Muazzez YURDAKUL

 

Dört saatlik yolculuğum böyle ezik düşünceler içinde geçti. Akşamın saat beş sıralarında Eski Zara Cezaevine vardık. Polisler beni cezaevi yönetimine teslim edip döndüler. Ben, cezaevinin Ağır Salon denilen bölümünde bir hücrede kaldım. Burası yeni bir dünya, yeni bir ortamdı. Her şey, hatta bir dakika sonra olacak şeyler bile buz gibi sopsoğuk bir bilinmezliğin içinde gömülüydü. Hücre yabancı, gardiyan yabancı, şehir yabancıydı. Tasavvur edemeyeceğiniz kadar bir hücreye girince öyle kıpırtısız kalakaldım. Daha gün batmamıştı ama bana her yer karanlık görünüyordu. Bir köşede bulaşık çiniler yığılıydı. Döşeme aylardan beri silinip süpürülmemişti. Köşedeki demir karyolada beyaz olduğunu unutmuş çarşaf, bir de kirli battaniye vardı. Birkaç saat öyle sessizce oturduktan sonra kapıyı çalarak, beni üstümden kilitleyen gardiyandan süpürge istedim ve de hücreyi temizlemek için müsaade rica ettim. Kapıyı yüzüme öyle şiddetle, öfkeyle vurdu ki,  az kalsın burnumu kıstırıyordu. Cuma akşamını, cumartesiyi ve pazarı o pisliğin içinde geçirdim. Pazartesi günü beni cezaevine kayıtladılar. Bu iş o kapıdan bu kapıya defalarca girip çıkmakla, bir sürü soruyu cevaplamakla. On parmağından teker teker iz vermekle, dişlerinin, kendinin mi, yapma mı, kaçı kendinin, kaçı yapma olduğunu dahi söylemekle, daha bir sürü soruyu cevaplamakla oldu. Bulgar cezaevlerinde mahkûmlar dört atla yazılıyorlardı. Benim adım şöyle kayıtlandı. Ömer Osman Mahmut Hüseyin. O geceyi, çoktan rahmete kavuşan dedemi anmakla geçirdim. İkisi de bugünkü Yugoslavya’nın Priştina kasabasına bağlı bir köyde dünyaya gelmişler, ömürlerinin büyük bir kısmını orada geçirmişler ve tâ bu yüzyılın başlarında büyük dedem Hüseyin kardeşi Mehmet amca ile birlikte bugünkü Koşu kavak’a bağlı Kara kuz köyüne gelip yerleşmişler. O zamanlarda Koşu Kavak Edirne vilayeti imiş. Ama bence dedelerimin en önemli özelliği ikisinin de Osmanlı ordusunda uzun yıllar askerlik yapmış olmalarıdır. Hüseyin dedem Plevne’de Osman Paşa ile Ruslara karşı savaşmış, Osman Paşa ile esir düşmüş: Mahmut dedem ise Trablus Garb’ta yedi sene askerlik yapmış. Eğer Balkan Savaşında Koşu Kavak Bulgaristan’a dahil edilmeseydi, babam da Türk askeri olacaktı, ağabeyim de, ben de. Oysa biz sadece Emek Eri olarak askerlik yaptık. Bu alay tarzında söylendiği gibi, tüfekli değil, kürekli asker demekti.

 

Ertesi sabah işe gitmeden önce beni, kayıtlandığım birinci müfreze şefi Mitev’in kabinesine götürdüler. Bana edebiyat öğretmenliğinden polisliğe atladığını söyledi. Arkadan edebiyatla ilgisi olduğunu ekledi. Yazdığım romanların başlıklarını ve kısaca özetlerini istedi. Ben de anlattım. Artık sakınacak bir şey yoktu ki…Müfreze şefi en çok BEBEK piyesi ile ilgilendi, özetledim. İyi, kötü hiç bir şey demedi. İyi demesi mümkün değildi ya, kötü de deyemedi. Bundan sonra bana, el yazılarımı kaç kişinin okuduğunu, onlardan beni hangisinin ele verebileceği ile ilgilendi.  Bilmediğimi söyleyince hangisinden şüphelendiğimi sordu. Bu soruyu bana sorgu yargıcı da sormuştu defalarca, her defasında bu soruyu yanıtsız bırakmıştım. Müfreze şefine hiç kimseden şüphelenmediğimi söyledimse de, doğru değildi. El yazılarımı okuyanların tümünü şüphe altına koyuyordum. Ancak eleye eleye üçe indiriyordum. Birisi ÇÜKRÜ ÇITAK’ tı, ikincisi MESTAN HÜSEYİN, üçüncüsü de MEHMET Halil. 1985’in Ocak ayında Mehmet Halil’in Mestanlı gösterilerine katılmamasına rağmen, Belene Ölüm Kampına gönderilmesi şüphe altındakileri ikiye indiriyordu. Sonra Belene’ye ben de gönderilince Mehmet’le bu konuda uzun uzun konuştuk. Adamın Belene’de oluşunun asıl nedeninin, benim el yazılarımı okumuş olup emniyet mensuplarına bildirmemiş olmasından olduğunu öğrendim. Adama bu yüzden dayak da atmışlardı. Benim el yazılarımın tümünü okuyan bir tek Mehmet idi. Yılların geçmesiyle bu iki “eski dost” üzerindeki şüphelerin büsbütün artıyordu. Çünkü kendilerine verilen parti görevinde hızla ilerliyorlardı. Hele de hele, Bulgarların Yeniden Doğma dedikleri Türkleri Bulgarlaştırma işlerinde umulmayacak kadar faaldiler. Şükrü Çıtak, Koşu Kavak Ayakkabı Fabrikasında parti sekreteri, Mestan ise Guliyka köyünde aynı görevde idi. Şükrü fabrikada Türkçe konuşanlara bağırıp çağırıyor, akrabalarına dahi para cezası uyguluyordu. Şükrü’nün evinde çocuklarıyla Bulgarca konuştuğunu biliyordum. Çocukları Türkçe bilmiyorlardı. Benim, onu uyarıcı sözlerime gülüyor, büyüyünce öğreneceklerini söylemekle yetiniyordu. Mestan ise bütün cinsinin Bulgar olduğunu kanıtlamak için evinde “Rodova Sresta”  yani akraba görüşmesi yapıyordu. Cezaevinden çıktıktan sonra bana “Geçmiş olsun” demedi, aramadı, sormadı. Ben onun bu davranışlarına neden olarak, Türklüğe sahip çıkışımı, Bulgarlaşmaya karşı direnişimi gösteriyorum. Mestan ise DS yöneticilerinin benimle görüşmeyi yasakladığını ileri sürdü. Demek insan “Lüks hayat” sürebilmek için yirmi yıllık dostlarından yüz çevire biliyormuş. Ne acı! Böyle kişilere karşı soğuk davranmamın doğruluğunu siz de takdir edersiniz sanırım.

 

Bir de sonradan hatırladığım, Gazi köyünden beraber öğretmenlik yaptığımız Mehmet Mümün vardı. Ama o el yazılarımı okumamıştı. Sadece yazdığımı biliyordu. Ötesi, onun vicdanına kalmış bir şey…

 

Bu sorun üstüne söylemek istediğim bir şey daha var: yukarıda adı geçen ikisinin DS’nin adamları olduklarını biliyorum, ancak beni ele verenin onların olduklarını kesinlikle söyleyemem. Kuşkusuz onlar değil demem de imkânsız… Zamanın bütün sırları çözeceğini sanıyor ve bekliyorum.

Devam edecek.

Reklamlar