Yorum

Hasıraltından

Filiz SOYTÜRK

 

Hasıraltından su yürütmek demek istesem de, istedikleri dere geçirmek, diyorum. Ne demek istediğimi hemen anlayacaksınız. Hiç okul görmemiş Çingene kızların nasıl olur da çalmakta, kapmakta, hırsızlıkta ve dolandırıcılıkta bu kadar usta olabildiklerini kendi kendinize sormuşunuzdur. Ben de sordum hem de defalarca.. Evde kapalı tutulup gün boyu birbirlerini aldatmaya çalıştıklarını, bu işlerin kursu da olduğunu öğrendiğimde huzur buldum. Kazanlık’tan bir komşumuz vardı, dikiş ipliği fabrikası yemekhanesinde aşçı yardımcısı ve bulaşıkçı gibi çalışıyordu. Gece nöbetinden dönerken donuna piliç, birkaç kilo et sakladığını, anlatırdı. Bir defasında yakalanmış ama alışkanlığından vazgeçmemiş…

 

Şu birkaç yıllık ömrümde orak, yonca, çayır biçen, ağır işlerde çalışan Çingene görmedim. Bu böyle gelmiş böyle gidiyor. Neden dersiniz?

 

Vaktiyle Hindistan nüfusu kalabalaşınca bir işe yaramayan, kalpazan ve mundarlardan kurtulma kararı alınır. Kimin kaç para ettiğini, hiç bir iş yapmadan, dilenerek geçinenlerin tespit edilmesi yıllar alsa da, bir gün “şu kesimden kurtulmalıyız” kararı çıkar. İmzalayıp mühürleyen SAHİP merhametli biriymiş ki, doğup büyüdükleri yerleri terk etmezden önce hepsine birer zanaat öğretilmesini emreder. “Müzik yapmayı” öğrenirler. SAHİP memnun, şarkı söyleyerek giderseniz ne yolda ne de vardığınız yerde anadilinizi unutmasınız, der ve hepsini yolcu eder.

 

Bölüklerden biri Fars imparatorluğu üzerinden Orta Asya Bozkırlarına uzanırken, Güney Denizleri boyunca ilerleyenler Mısır’ın kuzey başkenti Kahire’ye varırlar. Vardıkları gün Fara on II. Ramzes (m.ö. 1317 – 1251 yılları arasında Mısır hükümdarı) sarayında düğün şenliği kurulur. Ramses kızını everir. Yol yorgunu olduğunu belli etmeyen kafile düğün bayram edenlere hemen karışır, Nil Irmağından kalburla su taşıyanları müzikle uğurlayıp karşılar. Davetsiz olmalarına rağmen, kamberlerin de onlarla uyum sağlamasıyla şenlik büyükçe büyür.. Düğün hamamı, düğün alayı ve düğün salonuna farklı bir neşe katan yeni  müzisyenlerle ilgilenen Ramzes “Kalsınlar, toprak gösterin, alışsınlar, yerleşsinler,!” buyurur. Müzik yapmaktan başka ellerinden pek bir şey gelmeyen bu göçebelerin birinin kuşağının kırışığından toprağa düşen bir avuç çeltik birkaç zaman sonra yeşerip boy atar. Bir de ne görsünler her başak 25–30 çeltik sarmış. Olayı Ramzes de işitir. Böylece Nil vadileri yılda 3 kez çeltiklik dolmaya başlar ve Mısır pirinci ülkenin namını dünyaya yayar. Eli iş tutmayan Çingeneler Mısıra çeltik tohumu getirme gibi bir iyilik yaptıkları için, Çalgı çalıp, düğünden, bayrama, pazardan, askeri seferlere kadar her yerde her şeye yeni bir hava vererek yaşam sürdürür. Ne ki, zamanların değişmesiyle “son durağımız” burası olamaz takıntısıyla Nil Irmağı akıntısınca yürümüşler, az gitmişler uz gitmişler ve ırmağın kardeşleşerek Akdeniz’e dökülmeye soyunduğu kumsalda karşılarına Tanrı Anası Deus çıkar ve


– Nereye böyle, bu deniz çok büyük, geçebilecek misiniz? Diye sorar.

