Yorum

Zor Bir Ülke

Yazan: Elif GÜNEŞ

Tarih: 12 Şubat 2018

Konu:   Büyükelçilikte şereflendirildik

Beni ve arkadaşlarımı Sofya Büyükelçiliğimize götüren taksici susuyordu.

Oldukça eski binaların arasındaki dar sokaklarda ilerlerken aklım Napolyon Bonapard’a takıldı. Mısır’ı işgale giderken (1798) “Franklin” gemisinin güvertesinde ilk fermanını yazmış ve askerlerinden din ve bilim adamlarına saygılı olmalarını buyurmuştu.

Din psikolojisi tahsil ederken, onun bu sözleri bende derin izler bırakmıştı. Din, evrim, devrim, kitle, zafer ve yenilgi psikolojileri gördüm. Napolyon, kaptan gemisine 40 bilgin, yetenekli sanatçılar ve Büyük Fransız Devrimi coşkusuyla tutuşmuş 100 zeki üniversiteli genç almıştı. Bir müzikhol ve akademiyi andıran yelkenli savaş teknesine alınan kitaplar listesinde “Yeni Ahit” ile “Kuran” başta geliyordu.

Heyetimizin resmi unvanı Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BULTÜRK) olsa da,  10 kişilik gurubumuzu oluşturan arkadaşlarımdan her birinin ayrıca Bulgaristan Stratejik Araştırma Merkezi (BGSAM) kadrosu olarak, araştırmacı yazar yanı, dernekçilikten daha ağır basıyordu. Kuşkusuz biz, eserleri TV ekranlarından inmeyen, kitap fuarlarında ve imza günlerinde 5–10 tükenmez tüketen yazarlardan değiliz.

Çalışmalarımızın kaynağı, özü ve biçimi Bulgaristan’dır. Onun halkı, oluşturucu büyük parçası Müslümanlar ve aralarında başı çeken ve belirleyici olan Türk topluluğudur. Her yanı tarih kokan Sofya’ya Hristiyanlık ve Roma medeniyetinden sonra, yüce bir nimet olan İslam dini ve uygarlığından kalan tüm eserlere sahip çıkan Bulgaristan Türk Topluluğu geçmişi daha iyi geleceğe taşımaya çalışıyor.

Büyükelçiliğimiz, anakent merkezinde yan yana dizilmiş Ortodoks, Katolik ve Yahudi kilisesi ile camimizden biraz uzakta bulunuyor. Ay yıldızlı bayrağımızı görünce, “ha geldik” dedim ve araçtan indik. Ziyaret için hazırlık görürken, Büyük önder Mustafa Kemal’in Sofya Askeri Ataşeliği yıllarını anlatan eserlere şöyle bir göz atmıştım. Bunlarda, önümdeki çok katlı görkemli diplomatik temsilciliğin yerinde 2 katlı bir evceğiz vardı. Bahçesinde Yarbay Mustafa tavla ve satranç oynuyordu. Makedon diline yakın olan Bulgarca sözleri kısa sürede art arda dizmiş, geçen yüzyılın başında tiyatro ve opera binaları kapı açan bu şehrin sosyal ve kültürel yaşamına sık adımlarla katılışı öykü-lenmişti. Tabii dil, insanın içinde bulunduğu toplumla kaynaşmasında birinci anahtarsa, ikincisi zekâ, üçüncüsü ise kültürdür.

Mustafa KEMAL bu kentte Kasım 1913 ile Kasım 1914 arası bir Osmanlı diplomatı olarak kalmıştı.

Diplomaside staj ve deneyim birikimi yaparken, bir dünya imparatorluğundan kopan küçük bir halkın yüzü Batıya bakan, modern bir devlet kuruşunu izledi. Batı ve Doğu diplomatlarıyla kahve sohbetlerinde, balolarda  “dost” çehrelerin Türkü ve Türklüğü yok etme hazırlıklarını okudu.  Kısacası, Sofya Mustafa Kemal’in diplomasi ve siyasi hayatta sertleştiği yerdi. “Olur, olur” deyip tavizler vererek, hatta göçe zorlanan Türklerin topraklarına konmayı düşleyen Bulgar başbakan ve bakanlara Osmanlı Bankasından bol keseden kredi bile açarak yürütülen diplomasiye son veren bir dönemdi.

Mustafa Kemal 1913’te Çarlık makamının Müslüman Pomakları isim, dil ve din değiştirmeye zorlayarak başlattığı kimlik değiştirme siyaseti karşısına dikildi. Osmanlıdan sonra yabancı egemenlinde kalan Müslümanların hayat güvencesi yoktu. O, gasp edilen insan haklarını iade eden siyasi formülü buldu.

