Yorum

Çocuklarımızı Tartışılabilir Gerçeklerle Yetiştirelim

Oya CANBAZOĞLU
Tarih: 10 Haziran 2020

Yazıma başlamazdan önce Korona Virüs haberleri ayrıntılarını CNN’den dinledim. Bulgar uzmanlardan mikrobiyolog Doç. Mangırov, “Bulgaristan’da yayınlanan “Covid-19”vaka sayısı doğru değil. ” Ülkede her gün ölen 300 kişiden 30-40 kişi Korona virüsten ölüyor.”dedi. Dr. Mangırov Bulgaristan’da “ellerinizi sabunla yıkayınız ve sosyal mesafeyi koruyunuz” diyen ilk uzmandır. Aslında FİZİKİ MESAFE DEMEK İSTEDİĞİNİ DÜZELTMEK İSTERİZ.
Devin (Dövlen) belediyesinde “Covid-19” testi yapılmadığı ve fabrikaların bakteri iğini olduğu otaya çıktı. Vidin’den sonra, Sliven (Slivne) Hastanesi de beyaz bayrak kaldırdı. Sağlıkçı Bilginler Komisyonu toplantılarına yeniden başladı.
*
Korona virüsü kısıtlamaları kaldırılırken, Londra’da ve Amerikan şehirlerinde sömürgecilik ve insan köleliği anıtlarının yıkıldığını, bazılarının duvarlardan indirilerek bir yerlere toplandığını, köprülerden nehirlere atıldığını, denize katıldığını gördüm TV-de. Bir yandan da hala iri at üstünde kılıç sallayanların ayakta kalıp kalmaması tartışmalarının sürdüğünü öğrendim. Bu anıtların hepsi insanlık tarihinin yüz karasıdır.
Olay şöyle; Batı’da 500 sene sömürgecilik ve insan köleliği vardı. Halk hamlesiyle tarih temizleniyorsa, Üniversiteler ’de “insanın suçlu dünyaya gelmediği, düşünce özgürlüğü ve akıl çağı” fikirlerinin babaları olarak tanınan, ama aynı zamanda Sömürgeler ve Köleler Bakanı gibi görevlerde de bulunan John Locke ve Tomas Gobbs gibi yüksek anıtları olanların kaderine sokaklar mı karar verecek? Kuşkusuz bu günümüzün önemli bir konusu oluverdi! Şöyle bir soru da var. Filistinlilerin topraklarını işgal edip köleci devleti kurmak isteyenler, kime ve ne zaman hesap verecek?
Bu cümleden olmak üzere, modern esaretçilerin uşağı ve komünist insan düşmanı, Türk katili diktatör Todor Jivkov’un Pravets kentindeki 4 metrelik anıtı da hemen yıkılmalı ve parçalanıp hurdaya verilmelidir.
İnsanlık kölelik ve sömürgecilik gibi utanç veren devirlerden geçmiştir. İngiltere, Fransa, Hollanda, İsveç, Danimarka gibi sömürgeci devletler dünya sömürgecilik sistemini oluşturmuş ve yüzyıllarca insan ticareti yapmış, savaşlarda esir aldıklarını, yakaladıkları insanları ve hatta anadan doğan çocukları alıp satmış, ömür boyu boğaz tokluğuna çalıştırmış ya da ticaretini yapmıştır. Bu çağın en büyük özelliği sömürücü emperyalizmin kolonilerdeki veya esir aldığı, esaret altına düşürdüğü insanları (etnikleri, halkları) kör cahil ve karanlıkta ruhsuz ve iradesiz tutmuş olmasıdır. İnsanları koşum hayvanlarıyla bir görmesi ve tutmasıdır.
İnsan ticaretinde en etkin olan idarecilere, sömürge ülkelerde (metropollerde) yöneticilere dikilen anıtlar yıkılıyor artık. Bu 21. Yüzyılın en büyük olayıdır. Ardından Orta Çağ Tarihinin yeniden yazılması gelmelidir. Bu tarihe, Rusya İmparatorluğunun savaşlarda esir düşen haklara köle muamelesi yaptığı altı çizilerek, örneklenerek ve belgelenerek yazılmalıdır.
Amerika’da geçen hafta siyah derili George Floyd’un (NEFES ALAMIYORUM ÇILIKLARINA) boğazına basılarak öldürülmesine karşı başlayan şiddetli protesto eylemleri ülkeyi ateşe verirken Avrupa’ya taştı. İnsan tüccarlarının ve sömürgeci anıtlarının yıkılmasını başlatan şiddete karşı insan hakları için direnişler aslında 1775—1783 Amerikan Devrimi ve 13 sömürge eyaletin Büyük Britanya sömürgeciliğinden kopması ve özgürlük ve bağımsızlık yani 4 Temmuz 1776 tarihinde Birleşik Amerika’nın ilan etmesiyle başlamıştır. Ne yazıktır ki, son 254 yıl Amerika’nın ırkçı zihniyetten temizlenmesine yetmedi. Kenya siyah derili-lerinden biri olan Barak Obama ABD Cumhurbaşkanı oldu, ama ırkçılık kökleri çözülemedi. Gerçek özgürlük ve eşitlik kutlamasına yeterli olmadı.

