Raziye Çakır

Dünya öküzün boynuzlarında değil, cesur kişilerin omuzlarındadır. Bulgar televizyonunun yayınladığı “GÖÇ” belgeselini izledim. Beni, yapımcı İrina Nenova ile Andrey Getov’un çalışmaları kadar, bu eserle ilk kez açıkça su yüzüne çıkan ve gerçekler denizine doğru yüzmeye başlayan yansımalar ve yeni renkler etkiledi.

İlk kez Bulgar NTV ekranından, yeni Bulgar tarihinde işlenen devlet terörünün son halkası “soya dönüş” zulmü olduğu dile geldi. Devlet terörünün 1948’de Yahudileri Bulgaristan’dan kovduğu, “Halk Mahkemesinden” çıkan idam cezalarıyla 30 000 kişinin öldürüldüğü, 146 bin kişinin toplama kamplarında kaldığı hatırlatıldı.

Geçen asrın 60’lı,70’li ve 80’li yıllarında Bulgar milleti ile etnik azınlıklar arasındaki güçlü bağlar koptu. 60’larda Çingenelerin isimlerinin zorla değiştirildi ama gizli tutuldu. 70’lerde Pomakların çilesinden, Kornitsa ayaklanmasından, Batı Rodoplarda Türkiye Bayrakları dalgalanmasından, “Türk Cumhuriyeti” ilan edilmesinden haber alanlar hemen içeri alındı. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerleri sürgün dolmuştu. Azınlıklardan aileler denetim altında tutuluyorlardı. Memleket sınır ve özel bölgelere bölündü, izin kağıdı olmadan işe gitmek yasaktı.

Pomaklar büyük cesaret gösterip 1972’de  ayaklandı. Kara Su (Mesta) boyunda  ateşler yandı. Boyun eğmeden, anadil ve dinlerinden güç alarak dimdik ayakta kalsalar da, yaşamak için sanki yalnız nefes almak yetmiyordu.  Çok ezildiler. Çok çektilerOnlarca yıl içerde kalanların çilesinden sabır, sabırdan umut, umuttan da cesaret doğmuş ve fışkırmıştı. Bulgarlaştırma ve Hıristiyanlaştırma zulmünü kapağını kaldırdı. Protesto etmek için Sofya’ya gelirken yolları kesildi. “Studena” barajının kalın buzları altına gizlendiler. 6 direnişçi kayıplara karıştı. Baraj suları olayı  hatırlıyor.

1989’un 29 Aralık sabahı lapa lapa kar altında Sovya “Batenberg” meydanına dolan ve meclisi saran alaca torbalı, kuşaklı, erzak dolu torbalar sırtlarında yaşlı ve genç, hepsi mavi gözlü ve nur yüzlü kız ve kadın –  ulusal Pomak eylemi, bir volkan gibi bir daha fışkırdı. Bulgar hükümetini, diplomatik temsilcilikleri sarsmış ve bakışları okuyabilenlere bu işin şakası yok, işareti olmuştu.

Daha öte korkulacak bir şey kalmamıştı. Korkan baş zalim Todor Jivkov, tek silah patlamadan 10 Kasım 1989’da kükreyen halk nefreti ve demir kesen Müslüman Türk ve Pomak bakışları karşısında devrildi.

Gösterilen belgeselde bir daha ortaya çıktığına göre, daha 1984’te doğru düzgün, dürüst ve kendilerine güvenilir Türk kardeşlerimizin hepsi birer birer toplanmış ve içeri atılmıştı. Aileleri perişandı. Kadınlar eşlerinden habersiz Bulgar ismi almaya zorlanıyordu. Baskı ve terör gökleri delmişti.

Mert-cesur insanların yalancılıkla işi olmadığını bilen halkımız son güçle dayanırken, yalancılığın daha çok hasta ruhlu ikiyüzlülerin huyu olduğunu biliyordu. 1960’larda Çingenelerimize “siz Bulgar’sınız” diyen, 1970’lerde Müslüman Pomakları Bulgarlaştıran ve Hıristiyanlaştıran, 1980’lkerde Müslüman Türklerin öz kimliğine, isim, anadil ve dinlerine ve hatta ailelerine, yaşam biçimine, kültürel geleneklerine amansızca ve en vahşi biçimde saldıran Bulgar devlet rejimi – hepimiz önünde olduğu gibi, dünya önünde rezil oldu.

Üzülerek yazıyorum.  1944’ten bugüne kadar Bulgar devletinin diktiği tek ağaç tutmadı, ektiği tohumlar bitmedi? Bu çok büyük ve acı bir gerçektir. Bu gerçek, Bulgarları yakın ve uzak halkların gözünden düşürdüğü, itibarsızlaştırdığı gibi, başkalarının gözünde soysuz ve hain duruma getirmiştir.

“GÖÇ” filminde ana sima rolü oynayan mühendis Türköz ailesinin de birkaç defa dile getirdiği gibi “arkada kültürsüz ve ahlaksız yetişen bir kuşak kaldı.”  Başkalarının yaşam biçimini, adetlerini yasaklamak, özgün kültürünü ezmek, Türkülerini dillerinden sökmek, kitaplarını toplayıp yakmak, dualarını okutmamak, ezanlarını dinletmemek, beklentilerini daha hayal iken kıymak bir cesaret alameti değil, bir vahşettir. Türkler uyanıyoruz!

