ayrılıkçı, milliyetçi bir politika uyguladı. Bulgar etnik grupları kendilerini üstün bir ırk görerek, utanmadan sıkılamadan bizlere karşı aşağılayıcı, üzücü tavırlar sergilediler. Bizlere 20 y.y. da din, dil, kültür, eğitim, kıyafet, örf ve adetlerimizi yasakladılar. Camilere gidenlere ibadetlerini, örf ve adetlerini yerlerine getirenler mimlenip işten çıkardılar, ana dilinle Türkçe konuşanlar cezalandırılırdı. Analarımızın bacılarımızın milli kıyafetleri (şalvarları) zorbalık uygulanarak kesildi. Ana dilinde eğitim isteyen öğretmenlerin işlerine son verildi ve inşaatlara gön derildi. Birçoğuna ise iş imkânı verilmedi. Kültür mirasımız olan camiler gözlerimizin önünde yıkıldı. Diğer taraftan kiliselere mecburi ziyaretler düzenlendi. Örneğin; Bulgaristan’ın Burgaz şehir merkezinde ve Sliven şehir merkezinde camiler yok edildiğine canlı şahidim. Bu iki ilde 50 – 60 bin civarı Türk yaşamasına rağmen, Burgaz merkezindeki 1673‘te inşa edilen cami yıkıldı. Ermeni kilisesi hala faaliyettedir. Diğer etnik gruplara ait olan Yunan ve Ortodoks kiliseleri, Yahudi sinagoglarına milyonlar verilip restore edilip koruma altına alınırken, bizim camilerimiz ve Osmanlı’dan kalan mirasımız gözümüzün önünde yok ediliyor. Bu barbarlık karşısında tepki gösteren Türklere cezalar veriliyor, hatta bazıları mahkum bile ediliyor. Bunun adı çifte standart uygulaması değil de nedir? Devlet tarafından bir etnik grubun başka bir etnik bir grubundan üstün görülmesidir. Bulgar hükümeti ikili ve uluslararası anlaşmalara imza atmasına rağmen hiçbirine uymamıştır.

Rusya destekli Avrupa hükümdarları tarafından, Bulgaristan’a bağımsızlığı verildikten sonra Türk, Müslüman nüfusu çoğunlukta olduğundan dolayı etnik temizleme sürecine başlamıştır. Yüz Binlerce kişiyi Türkiye‘ye göç ettirdiği yetmezmiş Bulgaristan’ın demografik yapısına da değiştirme sürecine girmiştir.

Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu köy ve şehirlere Bulgarlar yerleştirilmiştir. Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgeler asimile sürecinde Bulgarları yerleştirip, Türkleri de Bulgar nüfusunun çoğunluk olduğu yerler göç ettirmiştir. Böylelikle Türklerin ana dilinde konuşmalarına, örf ve adetlerini uygulamalarına, Türkçe eğitim görmelerine engel olunmuştur. Amaçlı olarak birleşik okullar adı altında Türkçe okullarını kapatarak Türkçe eğitimin önüne geçmiştir. Örneğin 1936 yılında Hotaşlı köyüne bir vergi memuru tayin edilmiştir. Bu memur için kilise yaptırılıyor. Bu kilisenin yapım sürecinde babamda dahil birçok Türk parasız (angarya) çalıştırılıyor. 1984-1985 yılında yeniden doğuş veya soya dönüş diye adlandırdıkları asimile sürecinde ‘’Bakın siz Bulgar’dan dönme Türklersiniz. Bu kilisede bunun kanıtıdır’’ diyorlar.

Elimizde bulunan Türk kimlik ve doğum belgelerimizle Türk olduğumuzu kanıtlamak için hak hukuk aradığımızda devletin adaletsizliğini bulduk. Bizlere acımasız cezalar verdiler.
Adımızı, dinimizi, benliğimizi, asıl kimliğimizi elimizden alıp, insanlığımızla, onurumuzla, gururumuzla oynadılar. Üstelik ağır cezalar verildi.