Olaylar artık Batı Avrupayı da sardı ve yayılmaya devam ediyor.
Bulgaristan Türkleri son 142 yılda çifte esaret yaşadılar. Bu dönemde vatanımızın “egemenlik” tapusu Alman ve Rus İmparatorluklarının elindeydi. Bundan dolayı çifte esaret derken, esaretçinin biri yabancı, öteki de yerli Bulgar idaresiydi, anlamında kullandım “çifte esaret ya da iki katlı esaret” kavramını..
Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde insan hakları için, insanların, azınlıkların ve halkların, gurbetçilerin ve yerli sömürücülerin yasalar önünde eşitliğine vurgu yaparken, yükselen yeni dalgayla birlikte, Bulgaristan’da korona virüs yasak ve sınırlama önlemlerinin yeni yeni kaldırılmasından sonra, “ders kitapları değişmezse, evlatlarımızı okula göndermeyeceğiz” hareketinin başlamasına bağlıyorum. Olay olağanüstü büyük ilgi uyandırdı. Çünkü ders programları azınlıkların özgür ve anadillerinde eğitim ve öğrenim haklarını hiçe saymakta olduğu biliniyor. Nüfusun % 42’si okuryazar değil. % 80’ni doğru dürüst düşünemiyor, okuduğunu anlamıyor, işittiklerini hafızasına kaydedemiyor. Toplumsal iletişim “evet” ve “hayır” üzerine kurulmuş durumda ve can çekişiyor.
Milli kimliğimiz ve tarihimiz, dilimiz, dinimiz, kültürümüz hiçe sayılıyor. Çocuklarımızın kafası yalan ve saçmalık dolduruluyor. Normal algılanmaları köreltilir-ken düşünme kabiliyetleri ve yetenekleri de eritilerek köreltiliyor.
Vatanımızı istila eden ve azınlıklardan da binlerce kişinin kurban gitmesine neden olan serüvenci, ırkçı ve milliyetçi politikaların, övgü sözleriyle “insancıl ve barışçıl” olarak anlatılmasını artık işitmek ve öğrenmek istemediklerini ortaya koyulmuş bulunuyoruz.
Bu arada, ülkemizde Nazi istilacılarının dikili heykeli olmasa da, Rus ve Sovyet istila dönemlerinden 180 anıt bulunuyor. Bunların onarılmasına para harcanıyor. Bekçileri var. Hepsi istilacı anıtıdır. Yani esaret devrimizin heykelleridir ve sökülüp atılmaları zamanı gelmiş geçmiştir.
Yine bu vesileyle ilgili olarak, artık Bulgar halkı belleğinde ve iradesinde “milli kahraman” olarak kabul edilmiş olan komitacı Vasil Levski ve çeteci Hristo Botev’in Türkler tarafından öldürülmediği ortaya çıkmış olduğuna göre, bu iki kişinin ölümünün Türk elinden olmadığı kitaplara işlenmeli ve anma törenlerinde “düşman elinden öldüler” derken, “Türk” sözü kullanılmamalıdır. Çünkü insanın ölümü bir ve tektir ve olayı süsleyip düşmanlık körüklemeye gerek yoktur.
Tarih kitaplarında hemen değiştirilmesi gereken bazı sayfalar da şunlardır:
Bulgar tarihçilerinden Georgi Sava Rakovski’nin de eserlerinde defalarca işaret ettiğine göre, Osmanlı-Rusya İmparatorluklar arası 1773 Küçük Kaynarca Anlaşmasından sonra, Osmanlı Topraklarından Bulgarlar büyük kafileler halinde bugünkü Moldova ve Ukrayna topraklarında bulunan Besarabya bölgesine göçe kışkırtılmış ve zorlanmıştır. Bu olayın ardında Rusya İmparatorluğunun gizli stratejik planları vardı. Besarabya’da 3 kuşak “toprak kölesi” olan Bulgar soyları, “savaştan sonra toprak köleliğinden kurtulacaksınız” yalanıyla askeri eğitim görmüş ve 1877’de Plevne de “93 Harbine” sürülmüşlerdir. Bu savaşa katılan ve Bulgaristan Topraklarında can feda eden Türk er ve subayların da anıtları dikilmeli, türbeleri, mescit ve camileri ibadete açılmalıdır. Toplu mezarların bakımı yapılmalıdır.
Bununla birlikte, Bugün Bulgaristan’da yaşayan Türklerin de, gerek 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı Ege ve Makedonya Cephelerinde Yunana, İngilizlere ve Sırplara karşı, gerekse Silistre- Dobruca Cephesinde Ruslara karşı vatan bildikleri, Bulgaristan Kral Ordusu saflarında savaştığı, bugünkü ders kitaplarında, fotoğraflarla belgelenmiş halde ayrıntılı bir şekilde yansıtılmalıdır.

