Yorum

Gayeli Mücadele

Neriman ERALP

 

Soykırımla hesaplaşma sempozyumuna selam.

 

Mum dediğin, yanıyorsa mumdur,

Yanıyorsa, ölüme mahkûmdur.

 

Bu savaşımı dedelerimiz, babalarımız verdi. Gün geldi birçokları ateşini yeni kuşağa devrederek, dünyanın kendilerinden sonra da aydın kalacağına inandıkları an, söndüler.

 

Ve ben birçok defa soruyorum kendi kendime. Baba ocağından buralara taşıdığımız ve bir türlü vazgeçemediğimiz öz nedir diye? Şu dörtlük geliyor aklıma hep:

 

Bahçelerde saz olur

Gül açılır yaz olur.

Ben yârime gül demem

Gülün ömrü az olur.

 

Yüreklerimizdeki büyük gerçekliğin her zaman bizim olan ebediliğidir bu.

Büyük bir davanın devamcısıyız. Bizim kuşak meşale alıyor. Gayeli bir mücadelenin yeni erleri olmakla yükümlüyüz. Bizi bugünlere dalgalanarak getiren bayrak kimlik davamızı yaşatandı. Osmanlının 40 düvelinin içinden çıkan Türkler biziz. Biz Urumeli Türkleriyiz.

 

Öyle beyaz badanalı, kolalı çarşaflı yataklarda doğmadı bizim dava. Kendi şairlerimizin anlatışlarındandır şu dörtlük:

 

Yarı belime kadar mezarıma gömülü

Dedim bir kere daha haykırayım, SOS

Sanırsın koca dünya ya sağır,  ya da ölü

Yankılanıp döndü mü, can verdi ses.

 

Gayeli kavgamızın öncüsü ve meşalesi olan ozanlarımız koğuş karanlığında içsel aydınlıkla yazdıkları her dörtlükte, başka ama belki daha büyük,  beldi sesi daha güçlü olan bir başka yaratıcımızın dediği gibi “tepeden tırnağa kavga, hasretten ve ümitten ibaret” değil de nedir?

 

Devrimlerin devrimi ve gayeli kavgaların er meydanı olan Paris’te tarihsel olaylar arifesinde söylev ateşini hissetmek ve devrim alevlerinin yükselişini görebilmek için, yazılı çizili anlatımı okumaya zaman ayırdım ve vardığım sonuç şöyledir. Büyük olaylar, büyük ayaklanmalar, söndürülemeyen isyanlar, çağ değiştiren ve insanlığa yeni uygarlık doğurtan güç güzel kadınların emsalsiz güzelliğinin cesur erkelerin gözlerindeki ateşte yanmak istemesinden kaynaklanandır.

 

Çıt kırılır diye itinayla korunan kız güzelliğinin güçlü kollar arasında çatırdamak arzusu, lüle lüle dökülsün diye her teliyle özenle oynanan saçların karman çorman olmak istemesidir. Hayır deniz kıyısında savrulmak değil, işte böyle karman çorman olmak ve çatır çutur kırılmaktır.

Bizde 1989 Mayısında tozlu yollara düşen Ak Kadın’lı kadınların yolunu kesen tanklar neden ateş açamadı, askerler neden yerinde donup kaldı, otomatik silahlar neden şarj olmadı. Evet güzelliklere ateş açılamadı. Hayat yaratan güzellikler öldürülemezdi. Çünkü hayat bir bütündür. Hayata el kaldıranın gücünü mutlaka alan ölümdür…

 

Sonra o büyük gayeye yürüyenler, güneşten ışık içmeye gidenler kültür akademisi bitirmemişti, demokrasinin mutlaka hayata geleceğini, doğum gününün yakınlaştığını hissettikleri parlayan gözlerinden besbelliydi. Özlemlerinde olanın yolda olduğunu biliyorlardı. Evet, onlar belki de başka halkların kültürünü bilmiyorlardı ama kendi kültürlerini iyi biliyorlardı. Geleneklerine ve özgünlükleriyle yaşamak istiyorlardı. Farklı olmak onların özelliydi. Bilinçli gaye belirlemişler, hedef saptamışlar, yakın amaca yürüyorlardı. İlk istekleri toplama kapları, hapishane kamplarının açılması ve sevdiklerine kavuşmaktı. Yürek çarpışlarından özgürlük sedaları yükseliyordu. Onlar için gelecekleri umut yüklüydü.