Bu soydaşların garantörü Türkiye olacaktı.

20. yüzyıl boyunca uygulamada kalan bu yaklaşım, Bulgaristan Müslümanlarının menfaatlerinin savundukça güç topladı ve başarılı oldu. Bulgaristanlı Türk azınlığın siyasal, kültürel ve kimlik haklarının savunulmasında, her dönemde yanlarında olan bu yaklaşım, yakın ve uzak hedefte devlet diplomasisiyle kamu diplomasisini aynı kolda birleştirdi. Bizi buraya getiren de işte bu anlayıştı.

Kapısından içeri girdiğimiz Büyükelçilik binasında 20.  Büyükelçimiz Sayın Hasan Ulusoy’a kutlu ve başarılı olsun temennileri sunmaya gelmiştik. Bu makamı yönetmiş Büyükelçilerimiz duvardaki fotoğraflardan bize bakıyordu. Yeni sefirimiz bizi resmi kabul salonunda tebessümle karşıladı.

Benim diplomatik temas ve görüşme masasında deneyimim yoktur. Diplomasi psikolojisinin hangi değerle başladığını da bilmiyorum. Girdiğim salonun tarihe ve geleceğe bakma yer olduğuna inanıyordum. Yazımın başında Napolyon’u çağrıştırmam, bıyığı terlememiş gençlikle ağırmış sakallı profesörleri, sanatçı ve hokkabazları Akdeniz’in beyaz dalgaları üzerindeki askeri geminin güvertesine toplayışım, eski medeniyetin beşiği Mısır’ı modern dünya eşiğine taşımanın nasıl gerçekleştiğini anlatabilmem amacıylaydı. Bu tarihte, piramitlerin kendisinden, yüksekliğinden, görkeminden ve içindeki gizemden önemli olan, (π) değerindedir. O bir anahtardır. Aydınlanma çağını başlatan gizemdir. Ona sahip çıkan eski kıtanın yapı ustaları dünyayı yenilemeyi başardı.

Bulgarlar bir kavim olarak, Asya’dan gelseler de ruhlarına Avrupalık aşılamıştır.

Yoktan var olup yücelme mayasını ise, Osmanlı beraberliğinde bulmuştur.  

Tanzimat’la (1839) yelkenlerine yenilenme rüzgârı dolduran Bulgarlar, Türklerden farklı olmayı seçerler.   Yaklaşık 200 seneden beri ötelemekle kaynatılan Bulgarlık tüm aşamalarında, zihinsel işlemlerinde ve aklın ve ruhun bütün ilkelerinde, ötekileri tüm haklardan men etmeye öncelik tanıdı. Bulgar kavminden ve Hristiyan olmayan ötekiydi. Bulgar olanın üstünlüğüne ilişkin ırkçı anlayış Osmanlı ve Türk düşmanlarınca desteklenerek sürekli kışkırtıldı.  Bulgarlık bu temelde diriltip toparlandı, devlet kurdu ve siyaset sahnesine çıktı. Bu mayalanma, Bulgar, İslav ve Hristiyan olmayanı ya özümseme ya da kendinden uzaklaştırma siyasi içerik ve tavrıyla biçimlendi. Uygulamada bu, başta Müslümanları, onların dini İslam’ı ve daha sonra da Türkleri şiddet kullanarak ötelemeyi izledi. “Bulgaristan Bulgarlarındır!” “Türkler Türkiye’ye” şovenizmine kadar da tırmandı. Bulgar ve İslav ırkından olanları da Bulgaristan’a toplama ya da onların yaşadığı toprakları Bulgar devletine katma şeklinde gelişti.

1876’da İngilizlerden aldıkları parayla Ayaklanan, 1877 / 1878’de Osmanlıya saldıran Rus imparatoru II. Aleksandır’a “kurtarıcı” diyen, ardından pişman olan,  3 Mart 1878 San Stefano Antlaşmasında adı geçmeyen, 3 ay sonra Berlin Konferansından sonra Padişaha vergi ödeyen bir “Bulgar Prensliği” kuran, 8 yıl sonra Doğu Rumeli’yi kendine katarak genişlemeye başlayan bir oluşum görüyoruz. 140 yıllık tarihinde 4’ü saldırı savaşı olmak üzere 8 savaşa giren, bütün çarpışmaları kazanan, fakat hiçbir savaşta yenenler arasında yer almayan Bulgarlar, bir asırda topraklarını hemen hemen 3 kat genişletti.

1909’da 3. Bulgar devleti kuruldu.