Bulgaristan Başkenti Sofya’da Bulgar Devleti Bağımsızlık ve Egemenliği için şehit düşenlerin ortak anıtı kurulmalıdır. Şu an var olan anıtlarda Türklerden iz yoktur. Oysa yalnız Birinci Dünya Savaşında Bulgar vatanı için 9 656 Türk şehit düşmüştür. Bununla birlikte, Sofya’da ki faşizm ve komünizm kurbanları anıtına totaliter dönem ve özellikle 1944-1945 İkinci Dünya Cephelerine sürülen ve şehit düşen Romenlerin isimleri; 1972-1973 Pomak soy kırım denemesi şehitleri ile 1984-1989 “soya dönüş süreci” adlı soykırım denemesinde can veren Türk şehitlerin de öz isimleri altın harflerle yazılmalıdır.
XIX. Yüzyılda Bulgarlarda Türk düşmanlığının belirmesi, beslenmesi ve hortlatılması sebepleri daha derin araştırılmalı, 1821 Yunan Ayaklanmasının Bulgar milli hareketine, stratejik ve taktik kışkırtıcı etkileri bütün ayrıntılarıyla ortaya konmalıdır.
XIX. Yy’da Odesa, Kiev, Harkov ve diğer bugünkü Ukrayna şehirlerinde, 1860’tan sonra Türk düşmanı eğitimi, çeteci eğitimi, düşmanlık aşılama ve Türklerle diğer halkların arasını açma yöntem ve usulleri objektif biçimde ebedi eserlere ve tarih dersi kitaplarına işlenmeli ve tarafsız tarih eğitimine geçilmelidir.

