Dr. Nedim Birinci  Dr.Nedim BİRİNCİ

Konu: Milliyetçiliğimiz birliğimizden göç alır.

Bir Türk, bir Türk’ü daima sevmeli ve korumalıdır.

Bir Türk, bir Türk’ü onun bunun isteği için ele vermemeli, itip kakmamalıdır.

Borisov: “Bulgaristan Türkiye Cumhuriyeti ile en iyi ilişkiler geliştirmek zorundadır”.

Bizim Deliorman’ın Kızıl Burun (Ruyno) adında bir köyceğizi vardır. Bu köyde 1879’dan beri söylenen türküler vardır. Köyün kızları bu türkülerimizi bilir, köye gelen gelinler de öğrenir. Tüm yasaklara rağmen, içten veya sesiz ama hep söylenen bir türkülerimiz Kızıl burun köylülerinin ruhundadır, bakışını ve yürüyüşünü belirleyendir. Köy,  “Demir Baba” tekkesine yakındır. Bu türbede yapılan şenliklerde misafirler bu köyün kızlarının söylediği türkülerle karşılanır ve uğurlanır. Türkülerimiz menekşe, sümbül, gül, sevda, aşk ve ayrılık,  acı ve tatlı üstüne olsa da, her motifte derin bir insan ve vatan sevgisi, sıla hasreti, Türkün erişilmez yüceliği ve doldurulamaz gönül büyüklüğü dile gelir. Türkü söylenen yerde bağlama çalınır. Ozanlar hep köşe başında, sahnede, onurlu bir yerdedir. Bu köyde genelde şarkıları bağlamacı Mesut Tunalı’nın en iyi seslendirdiği anlatılır.

Uzun bir girişten sonra şöyle başlar Tunalı:

Üzerimize ateş düştü

Ah, ne zaman söner?

Bu ateş, 138 yıl önce düşmüştür ve yandıkça yanmıştır. İnsanın, soyunun, köyünün üzerine ateş düşmesi iyilik ve hayır alameti değildir. Bizde dört çalı tutuşsa Bulgar itfaiyesi gelir söndürür, sarnıçlarla su taşır, helikopterlerden su atar, traktörler ateş alanını fır dola sürer, eline kürek alan üzerine vura vura kurbağa, kertenkele, yılan ezer gibi ezerek söndürür de, bizim gönlümüze düşen yürek acı hep söndürülemez, ona benzin atılır fırsat oldukça, sönmesi için bir şeycik yapılmaz, yakan acısı seyredilir…

Türkünün gönlü tam doldurduğu an,

öyle bir vurur ki Tunalı tellerine bağlamanın, uyuklayan da baş kaldırır ve şu nakaratı dinler:

Kopardılar beni Osmanlı’mdan,

Kopardılar beni Türkiye’mden ve sonunda yeni bir son darbeyle tellere,

Kopardılar beni anavatanımdan, der ozan ve işte o zaman yanık boğazındaki yanık ses tellerinin çok derinlerine iner, sözün bitti yerde gözleri boşanır…

Sizlere anlatmak istediğim gerçek, işte bu Türküdeki milliyetçiliktir. O büyük bir acımızdan doğmuştur. Bir asır biçimlenmiştir. Hezimetler bir değil iki değil, her biri ruhsal ve manevi uyanışımızı etkilemiştir. Milliyetçilik çekirdeğimizin patlaması ise, gökte yerde dolaşan sonsuz bir umudun seslenişinde uyanmış ve Gazi Osman Paşa Marşı’nın nakaratı kulağa her yer hoş gelmiştir:

Tuna nehri Akmam diyor

Etrafımı yıkmam diyor

Şanı büyük Osman Paşa

Plevne’den çıkmam diyor

Kader bu! Gün geldi hem etrafımızı yıktık, hem de Plevne’den çıktık. Öyle bir trajedi (fecaat) yaşadık ki, yaralarımızı sarabildik de, sızılar sızlıyor. Rus çizmesi altında ezilen, Moskov kılıcından kaçan, Bulgar çetelerinin satırından, devlet zulmünden, faşizm ve totalitarizm teröründen kurtulmaya çalışan Türk halkının iniltisi var tarihimizde.  Edirne ve İstanbul’a akın edenlerin, arkada kalanların Türk ruhunu canlı tutma çabaları devam ediyor. Türk dokusunu yaratamadan koruma çabalarıdır bunlar. Türk kalmak, Türk kimliği yaratmak, Türk gibi doğup, Türk gibi ölmek! Milliyetçiliğimizi oluştururken bir de doğru dürüst biçimlendirmek için durmadan ve bezmeden çaba gösterildi. Ezilmişliğimizin hatıraları, yüceliğimiz-de şahlanış suyu oldu. Başımızı dik tutmaya böyle alıştık.