Etnik gruplar arasında kötülük yayarak birbirine düşman etiler. Böl parça politikasını uygulayarak, o Pomak, o Tatar, o Roman dediler. Gerçek Türkler müsterih olsun. Onların kimliklerine dokunulmayacak deyip Türk halkını yalan politikalarla uyuttular.

Devletin en ağır işlerinde çalıştırılan Türkler (kara yolları, inşaat işçileri, tarım işçileri) yani en az ücretle çalıştırılan Türk işçileri, akşamları dinlenmeye çekildikleri yuvaları, eşkıyalar gibi devlet kolluk kuvvetleri tarafından evleri basılıp, görülmedik işkencelerle zorla isimleri değiştirildi.

Daha önceden ismini değiştirenler, mağdur olup diğer Müslüman gruplardan dışlandılar. Güney Bulgaristan’da yaşayanları, kuzey Bulgaristan’da yaşayanlar desteklemedi. Evlilik yapanlardan birçoğunun ailesi dağıldı, perişan oldular.

O dönemde sahte tarihçiler, profesörler, bilim adamları mantar gibi türedi. Topyekün hepsi
Türk halkını aşağılayıp ‘’Siz Bulgar’dan dönmesiniz’’ diye propagandalar yaptılar.

03 Mayıs 1983 tarihinde Burgaz ilinin Karageorgievo (Çenge) köyünü gece saatlerinde devlet güçleri bastılar. Birkaç aileye sizde Pomak geni var diyerek isimlerini değiştirmeye kalkıştılar. Bütün köy halkı ayaklandı, köylülerine destek çıkınca devlet güçleri köyü terk etmek zorunda kaldı. Ertesi gün köye giriş-çıkışlar yasaklandı. Olağanüstü hal uygulandı. Köy ablukaya alındı. Zırhlı araçlar, polis arabaları, Bordo bereliler, polisler köye giriş çıkışları yasakladı. İki bin beş yüz nüfuslu köyün işçileri on gün işe gitmediler. Aytos’tan, Burgaz’dan birçok fabrika müdürü, ziraat kooperatif müdürü köye gelip özür dilediler, işe gitmeleri için ikna etmeye çabaladılar. 1985 yılına kadar bu köyde, köylülerin birlik ve beraberlik sonucu isim değiştirmek için köye gelemediler. Bu direnişin sonucunu dünya gördü, zorla etnik temizlik yapıldığını duydu. Bu direniş diğer Bulgaristan Türklerine de örnek oldu.

1984 sonu 24-25 Aralık tarihlerinde aşırı soğukları fırsat bilen devlet güçleri asimilasyon sürecini tüm gücüyle Kırcaali bölgesine baskınlar düzenleyerek, polis ve askeri birliklerle adları değiştirdiler. Birçoğu Burgaz bölgesine kaçıyor, bazılarının da ölü ve yaralı olduğunu duyduk, direnenlerde belene adasına gönderildiklerini haberini aldık. Belene adası temerküz kampı Gazi Osman Paşanın savunduğu Bulgaristan‘ın Plevne bölgesinde bulunmaktadır.
Bizlerde olaylarda mağdur olan Türk kardeşlerimize destek amaçlı Bulgaristan’ın Burgaz başkonsolosluğunun önünde toplanıp Türk ve Müslümanlara yapılan adaletsizliğinden T.C devletinin haberdar olup olmadığını, iki devletin anlaşmasıyla mı yoksa kendi diktatörlüğünün bir zorbalığı mı diye bilgi edinelim diye ve dünya kamuoyuna ve devletlere duyurmak amaçlı arkadaşlarımla 03.01.1985 tarihinde barışçıl bir miting düzenledik. Bu mitinge katılım 1500-2000 kişiden ibaretti.

04.01.1985 tarihinde evim talan edilip, iki küçük yaştaki çocuklarımın önünde, beni kelepçeleyip ve ziynet eşyalarımızı da alıp, 3’ü polis, 3’ü sivil polis, toplam 6 kişilik ekip tarafından tutuklandım.

