Rafet ULUTÜRK

Tarih 27.12.2016

Hak arama davasında yeni bir sayfa açılabilir mi?

Biz Bulgaristan Türkleri tarafından sevilecek, söylediği sözlere insanlarımız uyacak ve Bulgar aydın çevreleri ile kamuoyunun da dikkatini çekecek birini arıyoruz. Biz bu kişiyi henüz bulamadık.

24–26 Aralık 2016 Sütkesiği (Mleçino) anma töreni olayları ile Mestanlı (Mumçilgrad) şehitler anıtı önünde yapılan miting aradığımız kişiyi bulamadığımızı bir daha doğruladı. Aranan lider nitelikli kişi anlaşılan ne Bulgar okullarında ne de Türkiye’de yetişiyor. Bu iki kaynaktan gelen kadroların tadı halkımıza ekşi, eksik geliyor ve her defasında olay “o kadar olacak artık, ne yapalım” sözleriyle kapanıyor. Ortada, Bulgaristan Türklüğüne damat aranıyor gibi bir durum var. “Ben bu işi yaparım” deyip 6 kez Hak ve Özgürlükler Hareketi’nden kopup ortaya çıkan olsa da, kesişen gözlerden alev çıkmayınca, iş olmadı. Ve bu yeter başkalarının bize sunduğu lider meselesi artık ortada yatan bir ceset gibi, ceset dediğimiz Bulgaristan Türklüğü-dür. Eğer bizim kuşak bu cesedi kaldırırsak, o zaman lidere de gerek kalmayacaktır.

 

Bu olay 21. yüzyıl olayı değildir.

Dava bize geçen yüzyıldan miras kaldı. Önce geçen yüzyıl nerede ve ne zaman bizi kim nasıl temsil etmişti, ona kısaca bir göz atalım.

1878’de Rumeli’den sürü halinde kaçmışız. Hatta bu öyle bir kaçıştı ki, Plevne’de askeriyle kuşatılan Osman Paşa’ya İstanbul’dan silah, mühimmat, cephane, ilaç vs. getiren tren katarı Sofya’nın “Poduene” garında perona boşaltıp bugünkü “Gorublene” semtinde oturan Çerkez aileler, karı kızan, yaşlı, kap kaçakla vagonlara dolmuş ve İstanbul’u boylamıştır. O zaman bizde bozgun yaşanmıştır. Büyük şair Mehmet Akif Balkan bozgunu denen bu faciayı şöyle ebedileştirmiştir:

Birer birer oluyor ırzı, malı, yurdu hedef…

Gidince hepsi elinden “Ya Bulgar ol ya geber!”

Şu göğsü baltaların en körüyle parçalanan,

Şu beyni taşların altında uğrayan kafadan;

Karın, çamurun üstünde, inleyen canlar;

Şu bir yığın kömür olmuş, kül olmuş insanlar;

Ki gazlı bezle, o olmazsa, yağlı katranla yakıldı

Bulgar’a şayeste bir soğuk kanla;

“Salibe secdeye varmak Huda’ya isyandır.”

Deyip Huda’sına kurban olan şehidindir,

Ya Bulgar ol ya geber!” sade hainin dediği..

Kuduzca saldırıyor intikam için ite bak!

Sarıklarından asılmışların hesabı mı var?

Yetişmiyor gibi yer bir de gökyüzünde Mezar!

 

Hiç uzatmayalım, bozgun lidersiz bir kaçıştır. İnsanlarımız da birbirlerini izlemişler ve can kurtarmak pahasına öz toprağını terk etmişlerdir. Bozguna neden olan, imparatorluğun bölgemizde hezimete uğramasıdır.

Dönelim konumuza.

Osmanlı çekildiğinde bizi kim temsil etmiştir? Şöyle kabul edelim. “93 HarbiBiz, Bulgaristanlı Müslümanlar için savaş değil, düpedüz soy kırımıydı. O zamana kadar çoğunluktaydık, hakkımızda ilk kez “azınlık” dendi.