Kardeşçe beraberliğimizin alt dokusu olan Türk milliyetçiliğimiz çok ağır koşullarda, bağrımızdan avucumuz içine doğan, göz bebeğimiz gibi koruduğumuz kıymetlimizdir o. Tuna kıyısında, Deliorman’da, bütün Rumeli’ye doğdu. Osmanlıdan kopup Bulgar elinde kalmanın acısıyla dünyaya geldi. Misyonu Türk ruhumuzu yaşatmak, güçlendirmek ve yüceltmekti.  Yüreklerde tutuşan bir ateşti. Kıvılcımlar alevlendi. Git gide kor ve köz olduk. Bu gelişimde sanatımız milliyetçi ruhumuzu sönmekten korudu. Zaman geldi sazların telleri ocak maşası oldu, ateşimizi zamana gömdü. Zaman geldi közlerin üstünü açtı, hava alan közler kıvılcımlandı, yeniden parladı. Ve biz şimdi bağla tellerine ayar verilen bir zaman kesiminde yaşıyoruz. Büyük davamızda halk ozanlarımızın, aydınlarımızın, öğretmenlerimizin ve tüm gönül dostlarımızın rolü sözle anlatılamaz, paha biçilemezdir. Yeni açılıma canlar pahasına, kurbanlar vererek ulaşılmıştır.

Milliyetçilik particilik değildir. Milliyetçilik Bulgar devletinin köyümüze kadar asfalt yol çekmesi ya da Türk köyünde Bulgar okulunu açık tutması da değildir. Bulgaristan Türk Milliyetçiliği düşmanlıksa asla değildir. Başka birisini rahatsız etmek ise aklımızdan geçmemiştir. Bizim milletçiliğimiz düşmanlık içermez. Örnek olmak vardır özünde. Düşmanlık güden kimse başkasına emsal olamaz. Biz kendi ocağımızda ısınmak istiyoruz. Öz gelenek ve ananelerimizle, bin yıllık alt dokusu olan özgün kültürümüzle, din ve dilimizle, örf ve adetlerimizle, kendi ellerimiz ve aklımızla yaratacağımız güzeller güzeli medeniyetimizle yaşamak istiyoruz.

Hangi partide var böyle bir program! Hiç birisinde!

Son aylarda moda olan DOSTLUK söylevi de boş iş, saman harmanı. Yakına kadar bizi ezenlerden dostluk dilenmemiz bizi haysiyetsiz düşürür. Onların hiç birinin bizimle dost olmaya niyeti yok, bizim zorumuz ne. Bizim yüceliğimiz kendi gölgemizin büyük olmasındadır.

Türk milletinin gölgesi gibi gölge, başkasında yoktur.

Burada mutlaka üzerinde durulması gereken bir husus da şudur. Biz Bulgaristanlı Müslüman Türkler olarak kendi dairemiz içinde bir bütündük. Ne var ki bir de biz bu 138 yıl içinde, önce Bulgar Prensliği’nde, ardından Bulgar Çarlığında ve sonra da Bulgaristan Halk Cumhuriyetinde ve şimdi Bulgaristan Cumhuriyeti’nde bir OLUŞTURUCU ÖĞEYDİK. Oluşturduğumuz milliyetçilik ve Bulgaristan Türkü kimliği bu açıdan farklılıklar ve nüanslar göstermiştir. Bir yandan etnik ve kültürel varlığımızı çok zor koşullarda korumaya çalışırken, aynı zamanda özü anti-Türk, anti-İslam ve anti-Türkiye zehrine bandırılmış olan Bulgar milliyetçiliğiyle de yan yana olmak, hatta Bulgar devlet siyasetinde oluşturucu unsur olduğumuzu beyan etmek zorundaydık. Bu şöyle anlaşılmalıdır. Dedelerimiz ve babalarımız faşist Bulgaristan’da askerlik yapmıştır. Deliorman’dan silah altına alınan Türkler 1912’de Edirne’ye “Şumi Maritsa” ( Fışırda sen Meriç) veya “Kray Bosfpra şum se diga” (Boğazda hışırtı var) marşlarıyla gönderilmiştir. 1908’den 1945’e kadar ruhunda Türk düşmanlığı olan bu marşlar Türklere de okulda ve kışlada zorunlu olarak öğretilmiştir. Yani biz bir taraftan “üzerimize düşen ateşin” altına gömülmüşken, aynı zamanda hayatta kalmaya gerekli nefesi alabilmek için Bulgar devletini zorla soluttuğu havayı nefes etmek zorundaydı. Bu arada yaşadığımız ata yadigarı toprakların, bayrağın, devlet sınırlarının ve buna benzer ortak değerlerin tümüne saygı göstermeyi kabul etmiştik. Buradaki çelişkiyi, genel olan ile somut olan arasında aramalıyız. Genel olan Anayasa’da, 1979 Anayasasında, 1908 Anayasasında, 1948 Anayasasında hatta 1992 Anayasamızda sanki her şey normal gibi görünse, insan hakları ve azınlıklar hakları açısından Bulgaristan uluslararası yükümlükleri yerine getirmeyi kabullenmiş gibi görünse de, somut uygulamaya yansıma olmamıştır. Bu Anayasaların hepsinde vatandaşlara eğitim öğrenim hakkı tanıyan devlet, bunu ancak Bulgar dilinde ön görüp uygulatmış, azınlıkları ana dillerinden, edebiyat ve tarihlerinden, öz kültür ve dinlerinden uzak tutulmaya çalışılmıştır. Bu gibi çok örnekler verilebilir. Sözün özü, genel olan Bulgar özle doldurulup Bulgar milli şekli alırken, aynı özünde içinde yer alan etnik azınlıkların özgün kimliği özsüz ve şekilsiz bırakılarak, devamlı eritilmeye çalışılmıştır. Bu sürecin içinde isimleri değiştirilen, dil ve dinleri yasaklanan, kültürleri ve dahil oldukları medeniyet unutturulan azınlıklar 1989 Mayısında ayaklanmıştır, yani bütün patlamıştır. Yerine getireninin de “Bulgar Etnik Modeli” de bugün artık anlamsızlaşmıştır.