Evimde arama yaptılar, suç unsuru bulunmadı. Paralarımızı aldılar, hala bize geri çevirmediler. Bana gösterilen tutuklama belgesinde savcı izni, mühür ne de imza vardı. Belene’den çıkınca istediğimde evimden alınan ziynet eşyalarını savcılığa teslim edilmediğini söylediler. Bana verilen belgede, evime girme ve beni tutuklama emri savcılıktan yoktu. Bulgaristan Burgaz emniyet müdürlüğüne götürülerek tek hücrede gözaltında tutuldum. 22.02.1985 -11.04.1985 tarihleri arasında 5 nolu ağır tecrit hücresinde tutuldum. Bu arada sorgulanmam da devam ediyordu.

25.03.1985 yılında İç İşleri Bakanlığının 39. Maddesi gereği Belene adasına 3 yıllığına sevk edilmem için karar alınıyor. Bu karardan sonra cezaevinde daha 17 gün kaldıktan sonra sevk ediliyorum.

Belene’ye götürülmeden önce 97 gün Burgaz’da ağır ceza evinin tek hücre bölümünde duyulmadık ve görülmedik, işkencelere maruz kaldım. Avukat tutmamıza, yakınlarımızla görüşmemize izin verilmedi.

11.04.1985 tarihinde bize söylenmeden belge göstermeden, 7 arkadaşımı da bir cezaevi aracına bindirdiler, hepimiz ayrı hücrelerden çıkartıldık, araçta buluştuğumuzda birbirimizi tanıyamadık, o kadar zayıflamış bitkindik ki, gözlerimizde görmüyordu çünkü 3 ay boyunca gece gündüz kırmızı ışığa maruz kalmıştık. Doksan yüz kilo olanlarımız elli kiloya kadar düşmüştük.

Belene’ye götürülürken cezaevi aracında iki defa şuurumu kaybettim, yol kenarında su kanalına başımı sokarak kendime getirdiler. Akşamüstüne doğru tuna nehrinin üzerinde ki köprüden geçerken vahim uzun, zor sürecin günlerin başladığını hissettim.

Belene ölüm kampı insanoğlunun korkulur rüyası, komünist rejimin tehdit aracı olarak kullanıldığı yer. Belene kampına geldiğimizde üç katlı elektrikli tel örgülerle çevrili, uğuldayan kurt köpekleri sürüsüyle karşılaştık. Kampın içerisinde önceden gelen mahkûmlar yurdun neresinden getirildiğimizi merak ederek sordular. Bizim Burgaz’dan geldiğimizi öğrenince birisi beni bana sordu. Yıllarca aynı köyde çalıştığımız PTT müdürü Ramadan Mehmet (Şentürk), gördünüz mü bizim köyden Dr Alişev’i? Ondan bir haber yok mu? ‘’Oda 2-3 ay önce tutuklanmıştı ‘’dedi. O kadar bitkin, zayıflamış ve kötü bir haldeydim ki beni tanıyamadı. Daha sonra birlikte Belene kampına doğru yolculuk yaptığım arkadaşlarım bana ‘’Senin Belene’ye ulaşamayacağını sandık‘’ Hatta aramızda Alişev’e bir şey olursa nereye defnedebiliriz diye konuştuklarını bile söylediler.

Kampta hücrelerde cam yerine saç teneke monte edilmişti. Gece gündüz ışıklar yanıyor, dışarısını göremiyorduk. Hava soğuk sıfırın altı -29 dereceye indiği dönemler oldu. Soba var ama odun ve kömür verilmezdi. Lağım fareleri üzerimizde cirit atıyordu. Tuvalet ihtiyacımız için tuvalet kovası hücremizde duruyordu, 12 saatte bir kovayı boşaltmamıza izin verilirdi. Yiyeceklerimiz domuzun atılan kırıntılardan, kulak, kuyruk, tırnak, balık kafaları, piliç ayaklarından yapılmış çorbaydı. Çorbanın üzerinde de domuz kılları yüzüyordu, çoğu vakit yemeklerden ishal oluyorduk. Sabah kahvaltısında da kurtlanmış peynir, hoşaf, yanmış şeker verilirdi. Bizim aramızda olan tıp doktoru Beysim Batmaz’ı sağlık sorunlarımız için görevlendirdiler. Çok hasta olsak bile, yataklara düşsek bile ilaç verilmiyordu.