1984’te yanan kapışma ateşimizden ortada kalan şu büyük gerçek var: “Bazı çaresiz ve umutsuz kimseleri bazen aldatabilirler, fakat herkesi her zaman aldatamazlar!” 1989 Mayısında açlık grevleriyle başlayıp birlikte ayaklanmamız, 1989’un son günlerinde Sofya Meclisini kuşatmamız, “al da memleketini başına çal deyip birlikte göç etmemiz” dünyanın tamamen değiştiğine işaret oldu. Biz sırtı yere gelmez bir milletiz. Ne ayaklandık diye, ne kurbanlarımız için, ne de meclisi kuşattık ve kalkıp göç ettik diye kimseye hesap vermedik, her zaman gururlu kaldık, cesaretimize ve Türk ruhumuza dayandık.

Biz bizim olanı, atalarımızdan bize kalanı, ata-vatandan bizim olanı isteme cesareti gösterdik. Azınlık olsak da çoğunluğu yendik. 20 yüzyılda atabildiğimiz en büyük ve en şerefli adımdı bu.  Dünyaya azınlığın çoğunluğu yenebildiği örneği verdik. Bugün hak hukuk, adalet ve demokrasi davamız bütün hızıyla devam ediyor. Camilerimizi, okullarımızı, mezarlıklarımızı, kuyularımızı, pınarlarımızı, çeşmelerimizi anadilimizi, gazetelerimizi, radyomuzu, ana dilimizde TV programlarımızı, öz kültürümüzü, yaralanan Türk kimliğimizi, birlik ve beraberliğimizi geri istiyoruz. Ve bu istemek bitmeyecektir. Umutsuzluk geçirenler, pes olanlar, “ama alsak da ne olacak” diyenler olabilir, ama biz asla pes etmeyeceğiz. Bu açıdan biz devamlı şekerleme yapan, unutmayı ve umursamamayı dünyaya tercih eden, mücadele azmini rafa kaldıran, cesareti ayak altına alan dernekçilerle, biz siyasetçiyiz diyen sahtekarlarla işimiz olmaz. Dibi delik HÖH tasını yalamaya hazır kimliksizlerin siyaset sahnesinden inme zamanı çoktan geldi. Kendilerine düğün kamberi rolü biçenlerin sıvışması artık kaçınılmaz oldu. Dört oy için önüne gelene yaranmayı yeğleyen siyaseti çöpe atma zamanı geldi. HÖH kendi cebimi doldurayım hesabıyla çok fırsat kaçırdı ve halktan koptu.

Doğan’ın gölgesinde dolaşanlar hainleştiler.

Memleketimizde kör cahilliğin, işsizliğin, yoksulluğun, çaresizliğin büyük tehlikeler oluşturan boyutlara ulaştığını görmek istemiyorlar.

Can yakan durumu değiştirebilmek için çok cesaretli bilgili, gözü pek genç kadrolara ihtiyacımız var.

Etrafta şöyle bir Nasrettin Hoca fıkrası da dillenmiş:

Hani, Hocaya bir gün karısının adını sormuşlar, “Bilmiyorum!” demiş, “Niçin” demişler, “Geçinmeye gönlüm yok da ondan” demiş. İşte böyle, insanlarımız höh,höh, höh hitabını yalnız sığırlarla başa çıkmak için kullanmaya başladı. Mecliste hiçbir işe yaramayan kanunlara oy vere vere pilleri bitti. Artık dediklerinden hiç biri tutmuyor. Bulgarlar onların yasa değişiklik önerilere asla oy vermiyor. Bulgar milletvekilleri HÖH-lüleri göze kestirmişler sırtlan gibi saldırıyorlar.

Bu cümleden olmak üzere, Halife Hazreti Ömer “Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür” demiş. Ama kuru cesaret değil. Yüreklilerin akılcı cesaretinden söz ediyorum.

Biz Bulgaristanlı soydaşlar yolun zor kısmını artık geçtik. Başımıza gelecek olan en kötü artık geldiyse geldi. Korkuyu arkamızdaki dağlarda bıraktık. Kararlıyız ve zaferin bizim olacağına mutlaka inanıyoruz.

 

Vatanımızı onlardan daha fazla sevmemiz, onları çıldırtıyor. İsteseler onlara “ödünç sevgi” verebiliriz. Vatan ortak bir nimettir. “Umut bir kuştur, altın kanatları var!” Bu Bulgar atasözü, geçleri kanatlandırdı ve memleket baştanbaşa boş kaldı diyenler doğru söylüyor. 3 milyon kişi açtıktan mı, yetersizlikten mi, can sıkıntısından mı, utandıklarından mı çocuklarının gözüne bakamadıklarından mı? … neyse ney, ama bilet parasını toplayan kaçıyor…Zulüm umudun düşmanı, toplum kendisiyle hesaplaşamıyor, suçlar sevaptan ağır ve toplumu boğuyor… Fırsat bulan kaçıyor.

Büyük yüzleşme yaklaşıyor. Cesaret içimizdedir. Mayıs seçimlerine 4 ay kaldı. Bizi vatanımızdan atanlara, çifte vatandaşlığımıza göz dikenlere, lokmamızda gözü olanlara hak ettikleri cevabı bu defa birlikte ve olanca kudretimizle kesin vermeliyiz. Bu bizim ana baba ödevimiz, Türk kalma ve olma görevimiz oldu. Artık sıra bizdedir.

Reklamlar