1878 Berlin Konferansı’ndan başlamalıyız. Konferans bizimle ilgili de kararlar aldı. Bu kararların Prensliğinin 1879 Tırnova Anayasasına işlendiği dönemde bizim siyasi partimiz yoktu. Sanki siyasi temsilcilerimiz de yoktu. Birinci Bulgar Anayasası’na Vidin ve Varna Müftülerinden başka imza atan birkaç başka müftü, Rus komiser Korsakov’un kolundan tutup parmak bastırdığı hocalardır. Öyle olsa bile,  bu Anayasayla Bulgar Prensliği topraklarında vatandaşlığımız yasallaştı. Bu durumda Müslümanlar Osmanlı dışında bir dini ve sivil  yapılanmaya gitmek zorundaydı. Mecliste işlevleri belirlenmemiş 20 milletvekili bulunuyordu. 1895’te Prens imzasıyla çıkan ve 1919’a kadar geçerli olan Bulgaristan’da “Müslümanların dini idarelerine Dair Geçici Talimatname” dini örgütlenmeye temel oldu. Prenslikte 1880 nüfus sayımına göre Türk –Müslüman sayısı 750 bin yani nüfusun % 28’dir. 1910’da Bulgaristan Türklerinin sadece % 6’sı okuryazardır. Bizim aydınlanma davamız 1918’de Şumen’de Devlet Türk Pedagoji Okulu ve 1922–1923 ders yılında Ruhani “Nüvvap” Yüksekokulu açılmasıyla başlamıştır. Bulgaristan Türklerinin aydınlanma davası öncelikle Çarlık dönemi iktidarlarıyla ve bir de ayrıca Baş Müftülükle sert mücadele içinde gerçekleşmiştir.

Örneğin 1928’de Bulgar hükumet kararına rağmen, Latin Alfabesine geçilmesinin yasaklanmasını istemiş ve birçok yerde protestolar düzenlemiştir. Bu nedenle Bulgar hükumetinin 14 Ocak 1930 tarihli Latin Alfabesinin zorunlu olarak uygulanması kararını ”Turan” Maarif Kültür Örgütü gibi sivil toplum örgütleri ve “Turan”, “İstiklal”, “Rodop Sesi”, “Deliorman, “Karadeniz” vs yeni harflerle çıkan gazeteler desteklemişlerdir.

Bu ortamda Bulgaristan Türklerini temsil etme konusunda STÖ ile Baş Müftülük arasında ciddi tezatlar ortaya çıkmıştır.

“93 Harbinden” sonra uzun zaman kendi sorunlarına çözüm getiremeyen Bulgaristan Müslümanlarına ilk yardım Türkiye Büyükelçiliği’nden gelmiştir. 1913’te Pomaklara karşı isim ve din soykırım gerçekleşmesi ve Bulgar Krallığının Berlin Konferansı kararlarını rafa kaldırıp saldırı savaşlarına başlaması, Osmanlı ile Bulgar Çarlığı ilişkilerini yeni bir aşamaya taşımıştır.

O yıllarda Sofya Askeri Ataşesi olan Mustafa Kemal, Pomakların isim ve din haklarının iade edilmesi ve çıkarlarının savunulması açısından siyasi oyun kurucu rolü üstlenmiştir. Liberal Parti Lideri Radoslavov ile temasa geçip, Gümülcüne Müslümanlarından 26 kişilik meclis grubunun yeni hükumet kurulmasına destek vermesi karşılığı olarak isim ve din haklarının geri alınmasını sağlamıştır. İşte bu durum, Bulgaristan Türklerinin kendilerine siyasi lider seçme konusunu ilk kez çok aktüelleştirmiştir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşından sonra yenilenler arasında yer alan ve 2 milli felaket yaşayan Bulgaristan’da işler çok zorlaşmış. Osmanlı ile Bulgaristan Krallığı arasındaki ilişkiler dondurulmuş, insanlarımızın umutları kursağında kalmıştır.

1919’da imzalanan ve Bulgarların topraklarının önemli bir kısmını kaybetmesine yol açan Neully Anlaşması, azınlık haklarımızı yeniden gündeme getirmişti.