Bir arkadaşımın apandisi patladı, hastaneye vaktinde götürülmediği için hayatını kaybetti. Buna rağmen herkesin morali çok yüksekti. Hiç kimsenin yüzünde gözyaşı görmedim, çünkü 1954 yıllarında yine bu ölüm kampında kalan Nuri Adalı (Türklerin Mandelası) , Halil İbrahim cesaretlerimizi ruhlarımızı besleyen şahıslardı. Ben daha sonra Eski Zağra ceza evinde Nuri Adalı’nın koğuşunda kaldım.

Belene mağdurlarının ruhları yüksekti birbirimize kardeş gibi davranırdık, yeni getirilen mahkûmlardan lehimize gelişen olaylarla ilgili haber aldığımızda teselli olurduk. Tek haber kaynağımız Belene adasına peyder pey getirilen mahkûmlardı. Kardeş gibi her şeyimizi paylaşırdık, yardımlaşırdık. Hatta bazen bir yerlerden bir soğan ekmek bulsak bile onları bile paylaşırdık.

Birçok arkadaşım üzerindeki işkenceler sonucu geçmemiş kanayan yara izleri, kol kırık, baş yarık mağdurlar vardı. Krumovgrad (Koşukavak)’tan Ahmet ve Osman kardeşlerden Osman’ın başı yarıktı. Başındaki yaralardan dolayı, kanlı gözyaşı akıyordu, üzerindeki yelek kana boyanmıştı. Asenovgrat’tan Recep sırtı belinden yukarısı simsiyah morarmış, polis copu rengindeydi.

Bir buçuk yaşında öldürülen Türkan bebeğin Kayoloba (Kirli) de toprağa verdikten sonra dedesi Abdullah kelepçelenip Belene adasına getirildi. Bebek vurulunca dedesi acılar içerisinde yavrusunu kucağına alıyor ve dedesin gömleğinde bebeğin kanı kalıyor. Kanını Belene’de dedesinin üzerinde gördüm. Türkan bebeğin kanı omuzlarında olduğu için ara sıra omuzlarını Türkan bebeği öpermiş gibi öperdi, Türkan’ı omuzlarımda taşıyormuşum gibi hissediyorum diye ifade ederdi. Bu sözleri duyunca biz arkadaşlarımızla gözyaşlarımıza hakim olamıyorduk.

Belene’de ikinci kampa götürüldüğümüzde mahkûmlar daha önce tavuk bakmışlar, hücre tavuk kümesine kokardı ve bitler vardı. Akşamları sivrisinekten hücre duvarları simsiyah olurdu, pencerelerde özellikle sineklik yoktu. Bazen bizi tarlaya mısır kazmaya götürüyorlardı. Çapa esnasında tarlada insan kemikleriyle karşılaşıyorduk. Sanki esrarengiz bir mezarlığı andırıyordu.

15.06.1985 de kamp meydanında başsavcı bir yandan tehdit, bir yandan ikna için bizi topladığında Asenovgrat’tan Recep yalınayak gömleğini çıkararak bu üzerimdeki morarmış kanayan yaraları sizin polisiniz yaptı, bizim insan haklarımız yok mu? Sizler papa suikastıyla suçlanan Sergey Antomov için dünyayı ayağa kaldırdınız ama bizim insan haklarımız yok mu? dedi. Siz iki kitap Fransızca- Kristiyan Rolletten ve bir tane İtalyanca- Luici Kavalla yazdınız ve onların adında bastırdınız.