– Adadan adaya kayıkla atlar, yolumuz karşı kıtaya, cevabını ver,rler.

– Orada ne yapacaksınız? Size mülk hakkı! Toprak hakkı! Çalışma hakkı! Tanıyayım da öyle gidin, dese de,

– Hayır istemeyiz, biz dileniriz, müzik yapar oynarız, dalaveremiz dalavere, cevabını verirler ve sallara binip maviliğe açılırlar.

Önce Kıbrıs, sonra Girit, derken başka bir adacığa da basarak denizi aşıp eski kıtaya yayılmışlar. Selçuklu ve Osmanlı devirlerini de zurna şişirip davul tokmaklayarak geçirmişler. Erkekler akıncı orduların önünde davul gümbürdeterek çayırda tavşan kaldırıcı gibi ilerlerken orduların ardından talika arabası dolusu kadın kız bebe ve yaşlılara “göçebe” deyen olmamış. Bu yüzden olacak, Bulgaristan’da bize “hadi tasınızı tepsinizi toplayın ve defolun!” demezden önce  “nomad” yani göçebesiniz deyenlerin, durmadan hareket halinde olanlara “göçebe” dediklerini işitmedim.


 

Bizim insanımız her yerde tarla, çayır, bağ bahçe ve orman sahibi, tarım işleri ve hayvancılıkla yaşadığından, dolayı ve alt-yapı düzeni içine sanat-müzik işlerine ayıracak vakit bulamadığından düğünlerde ve bayram – seyranlarda Çingene çalgıcılardan yararlanmıştır. Geleneklerimizde çalgıcının yeri avlu kenarı, köy meydanıdır. Kına gecelerinde çalgıcı köy  odasında, lokantada, kenar bir yerde çalar. Düğün sahipleri ve yakın misafirlerin gönlünü okşayansa ozanlar, yerel sanatçılardır.

 

Konuya bu kadar geniş bir girişten sonra geleceğimize ışık tutan bir geçmiş aradığımı itiraf etmek istiyorum. Bugün sanatsız kalmış kültürü katledilmiş bir halk topluluğu olduğumuzu artık bilmeyen ve görmeyen kalmadı. 1984’ten sonra kırılan sazların saplarının yerine yenileri takılmadı, koparılan teller hâlâ sallanıyor. Gönüller ayarsızdır. Eli kalem tutabilen yaratıcılarımız  “son çeyrek asırda Rodoplar’da şarkı türkü doğmadı” diye yazdı. Geleceğimize ışık tutan sanatımızı Çingene orkestralarından beklemedik. Çünkü biz Türklerin ve onların tarihimiz ayrıdır, uzun beraberliğimiz olsa ve kendilerini ümmetten ve milletten kabul etsek de ortak yanlarımızda belirleyici farklı çizgiler vardır. Geçmişleri çakışmayanların bugünü örtüşmez, dolayısıyla bu toplulukların ortak sanat eserleri de olamaz. Mesela bir gırnatacı, bir akordeoncu ve bir davulcu, aralarına bir de kemancı karışsa daha iyi olur, “Alişimin Kaşları Kara” veya “Ayva Çiçek Açmış, Yaz Mı Gelecek?” türkümüzü enstrümantal (sözsüz) olarak seslendirebilirler ve bu olay orada biter. Türkçemizde ve Türk halk sanatında ses oluşumu gırtlakla ağız boşluğunun değişik yerlerindedir. Biz bilinen sanatçı Adnan Şenses’i ve Kibariye’yi ses ıskalamızdaki bazı noktalarda dinlemeyi severiz.  çünkü onlar başka perdelerde beklenen inceliğin hakkını veremezler. Ses sanatımızın oymaları olan 4 “he” ve 6 “le” yi Türk kulağını rahatsız etmeden bulamazlar. Bu özgünlüğü Laz lehçesi ince ayrımında,  “Cennet Mahale”den gelen parazitli seslerde kavrarız.