1920’de ülke nüfusunun % 80, azınlık olan Türklerin ise % 95’i köylerde yaşıyordu. Bulgaristan’da ilk kez uygulanan majoriter sistemle genel seçim kazanan Bulgaristan Halk Çiftçi Birliği (BHÇB) 23 Müslüman vekil tarafından da destek bulunca,  Başbakan Stamboliyski parti, bu arada Türk köylüler, Türk okulları ve bazı Müftülüklere de giderlerini karşılamaları için toprak, orman, koru, çayır dağıttı, vatandaşlara eşit adalet getiren reformlara kapı açtı.

O, 1923’te Bulgarlar tarafından öldürülmeseydi ve Bulgar Çarlığında demokratikleşme isteyen köylü kitlesi hareketlenmeye devam etseydi, daha o dönem Bulgaristan Müslümanlarının da partileşmesi ve lider sorununu başarılı çözmesi mümkün olabilirdi.

İkinci Dünya Savaşına giderken Alman Nazi rejimiyle birlikte olmayı seçen Çar Ferdinand’ın oğlu III. Boris, 1934 askeri darbesinden sonra dikta rejimi uyguladı. Bulgaristan Türklerinin  “Turan”, “Altın Ordu” ve “Jimnastik Kulüpleri” gibi tabana dayanan siyasi örgütlenme yolunu kesti. İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar bu sorun bir daha gündem oluşturmadı.

Bu arada Türk askerinin Çanakkale zaferi, Yunan’ı İzmir’de denize dökmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi Bulgaristan Müslümanlarını en fazla etkileyen olayların başında gelir. Seçkin ve bilinen simalar arasında Rumeli’ler olması insanımızı yüreklendirmiştir. Anadolu’da başlayan yenileşme, Anadolu Türklerinin de Asyalılığın dış belirtilerinden kurtarması ve en başta köklü eğitim reformu atalarımıza mucize olmuştur.

Atatürk’ün Türk milletini düşünen insanlar dünyasına kazandırması ise başka bir mucizedir.

Osmanlı Türkçenin Türkiye’de ölmesiyle öz Türkçemizin bir edebiyat sanat ve kültür olarak Bulgaristan’a da geleceği umudu uyanışımızda ilk kıvılcımlar olmuştur. Bu arada Türkiye’de karanlıkları yırtan ve buyruklarıyla halkı seferber edebilen bir dev simanın büyüyen ve yayılan otoritesi, Türk halkında din dışı, hanedanlık dışı ve gücünü halktan alan bir lider doğurma ve yetiştirme yetisi olduğunu kanıtlarken, bu arada Bulgar da dahil, dostu düşmanı düşündürmüştür.

İşte böyle bir ortamda Bulgaristan Müslüman Türkleri arasında da bir lider bekleyişi güç toplamaya başlamıştır. Fakat 1878’den 1944’e kadar Prens Al. Batenberg, Prens ve sonra Çar Ferdinand ve oğlu Çar III. Boris Bulgaristan Müslüman Türklerinden milletvekilleri, müftüler ve Baş Müftüler de aralarında, hiç birine, bizimle ilgili ciddi sorunları danışma lütfünde dahi bile bulunmamışlardır.

Göç gibi ciddi sorunlar belirdiğinde, bu sorular, son Padişah da İstanbul’dan kaçarken imparatorluk dışına çıkan, fakat ne olur ne olmaz ince hesaplarıyla önce Filibe’ye yerleşen, ardından da Sofya’da Çar danışmanlığı yapanlara sorulmuştur. Demek oluyor ki, Bulgaristanlı Müslümanlar arasından herhangi biri siyaset ve devlet işlerinde dikkate alınmamıştır.

1944’teki rejim değişikliği ve Sovyet Ordusu gölgesinde iktidar olan güçlerin Müslüman Türk ahali üzerinde siyasi egemenlik kurabilmesi için yeni tip kadrolara ihtiyaç belirmiştir.

