Yorum

Adalet Yolu Uzundur

Muazzez YURDAKUL

Bugün Bocuk. Sizlere seslenişim Güney Doğu Türklüğünün “Bulgarlaştırma zulmüne” kitle birlikte hareketlendiği günün 30. yılına rastlıyor. İlk kalkışan Kirli muhtarlığı olmuştu. Türkan kızımız 30 yıl evvel bugün şehir düştü. Bugün totaliter zulmün en acı zehrini tattığımız gündür. Türk soyundan gelişimiz, ana dilimizin Türk dili olması, Müslüman oluşumuz ve Öz kültür sahibi oluşumuzun toptan ateşe atılıp kimlik değiştirmeye zorlandığımız gündür bugün.  O zaman doğan çocuklar artık koskoca adam, ev bark, oğul uşak sahibi oldu, ama adalet davamız hala zaferle noktalanmadı.

18–120 Aralık 2014 günlerinde İstanbul Zeytinburnu Belediyesinin ev sahipliğinde  “Etnik Temizlik ve Kültürel Soykırım” konulu 3. uluslar arası forum düzenlendi. “Soya dönüş” saçmalığı ve ardından gelen “Büyük Göç” trajedisi 20. yüzyılda aldığımız en büyük yaralardır. Bu total saldırıda Bulgaristan’da Türk soyu, Türklük, Müslümanlık ve Türk kültür ve uygarlığı bitirilmek istendi ama bitirilemedi.

Bu yazımda sizlere “Zulüm Gören Türkler Derneği” başkanı Şükrü Altay’ın konuşmasından bir özet ve “Belene” ölüm kampında kalmış yazarlarımızdan Ömer Osman Erendorum’un “Belene Ölüm Kampı” başlıklı yazısını, anma gününü unutmama amacıyla aynen aktaracağım.

Sempozyum kürsüsünden:

Şükrü Atalay 10 yıldan beri sözüm ona  “soya dönüş” adıyla dayatılan Bulgarlaştırma zulmü konusunda adil bir karar çıkması için çalışıyor. Konuşmasında, 1989 yazında 72 günde Bulgaristan’dan 350 bin kişinin kovulduğunu, Türk kitle yer değiştirmeye kovuşturularak zorlandı ve büyük bir trajedi yaşadı,”bütün bir nesil hayatının büyük bir kısmını geri dönmemek üzere kaybetmiştir.” Dedi.

Bulgarlaştırma sürecine karşı koyduğundan dolayı 1985’te tutuklanan ve yargılanmadan “Belene” ölüm kampına atılan Türklerden biri olan Şükrü Atalay, vatanlarından kovulan Türklerden bir kısmının yaşadıkları toplu adaletsizliği birçok Avrupa makamına taşıyıp adalet bulma çabalarını anlattı. Sorunların Strazburg, Brüksel ve Cenevre’ye taşınması çabaları 2003’te başladı, 6 yıl sonra Avrupa Parlamentosu’ndan “Kalavati Raporu” çıktı. Bu raporda “soya dönüş” süreci mağdurlarının istekleri haklıdır,” dendi. 2010’da İnsan Hakları Komisyonu görüş beyan ederek, “bazı hukuksal sorunlar olmasına karşın” Bulgaristan bu problemi çözecek, umudunu getirdi. Tüm çabalarımıza rağmen, yargı sürecinden “soya dönüş” zulmünden Bulgar halkının suçlu olmadığı ve suçluların Bulgaristan Komünist Partisi yönetiminden birkaç kişi olduğu ve bu gerçeğin yargı kararıyla saptanması gerektiğine işaret etti.

“Belene” ölüm kampında resmi verilere göre 518 Bulgaristanlı Türk kaldı. Bunlardan 517’sinin isimi “Belene” de değiştirildi. Kampa Türk isimleriyle girdiler ve Bulgar isimleriyle çıktılar. Onlardan biri bilinen yazar ve şairlerimizden 16 kitabı basılan ve kalemiyle haklı davamızın her anında halkımızın yanında olan Ömer Osman Erendoruk’tur. Anı edebiyatımızdan:

“Belene” Ölüm Kampı

Ufuklardan inen akşamlar ölü

Kavaklar bir öykü fısıldar sesiz

Burada binlerce ceset gömülü

Belene bir mezar mı esrarengiz?