İlk dönemlerde bizim milli duygularımız şekillenememiş ve zayıftı. 1878 Berlin Konferansı, dedelerimize sanki “aman rahatsız olmayın, haklarınız garanti altına alınmıştır, Bulgar Prensliği içinde yaşarken bir şey yapmasanız da olur” demiş. Ve belki de bu yüzden, bizimkilerden “Arkadaş ben Türküm! Yasal haklarımı isterim!” deyip ayağa kalkan pek olmamıştır. Osmanlıyla yeniden buluşmamız için Sultanlar İslamcılık, Müslümancılık, Turancılık dese de bizde derin kök salmamıştır. Kendimizi arayıp buluşumuz okullaşırken,  öğretmen dernekleri kurduğumuzda, kentli gençlerin fiz kültür derneklerinde, Altın Ordu birimlerinde, cami encümenliklerinde ve özellikle de sanat toplulukları ve özenci sanat gruplarının sahneleri doldurmaya başladığı zamanlar dirilmiştir.

O dönemler çıkan Türkçe gazeteler, dergiler bu çabalarda önemli rol görmüştür. Dış etki hep Türkiye’den beklenmiş ve gelmiştir. Türkiye ile Bulgar Çarlığı arasındaki anlaşmalar sonucu Sumnu’da Nüvvab Yüksek Din okulun açılması, Sofya’da Baş Müftülüğümüzün ve İş Müftülüklerimizin kurulmasıyla ilk etnik yapılanmamız gerçekleşmiştir.

Milli şuurumuz gelişerek kendimizi Müslüman Türkler olarak hissetmeye ancak egemenlik duygularımızı kaybetmiş olmamızın sonuçlarını gördükçe duyumsadık. 1912’de Müslüman Pomakların isim ve dinlerine saldırı Türklerde “ne oluyor” etkisi yaptı. Bulgaristanlı Müslüman Türklerin 1912-13’te Edirne ve Makedonya savaşlarına sürülmesi, öz milliyetçiliğimizi derledi toparladı.

Fakat milliyetçilik aynı zamanda bir ideolojidir. Bulgaristan’da yaşasak da biz Bulgar milliyetçisi olamazdık. İdari ve siyasi bağımsızlımız için savaşmamıza koşul ve gücümüz yoktu. Türk milleti ruhuna ve İslam inancına sımsıkı sarılarak kendimizi aramaya devam ettik. Okullarımız ve diğer aydınlanma ocaklarımız özgün milliyetçiliğimizi meşale edenleri öne çekti. Söz ustası Osman Kılıç gibi yüzlerle öncü kadro yetişti. Göçler en aydın ruhları alıp götürmeye devam etse de arkadan gelen alay boş kalan yerleri doldurdu.

Türkiye’deki gelişmeler, Türk milliyetçiliği Avrupa’daki son milliyetçiliklerden biri olsa da,  Bulgaristan Türklerinde özgün milliyetçilik biçimlenmesini olağanüstü etkilemiştir. Namık Kemal, Mehmet Arif Ersoy, Yahya Kemal, Süleyman Sırrı ve Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihsel figürler sahneye çıkmasıyla bizim milliyetçiliğimiz de alevlendi. Bu gelişmelerde Bulgar ve Sırpların Balkan Müslümanlarını sürekli göçe zorlaması, Rusların Anadolu Ermenilerini silahlandırması vb. milliyetçiliğimizin pekişmesinde dış etken olmuştur. Bulgaristanlı Türklerin milliyetçiliği Bulgar milliyetçi ve ırkçılığına, faşizmine, komünist totaliter diktatörlüğüne her zaman karşı doğmuş, gelişmiş ve ödün vermeden ayakta durmak içim amansız savaşmıştır.