Aranan kadroları Şumnu yüksek din okulu mezunları arasından seçmek uygun olmazdı, çünkü iktidar ateist dünya görüşüne ve Marksist ideolojiye dayanıyordu. Sonra 200 yıl uyuyan Osmanlı Türkiye’sini 30 yılda uyandırıp ayaklandıran Ankara’nın etki gücü ortadaydı. Bulgarlar her fırsatta Türkleri en iyi tanıyan ve onlara en yakın olan bir millet olduklarını iddia etseler de, son 70 yılda Yeni Türkçe ve Bulgarca bir sözlük bile hazırlamamış, kültürel etkileşim tamamen kopmuş gibiydi.

Türklere lider olarak aranan kişi, bir defa Osmanlı kalıntı dini okulları görmeden, Bulgar lisesi bitirmiş, Bulgarcayı iyi bilen, Bulgar bir kızla evlenmeye yatkın, Müslüman, fakat soydan Türk olmayan biri olmalıydı. Ve bu ilk lider, BKP’nin Bulgaristan Türk Müslümanlarına bulup, eğitip, hediye ettiği Silistreli Ali Rafiev oldu. 92 yaşında bu yıl hayata gözlerini yuman ve 15 gün önce 40. gününde Bulgaristan Türkleri kanaat önderlerinin Sofya Merkez Mezarlığındaki kabri başında bir fatiha okuduğu Rafiev, Bulgaristan Türkleri yazım, edebiyat, sanat ve kültür devrimini gerçekleştirirken tüm işleri bizzat yönetti.

Yeni Işık”, “Halk Gençliği”, “İnşaat Erleri”, “Eylülcü Çocuk” merkez ve birçok il gazetesini, “Yeni Hayat” dergisini,  ilk, ortaokul, liseler, pedagoji okulları ve Sofya Üniversitesinde ders programı Türk dilinde olan 5 fakülte için tüm kitapları basın yayan basım evini kuran ve çalıştıran o oldu.

Kırcaali, Şumen ve Razgrat’ta Tiyatrolar örgütledi. Bütün köylerde özendirici sanat yeşerdi. Türk halk sanatını canlandırdı. Yüzlerce yüksek öğrenimli Türk genç yetiştirdi. Uzatmayalım biz bugün Bulgaristan Türklerinin kendi edebiyatlar, özgün kültürü, özgün çizgileri olan Türk kimliği, kendi tarihleri var diyorsak ve bunların okullarımızda evlatlarımıza okutulmasını istiyorsak ve demokrasi koşullarında 1950–1960 yıllarına dönmeyi özlüyorsak, nedeni budur.

Rafiev’in yönetiminde BKP, 1878’den 1944’e kadar Bulgaristan Türklerinin istediği fakat faşist Çar rejiminin vermediği tüm maddi ve manevi istekleri çok kısa sürede halka sundu. O, işte böyle lider oldu. 1972’den sonra T. Jivkov edinimlerimizi geri almaya çalışırken vermemek için direndi ve halkın gözünde daha da büyüdü, daha fazla sevildi. Biz burada, olgunlaşmış bir toplumsal ihtiyacı karşılama sürecini yöneten bir “dayatılmış lider” örneği sunduk ama o lider gerilerken bile işini halk çıkarına dayamaya çalıştığı için tutuldu ve göklere çıkarılmıştı.

Rafiev’ten sonra Bulgaristan Türkleri’ne lider olma şerefine sahip olup Sofya’daki o “şerefli” koltuğa oturtulan Harinov, Salif İlyazov gibi şahıslar, ancak bu edinimlerimizin yok edilmesine hizmet ettiler.

Batan bir gemiye kaptan olmayı kabul etmişlerdi. Yaptıklarından utandıkları için zamanından önce hayata göz yummuşlardır. Halkın gözüne bakmak zordur. Onlar bakamadılar!

Çünkü sosyalist ideolojinin sulandırılmasından ve etnik kimliklerden kurtulma zehriyle zehirlenilmesinden sonra şiddetlenen baskı, terör ve zulme dayanan diktatör Todor Jivkov rejimi çok sıkışınca,  yenilgisini “soya dönüş” zulmüyle maskeledi.