 

Binlerce insanımız, dedelerimiz, babalarımız hapishanelerde yattı. “Belene” Ölüm Kampı trajedisi yaşandı. Karanlık koğuş duvarlarına nice ağıtlar kazındı. Büyük Göç! Çile seli! Yeni türküler akmadı. Acı çile sesimiz içimize gömülü kaldı. Dile gelip uçmadı. Çok ezildik. Karamsarız. Yeni kıvılcımı bulamadık! Yanmak istiyoruz, ama yanamadık. “Başa gelen çekilir” havası hem orada hem burada hepimizi boğuyor. İnsanımızı yere bakmaya zorluyor. Bizi kendi içimize gömüyor. Hücre karanlığında o kadar çok şiir yazıldı. Destanlar uzadı. Besteler kalbimizle dudaklarımız arasındaydı. Günyüzü göremediler, yazık oldu… O gün bu gün hep eziğiz. 1980’ler baskısı, 1990’lardan sonra devam eden korkutarak sindirme öyle bir uygulayıştı ki, halkımızın sanat ve yaratıcılık ayarını bozdu.

Annem söylemişti: “şu ninniden düşersen, ölürsün!”  Bu bir uyarıydı! Ve ben işittiğim ninnilerin beşiğinden ve ata kültürü eşiğinden düştüm mü? Sen sayın okurum bu soruyu kendine soruyor musun!

Annemin söylemek istediği beşiğinden ve eşiğinden düşme, yok olma?! Anlamındadır.


tam ölürken bir gece armağan edeceğim sana
senin ezbere bildiğin
ben sanki ilk duymuşum
serçelerin şarkısında sabah

bak bu ezgi işte ne zaman büyüsem
kırık bir dal gibi uyukladığım içinde
yine de iyiyim ya senden düşerken
ama artık en çok annem yok

 

Çok düşündürücü. Bulgaristan’da kalan Türk çocuklar artık Türkçe küfür etmiyor. İnsanlar yabancı dilde küfür etmeyi bilmezler. Kitaptan öğretilen dillerde küfür olmaz. Bulgarca okul kitaplarında da küfür yok. Bu bizi daha “kültürlü mü yapıyor?”. Ben küfür etsem, anam “bir daha işitirsemağzını yırtarım!” derdi.

Şimdi artık ana dilimizi bilmeyenlerin ağzını yırtma zamanı geldi.

Eşeğe sormuşlar:


  • “Gülü bilir misin?”
  • “Bilirim, yedim, hiç tadı yok” demiş.

İnsan bilmediği şeyin tadını da bilemez. Bizim anadilimiz, sanatımız ve kültürümüz gibi yoktur. Onun eşikte ve beşikte öğrenmek zorundayız. Vazife çocukların değil ana ve babaların, ailenin, köy cem atınındır.

Ben son dönemde “ağzını yırtarım!” sözünü söylemediğime ve işitmediğime göre, ana dilimiz için “Nur içinde yatsın!” mı diyeyim?

Öğüt veren olmadı. Çingeneler Hindistan’dan şarkı söyleyerek çıkmışlar. Güle söyleye dillerini bugüne dek yaşattılar. Kitap defterleri yok ama kalem beyaz kâğıda aşık, dile değil, onun için “çal oynasın, vur patlasın” gelmiş gidiyor.

 

