Yorum

Dünya cenneti

Alanya yolculuğumuz kasım ayı başlarına rastladı. Bizim buralarda, doğu Rodoplara kırağ çoktan düşmüş, orta Rodop dağlarının başı dumanlı, daha yüksekleri ise karlıydı. Havada gri renkli bulutlar. Güneşin yüzü seyrek görülüyor, ışıkları toprağa ha değdi, ha değecek. Yerde otlar sararmış. Ağaçlar bakır rengini almış. Orman renk cümbüşü içinde. Bahçelerdeki çiçekler solmuştu.mustafa-bayramaliAlanya’nın ılık iklimini bildiğimizden, ilk telaşımız acap nasıl giyinsek ?! Yanımıza hangi giysileri alsak ? oldu. Neyse herkes bilindiğine göre yaptı işini.

Biz Bulgaristan grupu beş kişi, İstanbul Atatürk hava limanında buluştuk. Beni uğurlamaya gelen yeğenim Sevim “Dayı, mayonu aldın mı?“, dedi. Şaka yapıyor, diye gülümseyiverdim sadece. “ Onur “ havayolu şirketi uçağı bizi bir saatta Antalya’ya indirdi. Oradan servizle 130 km. mesafede olan Alanya’ya ulaştık. Sağımız deniz. Akdenizin mavi suları sabah sabah sanki bize göz kırpıyor, “ hoşgeldiniz “, diyordu. Yol düzgün, yolculuk rahattı. Solda ara ara zehtin yağı fabrikaları, zehtin tarlaları. Doğa yemyeşil. Meyva ağaçları meyva yüklü, bahçeler çiçekli. Manavgatta verilen moladan sonra ver elini Alanya.

Orada Bu yılki geleneksel 25. Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatlar Kurumu’nun Alanya belediyesi ve Alanya Turizm şirketleri derneği ile ortaklaşa “ Edebiyatta Dağ “ konulu sempozyumuna katılacak bizleri Taç Premier Hotel & Spa oteline yerleştirdiler. Sonradan aldığımız bilgilere göre, kentteki 2000 fazla otelden biriymiş. 12 ay güneşin gülümsediği Alanya’da farklılığı ve tarzı ile öne çıkan bu otel ailesi bize keyifli anlar yaşayacağımız , unutulmaz bir tatile davet ediyor görünümü vardı. Güzelliği destan olmuş Kleopatra sahiline sadece 5 km mesafede, tarihi Alanya Kalesi’ne, Kızılkule’ye, Tersane’ye, Damlataş Mağarasına ve eğlence mekânlarına yürüme mesafesinde, Alanya şehir merkezinde olup bize şehrin gürültüsünden uzak keyifli bir tatil imkânı sunucağı görümündeydi. Daha sonradan aldığımız bilgiye göre otel 199 odaya sahip ve tesis yakın zamanda yenilenmiş. Tüm modern odalar, klimalı ve küçük mutfak, saç kurutma makinası ve kablo / uydu TV içermektedir. Her odada buzdolabı, ütü hizmetleri ve mini bar mevcut. Bünyesinde bir restoran ve bir adet bar bulunmaktadır.

Ben iki odalı dairede Kırgistan’lı, iyi Türkçesi olan, ozan Altınbeg ile kaldım. Beraber olduğumuz günlerde dostlaştık. İyi bir insan. Komunist diktaturasının Kızgizistan’ a ve Bulgaristan’da azınlıklara karşı uyguladığı amansız politikasını eleştirdik, sıkça sıkça.

Yerleşip, dışarı çıktımızda ilk işimiz sahile gidip, plâja göz atmak oldu. Oraları fıkır fıkır insan, tatilciyle doluydu. Tıpki bizim yaz ortası Karadeniz sahilleri gibi. Hava buralarının ağustos havasıydı ve hak verdim, yeğenim Sevim’in mayo sorusuna. Neyse o sorun değildi. Kolay hallolundu. İlle sempozyum programının yoğunluğu nedeniyle ilk günlerde kendimi suya atamadım. Gözlerim hep o Akdenizin mavi, ılık sularında kaldı.

Programın son günü Alanya’nın görülecek yerlerini gezmeye ayrılmıştı. Tarihi kent merkezi gezisine, limandan başladık. Önce vapurla bir deniz turu yaptık. Sabah olduğu için hava yakıcı değlidi. Korsanlar ve Aşıklar mağaralarını karşıdan gördük. Dönünce limanın hemen yanıbaşındaki Selçuklu döneminden kalan tarihi tersaneyi gezdik. Anadolu Selçuklu Sultanı I Alaeddin Keykubad’ın kenti almasından altı yıl sonra Kızılkule’nin yakınında 1228’de yapımına başlanmış ve bir yılda bitirilmiş. Kemerli beş gözden oluşan tersanenin denize bakan cephesi 56.5 metre, derinliği 44 metre . Tersane için seçilen yer, gün ışığından en fazla yararlanılacak şekilde planlanmış. Tersanenin giriş kapısındaki yazıt, Sultan Keykubat’ın armasını taşıyor ve rozetlerle süslü . Alanya Tersanesi, Selçukluların Akdeniz’deki ilk tersanesiymiş. Tersanenin bir yanında mescit öteki yanında muhafız odası mevcut. Bitişiğinde denizden 10 metre yüksekliğinde bir kayaya burasını korumak amacıyla yapılan Tophane var. 1228 yılında kesme taştan inşa edilen üç katlı ve dikdörtgen planlı yapıda aynı zamanda savaş gemileri için top döküldüğü bilinmektedir. Neresi var ki, zaman kıtılığından bize orasını görmek nasip olmadı.