‘’Binlerce Türk Müslüman’a işkence yapılıp haklarını korumuyorsunuz’’ dediğimde Başsavcının emri ile Recebi hemen alıp beni de üç arkadaşımla birlikte tek hücreye kapattılar.

Orada 49 gün tutuldum. Oraya geldiğimde Receb’in sesini bitişik hücremde duydum. Mektupla görüşme, dış dünya ile görüşmemiz yasaktı. Hatta hücrelerde cam yerine saç teneke monte edilmişti. Dışarıya çıkarılmamız yasaktı.

Arkadaşlarımdan birisi Türkçe konuştuğu için ikinci kamptan getirildi, bitişiğimizdeki hücreye konuldu. Arkadaşım zeytin tanelerinin çekirdeğinden yaptığı tespihini fareler yuttu. Ertesi gece, kedi büyüklüğündeki lağım faresinden üzerine basarak tespihini fareden istifra ettirdi.

Ben hücredeyken eşim ve çocuklarım görüşmeye geldiler. Aytos’tan Belene’ye kadar 300 km mesafe var, gelirken Belene’de bulunan arkadaşım Ramis’in ailesi kaza yapıyor, 21 yaşındaki oğlu ölüyor, eşi ve çocukları ağır yaralı kurtuluyor. Eşim geldiğinde kamp yönetimi Seydali yok burada diyor. Eşimde nerede o zaman? diye sorduğunda, bilmiyoruz cevabını alıyor.

Eşim görüş yapan mağdurların yanına sızıp, Seydali nerede diye soruyor, onlarda Seydali’yi yanımızdan aldılar 20-25 gün önce götürdüler, nerede olduğunu bilmiyoruz demişler.

Bunları duyunca eşim fenalaşmış, beni öldürdüklerini, öldürdükten sonra tuna nehrine attıklarını düşünmüş. Eşim üç gün boyunca telaşlı, bitkin, çok kötü halde küçük çocuklarımızla beraber Belene şehrinde hotelde kalmış, ama yine de bir haber alamamış. Eşim Aytos’a döndüğünde Burgaz’da bölge sorumlusuna gittiğinde ’’Eşin sağ, Sofya’ya yeni bir sorgulama için, İçişleri Bakanlığının Razvigor sokağındaki genel müdürlük tahkikat dairesine sevk edildi” diye söyleniyor. Ben orada 32 nolu hücrede 4 ay kaldım. İletişim, avukat, ailemle görüşmem yasaktı. Banyo ihtiyacımı 4 ay buyunca hiç karşılayamadım. Gece gündüz lağım faresi ve tuvalet kovasıyla iç içeydim. Dayaklara, işkence, elektrik sandalyesi akımına bile defalarca maruz kaldım. O arada eşim annemle babamı sık sık ziyaret ediyormuş.

Bir ziyaretinde, ikisinin de beyaz başörtüsüyle göğüslerinden bağlı olduklarını görüyor ve diyor ki; anne, baba bu ne böyle yoksa kendinize muskamı yazdırdınız diye sorunca, onlarda gelin gelin muska falan yazdırmadık acılarımızı acıyla bastırmak için, annen beni ben anneni acıtıncaya kadar sımsıkı bağladık diyor. Çivi çiviyi söker misali. Bizim ciğerlerimiz acıyor ciğerlerimiz gelin diyor. Ben Belene kampına sevk edildikten sonra Aytos’ta ikamet ettiğim evin kapı numarası 10 iken kapı numaram 5 oluyor.

Çift haneliyi tek haneliye çeviriyorlar. Ev telefon numaramızı bize sormadan, bizden habersiz değiştiriyorlar. Çocuklarım bana olan özlemini gidermek için bir kedi alıyorlar adını Aliş koyuyorlar. Çocuklar kediyi Aliş diye çağırdıkları için kediyi alıp, öldürüyorlar. Emniyet görevlileri, çocuklarına Türk isimleriyle hitap ediyormuşsun, aranızda Türkçe konuşuyormuşsunuz böyle giderse sen de Belene adasını boylarsın dikkat et diye eşime ikazda bulunuyorlar. Küçük yaşta olan çocuklarımızdan, hanemizdeki davranışlar, evde ne konuşulduğunu, eve kimin gelip gittiği üzerine bilgi alıyorlarmış.