Bulgar olmayanı eritme siyasetiyle tosladı ve devrildi.

 

Diktatörün devrilmesi, siyasi sistemin çökmesi vs Bulgaristan’da Müslüman ahaliye bir lider bulma sorununu gündemden kaldırmadı. Acil olarak ve çok ciddi bir biçimde siyaset sahnesine taşıdı.

Rafiev Türklerin eğitim ve kültür hakları konusunda Bulgar devletini zorlamıştı.

Serada yetiştirilen yeni lider kimliksiz, dinsiz, Türkçe-siz, yalnız Türk adıyla, ne ileri ne geri bir adım atmaya takati olmayan, ahlaksız-vicdansız, Türk yaşam tarzını taşımayan, babasından ve halkından nefret eden, çıkarcı, vefasız, içinden pazarlıklı ve yargılanmama ve lüks hayat koşullarında yaşamaya karşı siyasi köleliği kabul etmiş biri olmalıydı.

Üstelik 1989 Mayıs Ayaklanmasından sonra Türklerin şu hak ve özgürlük işlerini, Türkiyeciliği ve Türkiye’ye bağlanmayı ciddiye aldığını görünce yetiştirdikleri yeni “lideri” Moskova’ya teslim edip Türklük ve Müslümanlık işlerini doğrudan Kremlin üzerinden yürütmeyi uygun buldular.

Olay bir de şöyleydi:

Bulgaristan’da Müslüman Türk azınlığa 1950’lerde tanınan hakları fazlasıyla ciddiye almış,  arkadan gelen özgürlükleri budanarak edinimlerini kaybetme süreci başladığı an, “edinimlerimizi koruyalım ve daha da geliştirelim” süreci de başlatmıştı. Bu süreç 1972–1989 dönemini kapsar. Baskı, terör ve zulme dayanan, adına totalitarizm denen iktidar saldırılarına karşı gelişen, bu Bulgaristan’da Türk kimliğini koruma ve hatta daha öte geliştirip biçimlendirme ve yaşatma bir bilinçlenen etnik topluluğun davası oldu. Totaliter rejimle çatışma gitgide öyle kızıştı ki, 1989 Mayısında İsyan Bayrağı dalgalandı.

 

Azınlık Ayaklanma arkasında zulüm yıllarında Türklerin kurduğu 44 legal ve illegal parti, örgüt, dernek, hareket vb vardı. Bu hareketlenmenin ortak lideri yoktu.

Yerel lider, örgüt yapısı ve etkinlikler vardı. O zaman Ahmet Doğan da hapisti, fakat bu üst akıllılar danışıklı dövüş oynadığını, Rus dış istihbaratı KGB ile sıkı temas halinde olduğunu bilmiyordu.

Yine o sırada ülkede kuş uçurtmayan Bulgar, evde döşeme altında sıçan oynadığını sezse, tıkırdayışı işitse de, döşemeyi sökemiyor, yaşadığı evi yıkmak da istemiyordu. İşte o olağanüstü ağır olarak nitelediğimiz dönemde köyünde yetişen ve yaşarken Sofya’daki “lider”, “önder” olarak tarif ettiklerimizden hiç birini tanımayan. Devlet işlerini bir kesintisiz süreç olarak görmeyen…  Sofya’da basılan ve evine getirilip “oku” deyip eline sıkıştırılan o Türkçe gazeteleri bile daha fazla ocak tutuştururken kullanan… Radyo dinlerken de uzun uzun anlatılanları atlayıp türküleri bekleyen, Gorski İzvor ve Mogilyane köyleri arasındaki Kayaloba mahallesinden 3 çocuk anası Ayşe Mollahasan’ı biraz daha ciddi düşünün lütfen.

 

Günlerden bocuktu. Yıllardan 1984. Etrafı silahlı asker ve milis sardığını işitince birdenbire örgütlendiler. Genci yaşlısı, çoluğu çocuğu, kadını erkeği, işini gücünü, evini yerini, hayvanlarını bırakarak, kış kıyamet demediler, Mogilyane’ye doğru yollara döküldüler. Ora insanlarını desteklemek, ırkçılığa karşı isyan etmek, adlarını ve Türk kimliklerini savunmaktı hedefleri.