Tek uluslu, Bulgar dil ve kültüründen başka maneviyat tanımayan, ülkedeki etnik azınlıklara hak ve özgürlüklerini yalnızca sözde tanıyan, kendinden başkasına geleneklerine göre yaşama ve kültürel otonomi hakkı tanımayan Bulgarlar, 1934–1944 arası faşist, 1973 -1989 yılları arasında da komünist totaliter rejimi seçtiler.

1990’dan beri sözde demokrasi koşullarında rejimin azınlıklara yönelik siyaseti biçimsel değişiklik belirtileri gösterse de öz olarak değişmedi. İşaret ettiğimiz özellikler III. Bulgar devletinin 4 Anayasasında da değişmeden korundu. İnsan hakları açısından değişiklikler yapılmasını zorunlu ilan eden Uluslar arası Sözleşmelerin neredeyse hepsi imzalandı, ama hiç biri tam olarak uygulanmadı. 1919 Neully Anlaşmasında yer alan azınlık haklarını uygulama kapısı açan Başbakan Aleksandır Stanboliyski ilse eli kolu kesilerek, gözleri çıkarılarak kütük üzerinde kesilerek öldürüldü.

Yasama, yürütme ve yargının ya Çar’ın ya da komünist parti liderinin faşist ya da komünist yumruğunda birleştiği totaliter düzenlerin azınlıkların maddi ve manevi varlığını yok etme çabalarını en iyi rakamlar anlatır. Bu ülkede 2700 (iki bin yedi yüz) Türk okulu, medrese, lise, din ve meslek okulu ve 168 Türkçe gazete ve dergisi kapatılmıştır. Bir gecede minareleri uçurulan ya da tamamen yıkılan Allah evleri için dökülen gözyaşlarına ve sönmeyen acıya değinmek istemiyorum.

Etnik azınlıkların hepsini Bulgarlaştırarak asimile etme siyaseti farklı azınlık gruplarına karşı farklı zaman kesimlerinde uygulamaya geçirildi:

1913 yılında 250 bin Müslüman Türkün Bulgarlaştırma ve Hristiyanlaştırılmasıyla başladı. Ne var ki bu şiddetli saldırı bir asır asla durmadı. 1934’te Romanya’dan gelen Ulahların isimleri değiştirildi.

1934 -1944 yılları arasında Pomaklar üzerindeki isim, din, dil ve kimlik değiştirme uygulaması geniş boyutlar aldı.

1949-50’de Makedonlar Bulgarlaştırıldı.

1962’de Romen nüfusun ismi ve dini değiştirildi.

1964’te Pomaklara karşı 3. büyük saldırı başarısız oldu. Ayaklanan halk saldırıyı durdurdu.

1972’de Müslüman Pomakların direnci kırılarak, birçoklarının genç canına kıyılarak, büyük sayıda aile sürgün edilerek, öncüler ve aydınlar hapislere atılarak isimleri ve dinleri değiştirildi.

1994/1995 yıllarında Türklerin isimleri değiştirildi, dilleri, dinleri, gelenekleri, kültür ve sanatları yasaklandı, okulları, radyo, televizyon, gazete ve dergileri, tiyatroları kapatıldı yasaklandı.

Baskı, terör, zulüm ve şiddet çizgisi olarak belirlenen ve etnik azınlıkları çok yaralayan bu zorlama siyasetinden yalnız Türkiye Cumhuriyetine göç edenlerin toplu rakamı milyonları aşmış durumdadır. Geriye baktığımızda önümüze çıkan tablodaki fırça darbelerinden bazıları bunlardı.

Bu arada 1918 ve 1919’da art arda 2 ulusal felaket, 1944’te 3. milli felaket ve 1988’de de 4. ulusal çöküşü yaşayan Bulgar halkı ve devleti, bugün de toparlayamamıştır. Avrupa’nın en yoksul, emeklilerin en düşük emekli maaşı aldığı, sosyal yardımları herkesi fakirlik çizgisi altında yaşamaya zorladığı, işsiz sayısı en büyük olduğu, nüfusunun % 50’si gurbette yaşamayı seçmeye zorlanmış bir ülke olmaya devam ediyor. NATO ve Avrupa Birliği üyesi olması bu durumu değiştirmediği gibi, sanki yıldan yıla her şey daha kötü oluyor.

Tabii psikolojik analiz süzgecinden geçirildiğinde, devleti bir yüzyılda 4 defa iflas eden, bütün savaşlarda yenilen ve bir türlü ekonomik istikrar sağlayamayan bir halkın ayaklanması da doğaldır. Bulgar halkı, bir defa, Berlin Konferansında hayal ettiği toprak parçasını koparamadığından dolayı 1903 ile 1908 yılları arasında bugünkü Pirin bölgesinde 3-4 ayaklanma örgütledi. Bu Ayaklanmalarda Türk düşmanlığı iyice köpürdü.