Tersane yakınındaki kentin sembolü olan Kızılkule’ye de hayran kaldık. Sekizgen planlı yapı 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. 1226 yılında Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından Sinop Kalesi’ni yapan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el Kettani’ye yaptırılmış . İnşaat sırasında belli bir yükseklikten sonra taş blokları kaldırmak güç olduğu için üst kısmı pişmiş kırmızı tuğlalarla yapılmış ve bu nedenle Kızılkule adını almıştır. Kule duvarlarında antik çağdan kalma mermer bloklar görülmekte . Sekizgen planlı ve her bir duvarı 12.5 metre genişliğinde olan kulenin yüksekliği 33 metre, çapı 29 metredir. İçinde zemin dahil beş kat vardır. Kulenin üstüne yüksek aralıklı ve dostum Kırgız Altınbeg ile saydığımız tam 85 basamaklı taş merdivenle çıkılıyor. Kulenin tepeden aldığı güneş ışığı birinci kata kadar ulaşıyor. Ortasında bir sarnıç var. Kulenin sağlamlığını arttırmak için harcında yumurta akı kullanılmış . Kırmızı rengini veren ise dış yüzeyine sürülmüş olan yumurta sarısıdır. Kule denizden gelecek saldırılara karşı limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yapılmış ve yüzyıllar boyunca askeri amaçla kullanılmış .

Kızılkule’den başlayan Alanya Kalesi de var. Neresi var ki, biz burasını gezemedik. Kaleye iki yoldan gidiliyormuş. Biri çarşıdan, Kuyularönü camisinin hemen arkasından, diğeri de Damlataş Mağarası yönünden. İç kaleye çıkarken yol üzerinde iki tarihi kapı varmış. 11.yy Bizans kilisesi olan ve sonradan camiye çevrilen Arap Evliyası, Süleymaniye Camii, hemen yanında restore edilerek lokanta, bar, kafeterya ve otel olarak kullanılan Bedesten. Kale komutanının oturduğu Ehmedek, Selçuklu ve Osmanlı’lardan kalma küçük Alanya evleri, Akşebe Sultan Mescidi ve Türbesi var sırada. Biz buralarını limandan seyretme fırsatını yakaladık sadece.

Ayni gün, son olarak, 40 km. ötede bulunan Sapadere Kanyonu’ na gittik. Yol boyunca yeşilin her tonunu görebildik. Ciğerlerimizi tertemiz orman havasıyla doldurduk. Sarp yoldan ilerlerken bazı bazı korkudan tüylerimiz ürperdi. Sapadere köyünde bulunan bu kanyon 750 mt. uzunluğunda olup yaklaşık 400 mt. yüksekliğe sahiptir. Sapadere çayının çıkış noktasında bulunan kanyon, kır gazinosu vs. yatırımlar ile görülmeye değer bir turizm alanı haline getirilmiş. Kanyon girişinin hemen 300 metresinde görmeye değer bir şelale ve bu şelalenin döküldüğü yerde yüzmeye müsait büyüklükte bir doğal havuz bulunmakta . Kanyon içerisine, gelen misafirlerin rahatlıkla yürüyebilmesi için planlanmış yürüyüş yolu platformu, ahşap ve çelik yapı malzemesi kullanılarak oluşturulmuş. Çevreye herhangi bir şekilde zarar verilmeyecek şekilde inşa edilmiş platform gerektiğinde kaldırılabilecek şekilde yapılmış. Kanyonun içerisinden merdivenlerle suya girilecek noktalara ulaşılıyor. İsteyene berrak suda serinleme imkanı sunuluyor. Gerçek anlamda serinlemekten bahsediyorum, yılın en sıcak zamanında bile suyun ısısı ancak 12 dereceye ulaşıyormuş. 600 metrelik yürüyüş parkurunun sonunda en dikkat çekici nokta olan şelaleye ulaştık. Yine burada yüzme imkanı bulduk. İlle hiç birimiz cesaret edip de kendimizi suya atamadık. Zaten vaktimizde dardı. Dönüşte Sapadere Restaurantında bir çay molası verdik. Burada adını Mahmut olarak bağışlıyan bir Sapandere’liyle konuştum. “ Etrafta tarla tabla görmedim. Neyle geçiniyorsunuz ?” , diye sordum. “ Kış olmayan yerde geçinmek kolay efendim. Birki baş hayvanımız var “ cevabını aldım.

Sempozyumun son günü bize bırakıldı. Yaz aylarında belki de nufusu 300 bini bulan Akdenizin incisi bu şehir sokaklarında dolaşırken adım başına yabancıya rastlıyor adam. Yerlilerin çoğu hızmet sektöründe çalışıyor. Öteller batılı yabancılarla dolu. Sokaklar pırıl pırıl. Mağzalar, marketler ağzına kadar malla şişik. Ne arasan onu bulmak mümkün. Öğleden sonra kendimizi denize attık. Kasıma iki gün kala Akdeniz’in keyfini çıkardık.

Veda günü! Bu dünya güzeli cennet şehirden ayrılmak nekadar zor gelse de sayılı günler bitiyor. Herkes memleketine ! Biz de buralara, bu doğdumuz Rodop dağı eteklerine döndüğmüzde, yüzlerimizi kavuran serin hava, içimizi ısıttı. Dağlının birine sormuşlar , “ Hep Rodopları övüyorsun, sen oradan dışarı çıkmadın mı ? Yalnız Rodoplar mı güzel zannediyorsun ?“ diye. O da “ Güzelleğe gelince her ana güzel, fakat herkese en güzel gelen kendi anasıdır, “ cevabını kondurmuş.

 

Mustafa Bayramali

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 − 7 =