Bulgaristanlı Türklerden ve göçmen çocuklarından ne Sofya’da, ne İstanbul ve Ankara’da sanat akademilerine giden yok gibi. Kabiliyetli doğanlar Bulgar TV programlarının “Yılın Sanatçısı” yarışmalarına İngilizce şarkılarla katılıyorlar. Yeni kuşaktan, Avrupa Evrovizyon Çocuk Yarışmasında (Malta)  ikincilik alan Şumen’li Hasan ve İbrahim kardeşler hünerlerini kuyruklu piyano çalarak gösterdiler. İşin Türkçemizle ilgisi yok. 490 türkümüzü yanık yanık söyleyen Kadriye Latifov’a tarih oldu. 300 Rodop türküsü yakan Osman Aziz, yattığı yer cennet olsun, sesi kulaklarımızda çınlıyor. Güzel yurdumuzun cennetinden gelen sanat eserlerimizi seslendiren Ayfer Sadıkova da yok artık aramızda, Şumnu’nun Medovets köyünde beklense de halk sanatçısı İbiş Memiş, kaçış o kaçış geri dönmedi. Ahmet Yusuf, Hasan Rodoplu vb. hep gittiler ve dönmediler. Bayrağı yere düşürmemek için Yüksel Ahmedov hem Türkçe ve hem Bulgar dilinde söyledi. O da gitti. Gidenin yeri hep boş kaldı ve bir daha doldurulamadı. Her gidiş, kaçış, göç savmayan yaralar açtı. Tohum bekleyen tav toprak yıllardı nadastır. Beklemeli nefes alıyor. Mustafa Çavuşev Orhan Murat ve yeniler boşlukları beklenen kıvamda dolduramadı.

 

Soydaş çevrelerinden gelen esintiler gönül doldurucu olamadı. İstanbul, Bursa kahvelerinde “Çalga” dinleyenlerın keyif aldığını gördükçe utanıyorum. Öz sanatımızın duygu dokularımızı kendimiz katlediyoruz. Bu arayış müziği bize yabancı değil. Köklerinde nihavent nameleri var. Ne ki, ana dilimizi bulamadı.  Çöküş müziği olarak doğdu. Esasında kültürel yabancılaştırma var. Kulak verdikçe kendimizi kendi özümüzden uzaklaştırıyoruz. Her beğenişte, benimsemede ve sevmede özgürlük arıyoruz. İnsanlarımızın sanatta özgür olmasından yanayız, fakat bu müzik geçmişimizi taşımıyor, geçmişten alacak hiçbir şeyimiz kalmayınca sanat tarlamız eşeklere ve kargalara kalıyor. Bizden de özümüzü süzerek kendilerine bir şeyler vermemizi bekleyenler var, gelecek kuşakları UNUTMAYALIM.


Yukarıdaki eşeğe şöyle bir soru da sormuşlar:

  • “Gonca gülü bilir misin?”
  • “Yedim hiç tadı yok!” demiş. Yelken bu yöne açılmış ve elverişli rüzgârlar

bekliyor.Artık “saraylarda” yeni hava pupa yelken! İvo Papazov – İbryama bile gırnatanın içine patlayıcı gizlemiştir korkusundan içeri alınmıyor. Sliçenko’nun söylediği “Çingene Romansları” unutuldu. AB üyesi olduk olalı yalnız Çetin ve Metin kardeşlerden “Fransız Şansonlar” rağbet görüyor. Fransız şansonların yerli Türk etnik müziğinin canının çıkarılmasına katkısı büyük olacağından olacak, ikizlerden birini Arap Emirliklerine Büyük Elçi olarak atadılar.

Bodur boyuyla sırtına aldığı akordeonu zar zor taşıyan, “virtüöz” şaibesiyle “Saray” a bile bir kez olsa alınan Jigoli de meslektaşı gırnatacı İbryam gibi nota bilmezdi. Her defasında tüm hünerini gösterirken yaratırdı. Ne ki, Haskovolu hemşerimizin bu defa “şansı doğmadı.” Doğduğu şehrin Çingene mahallesinden, İstanbul sofralarından ve TV-programlarından sonra bu defa soluğu Almanya’nın Hanburg şehrinde aldı. Bir yumrunun doruğundaki bir evin zemin katında yalnız oturuyordu. Yokuş aşırı deniz kordonuna inen yolca onu izleyen Alman Bayanların aralarında fısıldanışları onun da dikkatini çekiyordu. Ekim ayında buz kesmiş balıkçı pazarı peykelerinin birine büzülmüş akordeon körüğünü şişiremeyecek kadar donduğu anların birinde gözlerini ebediyen yumdu. Son nefesini verirken yüzü gülüyor ve sanki  “İstanbul Yeni Kapı balık lokantalarından birinde dinleyicilerini yerine mıhlayan müziğini ve  “baldız” süslemeleri söylüyordu. Vaktiyle onun da atasının atası Hindistan’dan çekilmişti. Ramzes şenliklerinden sonra yerleştiği Bulgaristan’da karnını doyuramayacak duruma geleceğini, bir de Hamburg’da sönen bu yıldıza sahip çıkan kimsenin olmayacağını, kimsesizler morgunda 2 ay kalacağını kim düşünebilirdi? Ama ben asıl üzen Sofya hastanesinde yatarken Yüksel Ahmedov için para toplandığını işitmem oldu. Ve ölüm sebebi “grip” salgınıydı. Artık gribe göğüs gerebilecek durumda değildik.