Mayıs 1985, Belene Kampı

Belene Adasındaki ölüm kampı varlığını Bulgar komünistlerinin iktidara geldiği 1944’ten beri sürdürmektedir. O uzak yıllarda Ölüm Adası’na dair işittiklerim var ya gene de o zamanı anlatmak bana düşmez. Beni 1985’in Belene ölüm kampından bahsedeceğim kısaca.

Belene Adası, Tuna nehrinin sularıyla çevrili, oldukça büyük, kavak ağaçlarının bol olduğu, yer yer bataklık, tarıma elverişli bol toprağı olan ıssız, insansız, köysüz, kentsiz, sadece birkaç yerde cezaevi binası bulunan, adı, Bulgaristan’ın sınırları dışında bile ürpererek anılan bir toprak parçasıdır. Ada’ya görevli olmayan tek sivil giremez. Kıyıya, yani aynı adı taşıyan kasabaya en yakın yerinde cezaevi binaları bulunur. Oraya giriş, polis emrine verilmiş bir köprüden yapılır.

1984’ün sonunda ve 1985’in başında belirsiz bir yerlere götürülen Türkleri, yani bizi, bu cezaevinin iki binasına yerleştirdiler. İlk götürülenlerin anlattıklarına göre, koğuşlardaki demir karyolalar da çırılçıplakmış. Döşek, battaniye, çarşaf verilmemiş. Soba yokmuş. Aralık ayının sonunda ve onu izleyen ocak, şubat aylarında odada ısı sıfırın altında otuza yaklaşıyormuş. Gün gün Bulgaristan’ın dört bucağından Türkler getiriliyormuş ya, çoğu Mestanlı, Kirli, Kırcaali ve Alvanlar köyündenmiş. Koğuşlar üstünden kilitli tutuluyor, buna rağmen polislerce bekleniyormuş. Polis içerdekileri ikide birde Türkçe konuşmamaları için uyarıyormuş. Koğuşlarda konuşmak, birbirinin kulaklarına eğilerek fısıltıyla mümkünmüş. Öğün vakitlerinde çorbaya benzer birer çanak su ve buzlaşmış ekmek veriyorlarmış. Sabahları herkesin dört beş dakika tuvalet hakkı varmış. Tıp yardımı diye bir şey yokmuş. Polislerden insana yakışır tek söz işitmek, insancıl tutum görmek hayalmiş. Her sözü azar, her tutumu itip kakmakmış. Daha açık gönüllüce bir arkadaşın, “Koğuşlar çok soğuk. Neredeyse donacağız.” Sözlerine bir polis “Birkaç gün sonra tümünüz toprağın altında koyun koyuna sıcacık yatacaksınız. Biraz sabredin.” Cevabını vermiş. Zaten onların her tutumundan bizi adaya topluca imha etmek için getirdikleri besbelliydi. Geceleri uykusuz geçirenler vardı. Uzaktan bir otomobil sesi işitilse, yürekler hart diye kalkıyor, koğuş kapısının gürültü ile açılacağı korkusu ile soluk soluğa bekliyordu. Her gece, her saat, her dakika ölümü getirecek bir gürültü beklemek… Haftalarca, aylarca… Sakallar büyümüş, çamaşırımız kirlenmişti. Adaya girerken ceplerimizde bulunan her şeyi, hatta burun mendillerini bile almışlardı. Yarı aç, yarı tok idik.

Ben adaya mart ayı başlarında daha 8 arkadaşla birlikte götürüldüm. On dört gün bir koğuşta kaldık. Güllerin sabahı ile akşamı arasında günler aylar var gibiydi. Akşamla sabah arasında ise bitmek tükenmek bilmeyen uygusuz geceler… Dünya ile ilişkimiz tamamen kesilmişti. Yakınlarımızca nerede olduğumuz, nasıl olduğumuz, hatta sağ olup olmadığımız bilinmiyordu. Bilinmezlik, en korkunç olan bir şeyden bile daha korkunçtu. Mektuplaşmak yasaktı. Bizim için mermiler çoktan hazırdı. Hatta tetiklere dokunacak parmaklar bile belliydi.  Neredeyse sabırsızlanıyorlardı.