 

Yasaklanmış olan anadilleri, güzel Türkçemiz, ölüm kalımın dönüm nokrasındaydı. Üç kuşaktır dilleri kelepçeli olsa da gönülleri ve gözleri Türkçe konuşuyordu. Yıllanmış tohumların küflenip çürümesi misali anadilleri ve öz kültürleri hafızalarına hapsedilip unutturulmak isteniyordu. Dilimizin temizliğe, güneşli su gibi ışıklığa doğru akışının önüne geçilemezdi. Burada sorun, okul kitapları, kalem defter,  konuşma diliyle yazı dilimiz arasındaki hendeği aşmaktan fazla gönül sesimizin Türkçe olması ve kuşlar gibi uçmak ve seçtiği sevda dalına konmak isteyen güzelim Türkçe sözlerin dile gelirken dünyayı hareketlendirmiş olmayıydı. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini de çoktan anlamışlardı. Bugün de değişen bir şey yok. Birisi “Benim Türk kültürüne ihtiyacım yok” derken, karşı taraf 500 TV yayını açsa da, gönül boşluğu ortadadır.

 

İnsanlarımız dünyanın en iyi halklarından biridir. Konuştuğumuz ana dilimiz anaların en güzellerinin dilidir. Bu dili Türkiye bakımından sınır ötesi yaşatma özlem ve çabamız ise, ona buna yaranmak gayesi gütmez, gıcık yaratmak da işimiz değildir, olay özümüzün gerçek yansımasıdır. İşitmek istediğimiz kendi sesimizin sedasıdır, yabancı bir gürültü değil.  Toprağı sevdiğimiz, su gibi içtiğimiz ana dilimizle severek yaşama kutsalımız olduğundan, bu uğurda isyan etmemizden daha normal, daha yasal, daha yüce bir şey gösterebilmek kimin haddine. Birbirini göremeyen gözlerin, konuşarak sevişmeye can atan dillerin arzuladığı  hürriyetten daha büyük bir özgürlük göstere bilir misin?

 

Ayaklanan, öz hakları bir yana, adaletli toplum isteyen insanların, dünyayı yenilerken. Özgürce sevişmesinden, yaratacakları farklılıklarla dünyayı renklendirmesinden daha asil daha yüce bir erdem olabilir mi?

 

Ayaklanmalar bir de bir rüzgârdır. Güzellikleri dallandırıp ballandıran bir mehlem misali rüzgâr! Bir gerçeğin herkesçe bilinmesinde yarar vardır. Doğuştan kendilerinin olan her şey ellerinden zor kullanılarak alınmıştı. Dilleri, dinleri, Türkçe sevişmek için Türk gibi evlenme hakları, sevgilileri gönüllerinden koparıp hapsedilmişti, zindanlar dünyasına atılmışlardı, çocuklarına okul kapıları kapanmış, sarı kırmızı mor açan, buram buram kokan çiçekler bile birer birer açmaz ve kokmaz olmuştu. Onların sevgisi olmadan açan çiçekleri koklamanın ne anlamı vardı ki!

 

Fakat kendini akıllılardan akılı satmak isteyen devletin bilmediği pek çok şey vardı.

Mesela onun emriyle sevmek mümkün olamazdı. Devlet emriyle çocuklar cahil bırakılabilirdi ama halk bilgeliği yok edilemezdi. Devlet emriyle Türkçe türküler yasaklanmıştı, sazların telleri koparılmış, sapları kırılmıştı fakat halkın gönlündeki sanat ayarı bozulamazdı. Ozanların yaratıcılığı sadece kulağa gelen değil, gönül derinlerinde yaşayandı. Duyumlardaki nameler yeraltında arken de şırıldayan ırmaklar gibi şarkı söylemeye, yaratmaya, güzellikleri her gün başka bir şekilde yaşatmaya çalışıyordu. Devlet anne kokusunu da değiştiremezdi. Devlet namus bütünlüğü içinde evlat, ana baba, nişanlı, sevgili bekleyenlerin gönül sıcaklığının yerine asla ve asla hiçbir şey koyamazdı. Dolmayan boşluklarsa sönmeyen köz ocaklarıydı. Bizim büyüklüğümüz belki de çok bilge ve sabırlı olmamızdaydı. Sabır köklerimizin tarihin çok derinlerinde olmasında ve budanan ağaçların içten içe ağılaya sızlaya baharı beklediği gibi yeni filizlerin mutlaka fışkıracağına, yaprakların yolda olduğuna, meyvelerin gelirken de ballandığına sonsuz inancımız yaşıyordu. Devlet, nasıl devlet olursa olsun, hainliklerin rengi ne şekil olursa olsun bu büyük gerçeklik bizim hayat kuramımızda bir yasa değil, yasallıktı ve her bahar kendi yineleyerek hayata geliyordu ve yine gelecekti.