Aynı zamanda, birçoğu 1877-1878 savaşına ve daha sonraki gelişmelere katılmazdan önce İstanbul “Robert Kolej”de eğitim görenlere, öğrenci Bulgar geçlere “Türk düşmanlığı aşılama yöntemleri” de arşivden çıkarılarak, düşmanlık köklerinin kazınmasında faydalı hale getirilmelidir. Bu Avrupalı olma ruhuna uygundur ve Türk kültürü üstünlüklerini ortaya koymalıdır. Bulgarların Osmanlı devrinde yaptıkları ticaretten nasıl oldu da Bulgar milliyetçiliği ve Türk düşmanlığı mayalandı üzerinde özel çalışılması gereken bir konudur. Bizim kuşak bu konuları çözmeli, işlemeli ve tarihimizi temizlemelidir.
Biz çocuklarımızı tartışılabilir gerçeklerle yetiştirmek istiyoruz derken, ellerine birer en modern cep telefonu vermek istemiyoruz. Bu telefonların içinde en modern dil öğrenme ve özellikle de Türk dili öğrenme algoritmaları geliştirilmesinde ısrarlıyım. Şimdi bilgisayarlara yüklü dil programlarının yetersiz, etkisiz, ölü ve kavram anlamı açısından doyurucu olmadığına işaret etmek istiyorum.
Bu arada Türk filim yapımcılarına da sözüm var. Balkanlar değişik dillerde Türk filmlerine kilitlendi. Yeni etkileşimin Türkiye lehinde ama yerli Türklere zarar verecek nitelikte olmamasına dikkat edilmelidir. Tercümelerde Türkçe Türkü, şarkı ve ezgilerin çıkarılmasına izin verilmesin. Balkanlarda kullanılan Türk deyimlerinin metindeki yerinin orijinal korunmasına ve başka özelliklere dikkat edilmesi önerimizdir.
Hele son yıllarda pek çok kitabımız tercüme edildi, çevirmenler sıradan aydınlardan biraz daha iyi yaşadılar, ama tutmadı. Bu konuyu ayrıca ele almamız gerekir… Çünkü boşuna masraf yapılıyor,Kamuoyu değişmiyor!
Anlatılan masallardan, atasözlerimizden, değim ve tekerlerimizden, şarkı, türkü ve diğer sanat eserlerimizin taşıyıcı aydın zümresini oluşturmak zorundayız. Halk bilgeliğimizi yaşatmak zorundayız. Türkçe öğretmeni olarak liselere çok iyi hazırlıklı kadrolar gönderilmelidir.


Anadili Türkçe olmayan kadrolar Türkler’e Türkçe öğretemez, Türkçe öğretimindeki özelliklerin yarısı kitaplarda anlatılmamış ya da anlatılamamıştır…
Evet, biz vergilerimizi Bulgar devletine ödüyoruz ve çocuklarımızın eğitimine ilişkin isteklerimizi Sofya meclisine, Eğitim ve Teknoloji Bakanlığı ve Bakanlar Kuruluna iletmemiz gerekir. Bu duvarın çok katı, kalın ve özel olarak Türkler’in maneviyatını çözüp eritmek için örülmüş olduğuna işaret etmek isterim.

Biz bir asırda 2 700 okulumuzu, köylerimizi, semtlerimizi, şehirlerimizi yitirdik.

Yıktılar yaktılar. Anadili yasaklanmış, tarihi çarpıtılmış ve günümüz medeni kuşağından koparılmak ve geleceği de bilinçli olarak zehirlenmek istenen bir azınlığız ve bu durumdan kurtulmak için başı çeken, yön gösteren gücün Büyük Türk Devleti olmasını istemekte haklı olduğumuza inanıyoruz.
Aydınlık halka taşınır. Bulgar aydınlığı bize kandil olamaz. Aydınlığımızı Türkiye devletinden halkından beklemekte haklıyız.
Devam edecek.
Paylaşınız.
Teşekkürler.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × 3 =