Bre Allah canını almayasacaları kapımıza mı dayanmış” deyip yürüyenlerden biri Ayşe Mümün Mollahasan’dı. Hayır, Ayşesiz olmazdı zaten, yıllarca önce Preseka’dan Kayaloba’ya gelin gelip kaderini Aliosman Mollahasan’la birleştirmiş olan bu üç çocuk annesi, düğünde, dernekte, cenazede, mevlitte, ibadette hep aralarında bulunmuş onurlu ve itibar sahibi bir kadındı.

İşinden anlayan, dediği dedikti, saygınlık kazanmıştı. Kim ne iş yapacaksa yapsın önce ona danışırdı. Zira Ayşe’nin razılığı bütün köy kadınlarının razılığı demekti. Bu kez de öyle oldu. Onu gören diğer kadınlar “Biz de kalmayız, ne olursak beraber olalım”  diyerek Ayşe’nin arkasına, eşlerinin yanına diziliverdiler.

 

İki köy arasındaki mesafeyi birlikte geçtiler.

Ancak Mogilyane’ye yaklaşırken, eylemlerinin barışçıl olmasına rağmen, muhtemel bir çarpışmada kadınlara ve çocuklara dokunmazlar düşüncesiyle, onları ön saflara geçirdiler. Maalesef, silahlı milliyetçilerde merhamet denen o duygu 100 yıl sonra da yoktu. Gözü kanlı milisler silaha sarıldı. Ayşe Mollahasan en öndeydi. “Aklınızı başınıza devşirin. Biz Türküz. Kanımız yerde kalmaz!” diye bağırıyordu. Birden yere yuvarlandı. Sesi kesildi.

Katilin kurşunu kalbinden girmiş sırtından çıkmıştı. Şimdi Ayşe Mollahasan’ın adı diğer kahramanlarla birlikte “Türkan Çeşme” şehitliğinde mermer taşlara oyulmuştur.

O bir önderdi, köyünün ayaklanma lideri, direnen bir öncü kahraman ve şehit düştü. Ömründe nutuk tutmamış, nutuk dinlememişti. Eline gazeteden kalın kitap da almamıştı. 32. şehitlere saygı mitinginde oğlu Hak ve Özgürlük Hareketinin (HÖH) şehit Ayşe Mollahasan adını bundan böyle ağzına almamasını rica etti.

 

Bu sözlerin çok derin anlamı vardır. Çünkü HÖH partisi 1984 – 1989 direniş tabanını oluşturan binlerce Ayşe Mollahasan’lara dayandı. Sayıları 50 binden fazla olan bu fedakâr ve cesur yerel militan kadrolar olmasaydı HÖH partisi kurulamaz, seçim kazanamazdı. Partinin omurgasını oluşturan, bu sesiz sedasız, yemin bozmayan, yolundan şaşmayan, pusulasını kendisi belirleyen taban direkleridir.

Bu kadroları eğitmek ve yetiştirmek için ilkokul veya akademi yoktur.

Bunlar bizim şaşmaz alaylılarımızdır. Önemle vurguluyorum, Bu gerçeği sezen ve değerlendiren Bulgar istihbaratı, KGB ve BKP, tabanın lider istediğini sezerek, bu toprağa kuru sap eksen yeşerir düşüncesiyle en beceriksiz hain olan A.Doğan’ı hareketin başına dikmeyi başardı. Olay budur.

Su akarken çayın dibindeki taşların güneşi ve yıldızları gözlediği gibi dava saflarına o zaman dizilen temel kadrolar da 26 yıldan beri yerinde dondu kaldı.

Onların hareketlenmemesi için bilgilenmeleri yasaklandı, din kültürleri donduruldu, köyler boşaltıldı, hayalleri söndürüldü.