Amacında Osmanlı topraklarını tırtıklamak olan bu isyanlar farklı etnik ve dinlerden insan toplulukları arasında düşmanlık ateşleri yaktı.

Bulgar halkı 1918 ve 1923’te olmak üzere, monarşiye karşı 2 defa ayaklandı. Yine Çarlık düzenine karşı olmak üzere 1942-1944’te silahlı ayaklanmaya kalktı. Bu ayaklanmalar halkçı sol güçlerin öncülüğünde gerçekleşirken, azınlıklardan manevi destek aldı.

Ne var ki, yine aynı dönemde 1923’te ve 1934’te tutucu güçlerin askeri darbe yapması hayata damga vurdu.  Bulgaristan Müslümanları ise aynı yıllarda ümmet kabuğunu kırdılar. İslamcılık ve Osmanlıcılıktan silkinerek,. Türkler, Pomak Türkleri ve Çingene Türkleri (Müslüman millet),  topluluk sahnesinde yeniden şekillendiler.

Kimlik uyanışında öncü olan Türkler Turan, sportif, öğretmen, sanat ve esnaf derneklerinde örgütlenerek, Ulusal Türk Kongresi çağırdılar. Siyasi partide buluşma çabaları askeri darbeler tarafından kırıldı. Tüm baskılara rağmen, gazete ve kitap basma işlerinde daha da aktifleşerek Bulgaristan Türkleri edebiyatı direğini dikmeyi başardılar. Bulgaristan Müslümanları Diyaneti Başmüftülüğü ve İl Müftülükleri, Şeriat Mahkemeleri ve Din Okulları sistemi de o yıllarda gelişti.

1920–1923 Çiftçi Partili Başbakan Aleksandır Stanboliyski dönemi Bulgaristan Türklerinin altın çağı olarak kitaplara işlendi.

Günümüz Bulgaristan’ında 1934–1944 döneminin “faşizm” olup olmadığı tartışmaları toplumu ikiye bölmüş olup, üzerindeki değer tartışmaları en keskin şekilde devam eden bir dönemdir. Yahudilerin, Çingenelerin toplanıp “Treplika” ölüm kampına gönderildiği, gönderilemeyenlerin bir parça kuru ekmeğe yol, köprü, tünel işlerinde çalıştırıldığı, Türklerin sürekli göçe zorlandığı bilinse de faşistlerin çömezleri her şeyi inkâr ediyor. Psikolojide bir şey üzerine tartışılması için onun aksinin de olması gerekir. Bulgar toplumundaki ters dönem totaliter-komünist yıllardır.

Bu dönemde 1972 Pomak ve 1989 Türk Ayaklanmasından başka ayaklanma olmamıştır. Türk isyanına Pomaklar da katılmıştır. 20. yy’ın en büyük Bulgaristan isyanına 72 bin kişi katılmıştır.

1950 – 1957 arası “kültürel otonomi” dönemi yaşayan Türkler, daha sonra baskı ve zulüm altında çok ezildiler. İsimlerinin değiştirilip anadillerinin yasaklanması, çocuklarının kör cahil bırakılması, mezarlıklara yapılan saldırılar silinmez izler bıraktı. Monarşi döneminin “Treplikası” olduğu kadar “Belene” ölüm kampı da ünlü oldu. Halka kabus yaşattı. Büyük Savaşta Yahudiler ve Çingeneler gerekçesiz tutuklanıp, sorgusu yargısız idama gönderilirken, komünist totalitarizm aynı uygulamayı Pomaklara ve Türklere uyguladı. Bugünkü komünistler babalarının kestiği faşistler için saygı duruşunda durmazken, faşistler de komünistlerin anısını saymıyorlar. “Soya dönüş” sürecinde şehit düşen Türkler ve Pomaklar anısına saygıya durma konusunda her iki taraf da hala çekimserdir.

Büyükelçimizin heyetimizi oturmak üzere davet ettiği masanın etrafında yerime yönelirken Bulgaristan Stratejik Araştırma Merkezi’mizin hediye olarak hazırladığı eserleri BULTÜRK Başkanı Rafet Ulutürk masaya dizerken, öteki arkadaşlarım da kendi eserlerini çıkardılar. Bu yapıtların hepsini okumuştum. Bir ikisinin dışında içlerinde Sofya Büyükelçiliğimiz ve Büyükelçilerimizin çalışmalarıyla ilgili çok az bilgi vardı.