12.11.1985 yılında Todor Jivkov’a yazdığım mektubu bahane ederek duruşmaya çıkarıldım. Mektubu 1983 yılında yazdık ve Todor Jivkov’a postaladık. O mektup Türk kimlik bilgilerimizi içeriyordu. Türk olduğumuza haklarımızın korunacağına dair Helsinki, Viyana, Otoda, birde Türkiye Bulgaristan arasında 1908 yılında ikili anlaşmaların altıncı maddesine göre bizim haklarımızı koruyacaklarına dair anlaşmalara imza attıklarını hatırlattık. Bu tür mektuplar daha önce ki senelerde suç unsuru olmamıştı, ama 1985‘te bunu suç olarak gösterip beni Bulgar kanunlarının 108. maddesinin 1. fıkrasına göre 5 yıl maksimum hapis cezası verdiler. Duruşma güya halk adınaydı ama duruşmaya, annem, babam, eşim bile alınmadı. Annem ve eşim duruşma salonunda dururken, annem eşime sormuş Seydali’yi ne zaman getirecekler diye, eşimde üç kişi getirdiler onlardan biri Seydali’ydi demiş. O kadar bitkin, takatsizdim ki 10 ay, gün yüzü görmedim, doğru düzgün yemek yemedim, hep tek hücrelerde aç, sefil, pis yerde, işkencelere maruz kalarak hep tutuldum. Annem 42 yaşındaki oğlunu bile tanıyamamıştı.

Nasıl olurdu ki, Bulgaristan kanunlarına göre o zamanlar mağdurların 2 aydan fazla tutulması büyük suçtu. Çıktıktan sonra aldığım belgelerde görüyorum ki, beni hücrelerden girdi-çıktı yapmışlar. Belene’ye götürülmeden önceki belgelerimde, Burgaz’dan serbest bırakıldı yazmışlar, aslında serbest bırakılmadım. Beni cezaevi kapısından alıp direk Belene adasındaki hapishaneye götürdüler. Belene’de en çok tecrit hücrelerinde tutulan mağdurlardan biriydim.

Duruşmadan sonra Sofya hapishane hastanesine gönderildim,15 gün yattım. Burgaz hapishanesine getirildiğimde yine ağır tecrit hücresine kapatıldım. Battaniye yok, ranza yok, beton yerde 14 gün boyunca yattım.
Daha sonra gardiyana ben neden bu hücrede tutuluyorum, başka normal hücreler dolu mu diye sorduğumda gardiyan dedi ki, kim bilir Sofya’da ne vukuatlar işledin diye cevap verdi. Bende hasta kelepçeli bir insan ne vukuat işleyebilir dedim. Demek ki milliyetçiler Bulgar, gizli güçler iş başındaydı.

On dört gün sonra beni normal hücreye taşıdılar, orada birkaç gün kaldıktan sonra beni cezaevinin 2. katına işe giden mahkûmların yanına aldılar orada bana bir ranza verdiler koğuşta 15-20 kişi vardı.

Herkes bana bakıyordu yeni gelin gibi. Yataklardan en yüksek katta yattım, başımı battaniye ile örttüm rahatsız etmesinler diye, yine de battaniyemi başımdan kaldırıp bakıyorlardı. Ertesi gün Aytos’tan mahkûmlardan birisine sorduğumda neden beni rahatsız ediyorsunuz, benim neyimi merak ediyorsunuz dedim. Bana dedi ki, sen Aytosta peynirlere salamlara marketlerde zehir koymuşsun, Aytos’taki evinde de radyo verici bulunmuş dedi.