Sabırsızlananlardan bir de o zamanın Kırcaali İl Parti Sekreteri Georgi Tanev idi. İçi alev alev Türk düşmanlığı ile yanan bu faşistleşmiş Bulgar komünisti, hiç sıkılmadan, “Amacımıza ulaşmak için yarım milyon Türk’ü yok edebiliriz” diye konuşmuştu. Batı Almanya’dan yayın yapan Hür Avrupa Radyosu’ndan işittim. Jivkov’un bir benzeri olan bu adam şimdi Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin İç İçleri Bakanı’dır. (Jivkov’un iktidar döneminde idi) Yani, iki buçuk milyon Bulgaristan Türkü’nün kaderi ile o katil oynayacaktı.

Mayıs ayının başlarında bizi topluca, adanın doğusunda, iki katlı binanın bulunduğu yere- ki burası eski kamp yeri imiş – taşıdılar. Bu iş, onlarca silahlı polis eşliğinde, kurt köpekleriyle yapılıyordu. Yeni kamp dikenli telle çevrilmişti. Özel bekleme yerlerinde silahlı polisler nöbet tutuyorlardı. Hastalardan gayrı herkes işe çıkmaya mecburdu.

Bu arada mektup yazma yasağı kaldırıldı. Yakınlarımızla görüşmeye müsaade edildi. Çok geçmeden ilk görüşmeciler geldi. Bu, bizim için dünya ile yeniden ilişki kurmak demekti. Haberler sevindiriciydi. Türkiye cumhuriyeti’nden başka bir sıra Batılı ülke Bulgar barbarlığını pek sert olmayan  bir dille de olsa, kınıyordu.

Başlangıç iyiydi. Sonu hayırlı olsundu.

Bunlarla yan yana, Ölüm Adası denilen bu yerde baskı ve işkence olmaz olur muydu. İlk bakışta göze çarpanları sıralıyorum:

  • Bir kere, yargılanmadan yargılanmış muamelesi görmemiz, haksızlığın, baskının

ve işkencenin en büyüğü idi.

  • Cezaevinde uygulanan iç nizamname bizim için de geçerliydi.
  • Çalışmak istemeyenler cezalandırılıyordu.
  • Sık sık tertiplenen toplantılara katılmak zorunluydu.
  • Akşamları Bulgar televizyonunun yayınlarını izlemek de zorunluydu.
  • Bulgarin gazete ve dergilerini okumak da zorunluydu.

Sonuncu sıraladıklarım, bizim beyinlerimizi yıkamakla ilgiliydi. Burada bulunuşumuz, yabancı radyolarca dünyaya duyurulmuştu.  Bu bizi topluca yok etmenin imkansızlaştığını gösteriyordu. Şimdi akıllarınca bizi üç-beş yıl burada tutacaklar, eğitecekler, Bulgarlaştıracaklar, ta o zaman serbest bırakacaklardı.  Amaçlarına, her zamanki gibi baskı, tehdit, işkence ile ulaşacaklardı. Gazete, dergi, televizyon falan da maksatlarına yardımcı durumdaydı.

Bir de bireysel çalışma usulleri vardı ki… O dört duvar arasında iki ikiye yapılıyordu. Propaganda içerikli uzun giriş konuşmasından sonra vaatler sıralanıyordu  ballandıra ballandıra:  hafif iş, yüksek mevki, kabarık maaş, uygun hayat koşulları, en yüksek yönetim seviyesine yükselme imkanları… Bütün bu “Nimetlerin” karşılığında sen, ya gönüllü Bulgar olduğunu anlatan kısa bir yazı yazmalıydın Bulgar gazetelerinin birine (Hatta senin yazman da gerekmiyordu, çünkü yazı hazırdı.) Ya da televızyonda görünüp aynı sözleri kendin söylemeliydin. Bunları yaptın mı ötesi kolaydı. Ama böyle bir öneriyi kabul etmezsen, kaşlar çatılıyor, tehditler başlıyordu ardı ardına:

  • Kemiklerin bu adada kalacak;
  • Yavaş yavaş bu adada çürüyecek;
  • Hayatın cehenneme çevrilecek.
  • İyi gün görmeyeceksin
  • Yakınlarına, çocuklarına aynı metotlar uygulanacak;
  • İnsin cinsin dokuz kuşağa kadar izlenecek.