1989 Mayıs ayaklanması Bulgaristan Müslümanlarının 2 sorununu çözdü. Bunlar isim ve din sorunuydu. Daha ileri tek adım atılamadı. Neden?

Çünkü 1913’te Pomakların isim ve dinlerini geri verdiren Mustafa Kemal onları meclise sokup politik iktidara da taşırken, 1989 Ağustosunda, isteklerimizin ele alındığı Kuveyt Görüşmesinde bizi temsil eden Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Mesut Yılmaz “Yorgan altında Türkçe konuşsalar” yeter dedi. Bulgar, 1983’te Sofya’ya gelen cunta şefi Kenan Evren’in Todor Jivkov’a bizim hakkımızda “Eti senin kemiği benim” dediğini de unutmadı.

Ve ben bugün soruyorum;  Bulgaristan’da Türklerin ve diğer Müslümanların doğal ve insan haklarının tanınması, etnik topluluk haklarının tanınması için olgun sosyo-psikolojik ortam var mıdır?

Cevap:  Yok! Öyleyse bu kavga neye kızıştırılıyor.

Bulgaristan Türklerinin NATO veya Avrupa Birliği’nden bir beklediği var mı? Cevap: Yok!

Anadilimizin anaokulu, ilkokul ve orta okullarımızda okutulması sorunlarını  DOST Başkanı L. Mestan çözebilir mi? Cevap: Hayır!

18 sene mecliste Eğitim komisyonu başkanı olan bu lider hevesli kardeşimiz şimdi birden bire Türkçe konuşmaya ve tanımı yapılmamış bir takım hakların savunucusu oluyor ve bu olayın arkasına toplanan saygıdeğer güçlere bakın lütfen:

AK Parti Yönetim Kurulu üyeleri, TBMM Türkiye-Bulgaristan İşbirliği ve Dostluk Komisyonu eski Başkanı, milletvekili Aziz Babuşçu;

Bulgaristan Türkleri Baş Müftüsü Mustafa Hacı;

Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyük Elçisi Süleyman Gökçe,

Türkiye Cumhuriyeti Filibe Konsolosu Birey Yılmazsoy,

Türkiye Cumhuriyeti Burgas Baş Konsolosu Niyazi Evren Akyol,

Rumeli Konfederasyonu Başkanı Zürfettin Hacıoğlu,

Bursa ve İzmir Bal-Göç yöneticileri ve üyeleri.

 

Bu 8 önemli kişi, 18 değil  88 önemli kişi olsa, Bulgaristan Türklerinin çözüm bekleyen hiçbir sorununu çözemez.

Ancak Onur Yürüyüşleri yapabilirler… Üzgünüm!

 

Saygıdeğer yetkililer sizin hiç birinizin sözde lider olmak isteyen şuna ya da buna arka, destek olmak için TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ küçük düşürmeye hakkınız yoktur.

Eğer anma törenleri derin siyasi anlam taşıyorsa, hazırlık yapılır, esaslı konuşmalar yapılır ve gelenler bilgilendirilir.

Kimse zorla lider olamaz, halkın kabul etmediği kişilerden hiçbir şey olmaz, olamaz. Biz kendi kendimize gelin güvey oluyoruz, yukarıda dediğim gibi sanki Bulgaristan Türklerine damat aranıyor.

Evet, şehitlerimiz huzursuz. O kadar çaba boşa gitti.

Ne yazık ki, halkımız arayıp da bulamadığını hala arıyor ve arayacak.

Bunu göremeyen halkımız değil onları yönetmeye talip olanlardır.

Siz de çevrenize bir bakın ve bu yanlış yoldan bir an önce dönün lütfen…

Bir nesil yok oldu ikinci bir neslin yok olmasına seyirci kalamayız, bunu anlayınız Lider getirilmez Lider kendisi gelir.

Bakın Türkiye Cumhuriyetimizin Lideri dünya Lideri haline geldi halbuki muhtar olamaz dediler. HALKA RAĞMEN SİYASET YAPILAMAZ…

Bunu herkes kabul etmek zorundadır, bunun başka yolu yok, biz deneme tahtası değiliz…

Reklamlar