Bu emniyetin bir oyunuydu bana kötü gözle bakıp hor görsünler diye. Belki de emniyet güçleri bu tür uydurmalarla diğer mahkumların beni linç etmelerini arzulamış olabilirler. Eski Zara (Stra Zagora ) cezaevindeki altıncı müfrezeye sevk edildim, bu müfreze bütün Bulgaristan’da ki cezaevlerinden en ağır şartlara sahip olan bölümdür. Bu bölüm tek hücreli, ihtiyaç giderme kovası hücrede bulunuyordu.

Bir tünel aracılığıyla işe götürülüp zehirli madde içeren kalayla, bilgisayar kablolarına kaynak yapılıyordu. Cezaevinde bulunan bu işte çalışırken çoğumuzun dişleri, saçları döküldü. Bir batı Alman vatandaşı zor şartlara dayanamayarak kendini yaktı, kurtarılamadı öldü. Polisler her dakikamızı gözetliyordu. İki üç kişi bir araya gelmemiz çalışırken yasaktı.
Üç ayda bir görüşme hakkı verilirdi bana, üç kilo yemekle ve üç kişiyle sınırlıydı görüşmelerim. Görüşmeler kapalı oluyordu. Bir görüşmemde annemde ziyaretime gelmişti. Annem nasılsın oğlum diye sordu bana. Türkçe konuştuğu için annemle görüşmemiz iptal edildi. Birde bana görüşmeme cezası verildi. 3 ay görüşmeyi 6 aya çıkardılar. Bulgarca dışında yabancı dil konuşuyoruz diye Anneme para cezası yazdılar. Zorla iteleyerek görüşme salonundan çıkardılar. Polis annemin ayağını bilerek kapıya sıkıştırdı. Annem gözyaşları ve acılar ile bana baktı, tek bir kelime konuşmadan iletişimiz kesildi. Anneciğimle iletişim kuramamış olsak bile bu son görüşmemiz oldu. Bir sonra ki ziyaret hakkıma kadar annem rahmetli olmuştu. Ben cenazesine bile katılamadım. Savcı izin vermedi, yasalara göre bir katilde olsa polis eşliğinde kelepçe ile götürülme hakkına sahiptir .Ben Türk olduğum için kardeşlerimin cezaevinin kapsında beni cenazeye götürmek için beklemelerine rağmen boş elle, beni cenazeye götüremeden döndüler.

Hapisten çıktığımda annemin saçlarını okşayacağıma, annemin soğuk mezar taşını okşadım. Hem de Hristiyan mezarlığında. Şu anda bir köyde Topolitsa –Burgaz’da annem Hristiyan mezarlığında, babam köyün diğer tarafında Müslüman mezarlığında yatmaktadır.

Gerçekte din politikayı kullanmıyor, politikacılar dini kullanıyor. Bulgaristan’da çalışan memurların rızası olmadan onlara hiç sorulmadan maaşlarından, babaları hapislerde veya babaları ölmüş çocuklara çalışan memurlardan Polonya, Çekoslovakya, Vietnam, Cezayir gibi Ülkelere yardım toplanırdı.

Ben de, benim çocuklarım da şu anda babasız diye yeni yılda devletimiz diğer ülkelere yardım ettikleri gibi benim çocuklarımı da yılbaşında, sevindirmelerini rica ettim. Babaları yoksa bile devletin var olduğunu göstermelerini istedim. Burgaz valisi aracılığıyla Aytos’a dilekçe gönderdim.

Aytos ilçe başkan yardımcısı K. Dimitrova dört kişiyle evime gelip, senin eşin çocuklarına hediye verilmesini istiyor Polonya, Çekoslovakya çocuklarına benzemez senin çocukların, hediye vermeyeceklerini söylemeye gelmişler. Yani, sevindirmeye değil üzmeye gelmişler. Bir sakız veya tek şekerle sevindirebilirlerdi veya hiç gelmeseler daha iyi olurdu. Eşimde Polonya Çekoslovakya’ya gidip te araştırdınız mı bizim gibi onları da. Onlarda sizin çocuklarınız onlara benzemez diyor. Bunun adı çocuklarımızın arasında açıkça ayrımcılık uygulamasıdır.