 

Ve Ayaklanan insanlar topraklarını, köylerini, vatanlarını seven insanlardı. Onlar bu topraktan gelmişti. En büyük inançlarında bu toprağın bir gün gelip onların kemiklerini isteyecek olmasıydı. Onun için toprağa, anaya, doğurana ve taratana dillerinde lanet ve küfür yoktu. Onların şerefi, namusu ve bilinci bütündü. Bu dini bütün olmaktan da öteydi. Onlar bu topraktan bir parçaydı ve aynı topraktan bir parça olmak istiyorlardı. Yazıktı! Bu güzelim toprağı çiğneyen tanklara, zırhlılara, asker ve çavuşa. Öldürmek istedikleri ölümsüzdü. Besbelli kulluk eden asker korkmasın diye Bulgar’ın kitabında Türk ruhu hakkında “ölümsüz “ ve “ebedidir” kaydı konmamıştı.

 

Bulgaristan Türklerinin ve tüm Müslümanların özgürlük savaşı Bulgarlara da örnek oldu, onların birçoğunu uyandırdı. İnsanlara baskı yapmanın, doğal kimliklerine terör uygulamanın anlamsızlığını algılama süreci yıllar aldı. Kendi tarihlerinde olmayan ama dünya tarihinde yer alan bilgeliği, ibret derslerini öğrenmeleri gerekiyordu. Yüzlerine yapışan tükürüğün yağmur olmadığını sezinlemeleri zaman aldı.  Önce başka birine zulmeden kendisi özgür olamaz gerçeğini öğrenmeliydiler. Vatandaşlarına zulmeden bir devletin demokrasiden söz etmesi büyük bir saçmalıktı. Aldatmanın oyalamanın da bir sınırı olduğu bilinci kendileri için de büyük bir tehlikeydi. Hayatın kendisi, gelecek hapsedilemezdi. Dünü bugüne bugünü yarına bağlayan hayatın yok edilmesi imkânsızdı. Yeni hiçbir mum yakılmasına müsaade etmeseler bile Türklüğün geçmişten gelen ışığı bizim önümüzü görmemize yetiyordu. 1989 Mayıs İsyanı bu aydınlığı yaşatma davasının şahlanışıydı.

 

Ayaklananların dillerinde türküler, şiirler, destanlar vardı. Onlar insanların ancak şiirle, şarkı ve türküyle sevilip, fıkralarla, eleştiriyle, mizahla dövüleceğine inanıyorlardı. O an tanklara karşı yürürken, şehitler verirken, mezar kazıp dua ederken en büyük erdemleri şiirlerinin, türkülerin, şarkıların, masal ve efsanelerinin vatan toprağında kalması ve bilinmeyen yaratıcıların, yüreklerdeki sanatının ebediyen yaşarken, gelecek kuşaklara meşale olmasıydı. Hepsinin bilincinde dünya ne kadar değişirse değişsin yiyeceğimiz ekmeği doğuran toprağımızdır, bu topraklar bizimdir inancıydı. Ve bunu söküp atmak imkânsızdı. O öyle bir inançtı ki, değil rüzgârlar ve fırtınalar, yerle gök birbirine kapansa bile, hayat yine de bu topraklarda onların gönlünce yoluna devam edecekti. Saçılıp dökülmek, kayıplara karışıp başka yerlerde mutluluk aramak karanlıklar girdabına düşmekten başka bir şey değildi. Onlara bilmedikleri bir şey anlatılmasına gerek yoktu.

 

Ayaklananların halk felsefesinde Urumeli ve Dobruca vardı. Doludizgin akan Tuna ırmağının yaşattığı bir kültür yaşıyordu. “Ovada kabak, Balkanda adam yetişir” nüktesi onlarındı ama yerine göre kullanmada ustalaşmışları ve “Ovada adam, Balkanda odun yetişir” deyenler de onlardı. Lehçelerinde “kaza” sözü yoktu, onlar yalnız “eda” kullanırdı. Ayaklanma tam zamanında patlamıştı. Yarına veya yarım bırakılacak bir iş değildi. Tütüne, mısıra, yonca biçmeye, harman dövmeye gider gibi çıktılar yollara ve her adımları kutsaldı.

 

Hiç kimseye kin ve nefret beslemeyenler onlardı. Eski yapraklara yeni meyveler sarılmayacağını biliyorlardı. “Olur, böyle şeyler” derken akıllarındaki “Keskin sirkenin zararı küpünedir!” idi. Öyle de oldu. “Eden kendine eder” misali devlet çöktü. Kötülük eden kötülük buldu.  Çırpınmak, yalvarıp yakarmanın para etmediği günler geldi. Kötülükler de insan seçiyor ve intikam almaya kötü insanları birer birer buluyordu da, bu gidişin konuya komşuya zararı da az olmadı. Çilelerin en ağır yükünü taşıyanlar biz, umutların en büyüyle yaşayanlar da biz olduk. Yerinden sökülenlerin yıllarca meyve veremediğini öğrenmek de çok acı verici oldu.

 

Gayeli mücadeleyi devir alıyoruz, devam edecek.

Bulgaristan Haber

Bulgaristan Haber

Bulgaristan'dan Güncel haberler
Bulgaristan Haber

Latest posts by Bulgaristan Haber (see all)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five × four =