 

Beni kahredense, İbryam’ın, Jigoli’nin, ve daha nicelerin kendilerini Bulgaristan Türk müziğimizin taşıyıcısı olarak pazarlamasıdır. 1984’te “Bulgaristanlı Türklerin müziği Bulgar müziğidir” dendiğinde, dünya dudak ısırmış, ama ses çıkarmamıştı.

İşte o zaman bizim İbryamlar, Jigoliler, Neşevler ve isimlerini unuttuğum daha kimler kimler Bulgaristan Türk müziğine, oyun havalarımıza leş kargası gibi saldırdılar. Kulağından, gözünden her kemiğinden “doğaçlama” yapmaya başladılar.  “Arda ile Kırcali Arası”nda, “Nazlı Yarime” ve “Osman Paşa” türküsüne kadar Türk efsane motiflerinden “cazvari doğaçlamalar çıkarıldığını ” asla unutamam. Alt dokusu nihavent ve kür devi hicazkâr olan makamlar caj varı Bulgaristan Türk müziği doğaçlamaları New York’tan Sidny’e kadar taşındı, pazarlandı ve satıldı. Müziğimizde kutsal olan bir şey kalmamıştı. En fazla alkış toplayan pop varı, breck varı, caz varı Bulgaristan Türk müziği oldu. Bizden biri olan ve Mayami’de müzik akademisi bitiren Sviştov kökenli Bülent de elindeki sim balla oralarda “doğaçlamaya başlayınca” “içine biraz da eşek anırması kat da CD yapalım” teklifi almış ve Rodop bayırlarında anıran eşeklerin sesinden seçmeler kaydetmişti. Ne zamanlar geçti bir bilseniz. Bir ölmüştük de henüz canlanamıyoruz. Kültürümüzü ve sanatımızı bir yaratıcı ve orkestra şefi olarak New Yor Filarmoni Orkestrası salonlarına taşımış olan kardeşimiz Muhsin beyin aziz hatırası hafızamda canlandıkça düştüğümüz hallerden utanıyorum.


 

Dünyaya öteden beri pembe gözlükle bakan İvo Papazov – İbryama ve Kırcaali’li Neşo Neşev şimdi tamamen değişti. “Ne olursa olsun iş olsun” havalarına gireli Türkiyelilere Bulgar müziği öğretme işinde oldukça yol almışlar.

 

TRT-müzik ve TRT-Türk müzik yayınlarına katılıyorlar. Söylediği sözlerin kaç pot kıracağının pek farkında olmayan ve “müzik değil mi, bir kulaktan girer ötekisinden çıkar” anlayışıyla sunuculuk yapan Mirel Azizoğulu’nun cilvelerinde neredeyse Türk dünyası Bulgar müziğine hayranlık kapılarını sonuna kadar açtı gibi… Kırcaalili Çingene akordeoncu Neşo Neşev Ankara katında  “Müzik Deyince” de program sunuculuğuna soyunmuş. Balkan esintileri karıştırıyor. Bulsa balkan ülkeleri folk müziğine baştan sona 16/15 ayar verecek. Bu çalgıcıları ben “sırtlara” benzetiyorum. Boyu kendilerinden alçak olana sırtlan sürüsü gibi saldırıyorlar. Bulgaristanlı Türkleri zayıf görmiş, boş bulmuş olabilirler.