Bir sözle, geleceğin kapkaranlıktı. Adada, bu ilkel usullerle insan aldatıp aldatmadıklarını bilmiyorum. Ben bu tür yazılı öneriyi sonuna kadar okumadan hızla kalktım ve “Utanmazlar!” deyip hızla odadan çıktım. Aşağa indiğim zaman, benden önce odaya girip çıkan, Adalı Nuri TURGUT Efendi hala bağırıyordu odanın penceresine doğru yumruk sallayarak:”Rezil herifler, kepazeler! Ben ömrümün şu kadar yılını cezaevinde geçireyim de, yılmadan geçirmeye devam edeyim de…” diye diye.

Bir toplantıda konuşan Plevneli bir yargıcın değimiyle biz dokuzuncu kuşağa kadar izlenecek ve konuşturulacaktık.. Bulgaristan bu güne kadar bize bir cezaeviydiyse, bundan böyle cezaevinin daracık bir hücresi olacaktı, yani bir başka cehennem.

Roman sürgünlüğüm sırasında bu duygularımı içyle dile getirmeye çalıştım:

Çocukluğum ağlıyor yüzüme baka baka,

            Benim gözlerimde de örümcek ağınca nem.

Arda kanlı akıyor, dumanlı iki yaka,

Anladım Bulgaristan Türklüğe bir cehennem.

Bu arada çalışanların maaş alma zamanı geldi. Geldi gelmesine ya, maaş aşan olmadı. Çoğunun ellerine içer beşer leva sıkıştırmışlar (o zaman bir yevmiye en az 15 leva idi) kalanları su parası, oda kirası ve daha bilmem neler diyerek tutmuşlar. Yirmişer, otuzar, ellişer leva ve daha fazla borçlu kalanlar vardı. Demek biz bu adaya çalışmaya gelen “Gönüllü gurbetçiler” olarak kabulleniyorduk. Açıklamasını isteyenler ve bunda üsteleyenler kamptaki ceza hücresine sokuldular. Emeğimizin neden bunca ucuz ödendiğini kimse açıklamadı. Maaş ödenmediğini görenlerin birçoğu çalışmaktan vazgeçtiler. Cezalıların sayısı gittikçe çoğalıyordu.

Kampta hava gerginleşiyordu. Artık gece gündüz koğuşlarda kapalı tutulmadığımıza göre herkesle görüşebilme, dolayısıyla örgütlenme olanağımız vardı. Adalı Nuri Efendi, Torlaklı Kazım Dede, Doktor Besim Abdullah, Kırcaali’li Küçük Halil, Kubratlı ressam Şaban, (2004’te Adapazarı’nda bir trafik kazasında hayatını kaybetti) ve bendeniz gizlice bir komite kurup, ileride kurulacak bir örgütün temelini atma kararı aldık. Örgütün Tüzüğü’nü hazırladığımız sırada  toplu bir açlık grevi yapalım dedik. Ve başardık. Greve, tek bir kişi kalmamacasına herkes katıldı. Polisler şaşkına döndü. O gece yemek yenmedi. Herkes koğuşuna gidip sessizce yatıp uyudu. Ertesi sabah ne yemeğe gidildi ne de işe…Alelacele 3 kişilik grev komitesi kuruldu. Aklımda kaldığına göre isteklerimiz şunlardı:

  • Bize cezaevi tüzüğü uygulanmayacak;
  • Arkadaşlarımız sebepli sebepsiz ceza hücresine yollanmayacak.
  • Çalışma zorunluluğu kaldırılacak;

Grev Komitesi polislerle anlaşma masasına oturdu. Olumlu sonuç alınamadı. Plevne’den ve Sofya’dan yüksek rütbeli subaylar toplanıp bizi asker gibi sıraya dizdiler. Kamp Amir Yardımcısı Amir Yardımcısı Binbaşı Paraşkevov öfkeden çatlayacak gibiydi. Upuzun, kupkuru önümüze dikilip bağırdı, çağırdı, tehditler savurdu. Bir ara bir arkadaşımızı yanına çağırdı ve ona tokat atmak istedi. İstedi ama, bunca kişinin ağzından birden çıkan “Huuuuu!…” yuhalama haykırışı, binbaşıyı niyetinden caydırdı. Havada öylece donakalan elini indirmeyi bile unutup atlet çevikliğiyle geri sıçradı. Tehditlerin işe yaramayacağını anlayınca, grev komitesini yeniden anlaşma masasına oturmaya çağırdılar.