Belene kampında sağlığımı kaybettim, malulen emekli oldum. Psikolojik olarak yıkıldım. Annem oğlunu ve torununu Belene’de tutuklu olduğunu ve işkenceler yapıldığını görerek, acılar içinde öldü.

Eşim acılardan, üzüntülerden beyin kanaması geçirdi, kısmi felç oldu. Eşime emniyet görevlileri benden boşanmasını, benim artık geri dönmeyeceğimi söylediler. Ailemin dağılmasını istediler.

Oğlumun geleceğini yok ettiler. Milli yıldız sporculardandı. Son sene Veliko Tırnovo spor akademisinde okuyordu. Beş-on tane altın gümüş madalyası olan, takdirle gösterilen okul panosunda resmi olan bir öğrenciydi. Okuldan atıldı, on yedi yaş altı olduğundan dolayı Vratsa ili Boyçinovtsi çocuk ıslah evine götürüldü. On yedi yaşını doldurduktan sonra onu da Belene ölüm kampına götürdüler, daha sonra Belene’den Eski Zara ceza evine götürdüler. Benden ayrı bölüme koydular. Birbirimizle savcılık aracılığıyla görüşme yapıyorduk.

Bu soya dönüş sürecinde hayatımızı kararttılar, maddi ve manevi sıkıtınlar bütün aile olarak çektik. Bütün hayatımız boyunca biriktirdiğimiz, çabaladığımız varlıklarımız yok oldu.

Doğduğum yurdumdan en sonunda kovuldum. İki yıl işçi askeri olarak, otomatik silah elime vermediler.

Beş yıl parasız kamplarda, hapishanelerde, okurken parasız çalıştırıldım, toplamda sekiz yıl parasız çalıştırıldım. Bunumu hak ettim?

Soykırım sürecinden hiç kimse yargılanmadı. Şu anda bile bize işkence edenler ve yöneticilerin çocukları şu anda önemli yönetim yerlerinde çalışmaktadır.

Hiç biri yargılanmadı, hatta hepsine unvanlar ve madalyalar verildi.

Otuz sene önce Şilede askeri darbe oldu, yapanı General Pinoşe‘yi yargıladılar ama bizim bir Avrupa ülkesinde Bulgaristan’da maalesef yargılama yapılmadı.

Hatta şu anda okul kitaplarının ön kapağında otuz dört sene etnik temizlik yapan diktatör Jivkov’un tarih kitaplarında görkemli resmi var.

Almanya’da okul kitaplarının ön kapağında Hitlerin resmini hiç görmedim, olup olmadığını merak ediyorum.

Zorla asimilasyonun arkasında bıraktığı sonuçlar bizim doğup büyüdüğümüz ülkeye zor günler yaşattı. Hep birlikte çalışıp paylaştığımız insanların arasına kötü duygular girdi.
Rejim ülkenin insanına bu kötü duyguları aşılayarak Nazi Almanya’sında olduğu gibi kolektif suça zemin hazırladı, fakat Bulgar halkı bu oyuna gelmedi ve rejimin istediğini yapmadı. Sürgüne gönderildiğimiz köylerde, insanlar bize hor bakmadı ve gerektiği zaman bizimle yemeğini yudumunu paylaştı ve evine davet etti.

Bütün bunlardan sonra ve Bulgaristan demokrasiye geçip Avrupa İnsan Hakları değerlerini benimseyip hukukun üstünlüğünü göz önüne alarak ülkeyi insansızlaştıran birçok yaşam yerinin yıkımına sebebiyet veren ve yüzlerce insana zulüm edip karanlık dönemler yaşatanlar adalete teslim edilmemiş olması, yaraların açık kalmasına yol açmaktadır. On kişiden oluşan bir karanlık devlet yönetimi bütün bir halka tercih edilmeyip, adalete teslim edilmeliydiler. Ne yazık ki bu yapılmadı.

Seydali Aliş AKGÜN

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four + 5 =