Yelkene dolan rüzgâra göre yönelen bu “sanatçılar” bizler yani Bulgaristanlı Türkler için kutsalımız tacı olan TRT-Müzik’ten “Bulgar müziği öğretiyor.”Notayı satır sanan” kulak dolamsı “usta” sazlarımızın telleri koparılırken susmuştu. Bakıyorum bir de, Bulgar folkunu överken Türk müziğinin güzelliklerini eksikli buluyor. Vaktiyle halkımızı sanatından caydırmak için 6 sesli Türk müziği yaratmaya heveslendiğini hatırlatırız. Utlarımızda perde olmadığı için tüm yarım ve çeyrek notaların seslendirilmesinin “problemli” olduğunu anlatırken, kanun ve yaylı tamburayı neredeyse çaldığımızı söyleyecek.

 

Bulgar merkez basını “Türklere “Dilmano”, “Eleno mome” vs. Bulgar şarkılarını TRT-müzikten Türklere öğretiyoruz başlıklarını atarken arzuladığı büyüklükte harf bulmakta zorlandı. Şu Türkü Bulgaristan Türklerinindir demeye dili dönmeyen TRT-Müziğin ve TRT Türk’ün böyle potlar kırıp halkımızın huzurunu bozması, çok can sıkıcıdır.

 

Neşev, “Türklere Bulgar Folkloru öğrettim” derken, doğrusu Çoban Yıldızı gibi parladı. Belki de, bir milletin başka bir millet üzerinde kültürel üstünlük kurması işine BM Kültür Elçisi sıfatıyla da koşulan bu akordeoncuya son sözümüz “aç kaldığında çaldığı kapıları unutmamasıdır.”


 

Nil Irmağı’nın Akdeniz’e dökülmeye soyunduğu sahilde Tanrı Deus Çingenelere “başkalarının sinsi planlarına alet olmayın”, “ekmek yediğiz kapıları taşlamayın” dememiş olabilir, ama bunları kendilerinin bulması doğru olmaz mıydı?

 

Bulgarca bir atasözü “yiyene değil, verene bak!” der. Bizim derdimiz bitmez. Çünkü biz önce bizim adımıza konuşanların yolunu kesmeyi öğrenemedik. Bu işi vaktiyle en iyi Büyük önder Atatürk yapmıştı. Olay şöyledir.

 

Yunan 500 yıllık bir aradan sonra İzmir limanından Anadoluya dolup Sakarya boylarına kadar konuşlandığında İstanbul’da gönlü ferahlaşan besteci Yorgo Bacanoz “Mor Menekşe” şarkısını besteledi. Bizans Krallarının beşiği, saltanat odaları ve sırtlarına attıkları hırkalarının rengi mordu. Şarkıda Mor Menekşe Boğazın beyaz dalgaları üstünde açmış saraya geliyordu yani Bizans İmparatorluğu geri geliyordu. Bu şarkıyı bakım evlerinde yetişmiş bir millet kızı olan Safiye Aylanın sesinden İstanbul işittiğinde kendini Türk hissetmeyenlerin gönlü gönlüne sığmıyordu.

Atatürk ilk fırsatta “Mor Menekşeyi” yasaklamıştı. Bu olayın tarihi yazıldıkça yazılmıştır ve Atatürk’ün bir “sanat düşmanı diktatör” olduğu savına kadar uzanır.

 

Çingene Neşo Neşev’in TRT Müzik ve TRT Türk’te” Türklere Bulgar müziği dersi vermesi başka bir anlama gelmez ve gelemez. Soruyorum: Binlerce sazımızın teli koparıldı. Tiyatrolarımız kapatıldı. Ozanlarımız vatandan kovuldu. Sanatçılarımız hapsedildi. Bunun hesabı ödenmemiş ve ortada durup dururken, biz halkımıza Ankara radyosundan Bulgar müziği dersi verilmesini, kanun ve bağlamalarımızda, utlarımızda eksik notalar olduğunu,  Türklerin “ana dili olmadığı” ve daha nice nice saçmalıkları hangi yürekle dinleyelim. Hasıraltından su değil, dere geçiriliyor. Hey uyan!


Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 × one =