Bu kez istekler kısmen kabul edilmişti. Direncimizi sürdürmemiz daha yararlı olacaktı ya, grev, bir başlangıç olarak başarılı sayılırdı. Bir de, beş yüz kadar kişiyle grev uzun süremezdi. Aramızda tanıdığımız tanımadığımız onların adamları olduğunu biliyorduk ve onların yardımıyla da grevi kırmaya Muaffak olacaklarını hesaba katıyorduk.

Grevden birkaç gün sonra, Kırcaali’den Lambrev adlı emniyet sorumlusu kamptaki hastaları topladı Aralarında ben de vardım. Herkese bir şeyler sordu. Bu arada Adalı Nuri Efendi’nin yanıtı şöyleydi: “Burada kendimi çok ama çok iyi hissediyorum. Hatta olduğumdan daha iyi. Çünkü sizin adamlarımız köyde komşularımı öyle korkutmuşlar ki, yanımdan geçerken dönüp evime bakamıyorlardı bile. Burada yüzlerce genç soydaşımın arasındayım. Onlar bilmedikleri, anlamadıkları her şeyi bana soruyorlar. Ben de memnuniyetle izah ediyorum. Bundan daha iyi ne var ki!”  Lambev kızgın: “Sen ne anlatabilirsin ki gençlere? Türklüğü anlatsan, onlar artık Bulgar oldu.” Sözüne Nuri Efendi: “Hayır! Onlar asıl şimdi Türk oldular.” Cevabını verdi.

Bu konuşmadan 2 hafta sonra Nuri Efendi gibi, onların anlayışına göre, gençlerin milli duygularını uyandıran kimseleri, Belene Ölüm Kampı’ndan serbest bıraktılar. Torlaklı Kazim Dede, ben daha 20 kişi bu sayıya dahildik.

Adada arkadaşların kaldığı günlere ben tanık değilim. Sonra işittiğim üzere baskı ve işkence artmış. Onların bir kısmını Bobovdol denen Yuguslavya hududuna yakın bir madenci kasabasına yollamışlar. Her iki kampta da bireysel ve toplumsal açlık grevleri yapılmış. Bir yandan da Kuzey Batı Bulgaristan’ın çeşitli Bulgar köylerine sürülüyorlardı.

Ben de evimde birkaç ay kaldıktan sonra sürüldüm. Hem bu kez karım ve kızımla beraber. Bulgaristan’ın ve hatta Avrupa’nın en pis en geri kalmış, suyu kesat, oteli, tuvaleti, şehir banyosu ve çeşmesi olmayan Roman adını taşıyan bir köysel kasabada bir mahpustan farksızdım. Evde, oldukça hasta bıraktığım babamı gidip görmeme müsaade etmediler. Uzak olduğu için adamın ölgülüğüne de yetişemedim. Babacığımız cenaze namazını kılmak bana nasip değilmiş.

Yirmi al kaldığım sürgünden eve döndüğüm zaman, üst üste yığıla yığıla katmerleşen ıstırapların, üzüntülerin acı sonucu, sıhhatimin büyük bir oranını yitirmiştim. Bir yarım böbreğim vardı, bir de enfarktüs sonucu, iki kez yara almış yüreğim. Ama da şikayetçi değildim. Allah’ıma şükür ayaktayım. Yürüyorum. Çalışıyorum. Seviniyorum. Demek yaşıyorum.

Sürgünlükten dönüşte bari Koşukavak’ta kendimize uygun bir iş bulabilseydik. Ne gezer? Bana ve kızlarıma süpürgeci ve bulaşıkçı olarak çalışmayı teklif ettiler.

Zulüm devam ediyordu.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nine − 8 =