Sayın Büyükelçi Ulusoy, ev sahibi sıfatıyla sözü önce kendine verdi. Hoş geldiniz konuşmasında, daha önceki Büyükelçilerin Bulgaristan Türkiye ilişkilerini hangi noktaya getirdiğini ve yeni doğrunun yönüne perde perde işaret ediyordu.

Ben ise, diplomasi konusunda biraz yetersiz olduğumdan Büyükelçimizin yeni görevine ne kadar bir sürede hazırlandığını ve görev yerine nasıl bir yükle geldiğini düşünmeye başladım. Kendime sorduğum soruların cevabını aramaya devam ediyordum. Devletimizin diplomasi stratejisi içine monte edebilecek yeni bir Büyük-elçiyi nasıl hazırladığını da bilmiyordum.  Bildiğim Bulgaristan’ın zor bir ülke olduğuydu. Öngörüde bulunmak zordur, ne yapacağı “pek belli olmaz” diyenleri işitmiştim. Bu küçük ülkenin dış siyaseti 100 yılda 5 deva 180 derece yön değiştirmişti.

Sabah güneşi gölgeleri Türkiye üzerinden gelen bu ülkede, Doğu, İslam, Müslümanlık ve Türklük etkisini önlemek için, iş saati uygulaması mümkün olsa ikindide başlayacak ve gece yarısına kadar devam edecek. Ne var ki, ikindi vaktinde bu ülkede Doğu ile Batı gölgesi ve Kuzey esintisi her gün buluşuyor ve birbirine hal hatır sormadan edemiyorlar.

Burada görevde bulunmuş Büyükelçilerimizden çoğu Galatasaray ve Fransız Lisesi mezunu, ardından da Hukuk Fakültesi okumuşlar olsa da, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek eğitim almışlar çoğunluktur. Hepsi, dış işlerinde, siyasette ve mecliste deneyim sahibi şahsiyetlerdir. Aralarında, temel atıcılardan sayılan, Hüsrev Gerede sert imacıyla izlenimler bırakmıştı. Bulgar Türk ilişkilerine adanmış birçok eser de bırakan Ömer Engin Lütem (1983–1989) ağır zulüm yıllarında hep Bulgaristan Müslümanları yanında olmuş, eziyet içinde yenilmezlik ruhu oluşmasına sırt vermiştir.

Yalçın Oral, Bulgaristan Türklerini ve tüm Müslümanları siyasal sahneye taşımayı başaran diplomatımızdır.  Onun döneminde Türkler ilk kez kendi partileriyle 1990 seçimlerine girdiler. 24 milletvekili ilk meclis komisyonumuzu oluşturdu. 500 bin kardeşimizin göç etmesine rağmen gerçekleştirilebilen bu siyasi atılım yüksek kimlik ve politik bilinç düzeyine, vatan, Türk kimliği, temel insan hakları konularında ödün vermez bir iradeye işaret ediyordu.

Aynı yıllarda diplomasiyi kamuya indiren, Türkiye diplomasisi desteğini her köy ve hanede hissettirmeyi başaran, başarılı çalışmaları ve mükemmel İngilizcesiyle Bulgar toplumunda derin izler bırakan Sayın Alev Kılıç da asla unutulmamıştır.

Son dönem diplomatlarımızdan Sayın  Haydar Berk döneminde iki ülke ilişkilerinde büyük bir yakınlaşma sağlanırken Bulgaristan Cumhuriyetinin Kuzey Atlantik Paktı NATO üyeliğine Türkiye garantör olmuştur.

Bu yeni gelişme yönü Büyükelçi Mehmet Gücük döneminde başarılı sürdürülürken Bulgaristan Avrupa Birliği üyeliğini hak etmiştir.

Büyükelçi İsmail Aramaz döneminde, Bulgaristan gerçek Avrupalı olmaya kendini alıştırırken, Türkleri sivil toplum örgütlerinde bir canlanma kaydedilmiş, öğretmen dernekleri aktifleşirken, soydaşlarımızın gerçek temsilcisi  BULTÜRT derneği, bir Bulgaristan azınlık partisiyle birlikte,  ilk kez Cumhurbaşkanı adayı çıkarıp 50 bin oy almıştır.

2017’de göreve başlayan Sayın Büyükelçi Hasan Ulusoy’un görevi Avrupa Konseyi’nin Bulgaristan dönem başkanlığına rastladı. O da bilgilendirmesine siyaset kapısından girdi.

Ben de yerimi aldım ve dikkatle dinlemeye başladım. Türk Bulgar diplomasisinde (π) noktasını arıyordum.

Devam edecek.

Konu: Kamu diplomasisi