Bulgaristan Türkleri milliyetçiliğinin güçlenmesinde şu olayların etkisi son derece belirleyicidir:  Sakarya ve Çanakkale Savaşları, dış düşman omurgasının kırılması, TBMM’ini açılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi gibi tarihsel olaylar Bulgaristan Türklerinin doğru milliyetçilikte buluşmasına temel olmuştur. “Ne mutlu Türküm deyene!” milli bilincini onlar da benimsemiştir. Dışa dönük Türk milliyetçiliğinin saldırgan, komşularına ve diğer halklara tehdit oluşturan, korku saçan bir ideoloji şeklinde biçimlenmesine set olan dünya görüşü ise Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünyada Barış” sloganı ve Türkiye’nin dış siyaseti oldu. Her zaman her yerde iyi komşuluk, hoşgörü, diyalog ve yararlı işbirliği arandı. Göçmenlerimiz hakkında “Muhacirler, kaybedilmiş topraklarımızın canlı hatıralarıdır!” diyen Büyük Atatürk’ün sözleri hem soydaşlarımızı hem de memleketimizde kalanlarımızı devamlı yüreklendirdi. Hele de 1912’de Hıristiyanlaştırılan Müslüman Pomakların Atatürk’ün şahsi oyun kuruculuğuyla geri alınması; 1923’te Razgrat’a Türklere yapılan saldırıların yine Atatürk’ün müdahalesi sonucu hemen durdurulması vb. somut olaylar ile T.C. devlet ve hükümet başkanlarının Bulgaristan Türkleri önünde yaptığı konuşmalar onları çok etkilemiş ve yüreklendirmiştir. Son 300 yıldan beri Türk devletinin stratejik hattı müdafaa üzerine belirlendiğinde Türkiye bizi Bulgar devletine karşı kışkırtmamıştır. Biz Bulgarlara karşı hiçbir zaman onları yok etme stratejisi geliştirmedik. Bunu asla gündem etmedik. Bu bir yok olmaya götürdüğünden 1989’da ayaklandık. Ayaklanmış olmamız bizim milli bilincimizin oluştuğuna işarettir ve bundan sonra Bulgar devlet yapısı ve siyasetinde gerçekten hak ettiğimiz yeri almak için mücadele etmek zorunda olacağız. Üzerimize düşen ateş başka türlü söndürülemez.

Bu gelişmeler ve bunların 4 kuşak devam ettiği düşünüldüğünde, adına Avrupa dediğimiz şu eski kıtada başka biç bir milli azınlığın, etnik topluluğun, kendi ahlakı, gelenek görenekleri, yaşayış tarzı, özgün kültürü ve medeniyet zirveleri olan güzelim insanların çektiğini başka kimse çekmemiştir.

Önceleri bana, bir milli azınlık topluluğunun korunması için mutlaka milliyetçilik gerektiğini söyleselerdi, inanınız inanmazdım. Bizim dünya görüşü mayamıza, enternasyonalizm suyu aşılanmıştı. Bunun anlamı şudur: bize “maske” taktırmışlardı. Hayat La Fonten masallarındaki hayvanların maskeli balosuna benzemişti. Biz balodaki tilkilerin iyi niyetli olduğunu sanmıştık. Maskeli horoza “tilkiden kaçma” diyen bizdik. Sanki acıkan kurt kuzuyu yemeyecekti. Öyle bir sahte hava yaratılmıştı ki, kimseye bir şey deyemiyorduk, demek yasaktı. Çünkü kendi maskemizi kendimiz seçmiş ve takmıştık, bunu bir kör çivi gibi kendi kafamıza kendimiz çakmıştık. Okul, kültür ve toplum değerleri hep bu yönde çalışıyordu. Teker teker değil toptan ve ebediyen yok olduğumuzu gördüğümüz güne kadar bu böyleydi. Aslında bugün de durumda fazla bir değişiklik yok. Hedeflerinde milli kimliğimizi, Türk benliğimizi eritip bitirmek var. Artık Bulgaristan’da iki anadilden söz ediliyor. Çocuk zihninin dil öğrenmeye en elverişli olduğu yaşların 2 ile 4 yaş arasında olduğunu bildiklerinden, zorunlu dil Bulgarca olan kreş ve anaokulu programlarıyla Türk ailelerin çocuklarını kreşlerde topluyorlar. Öz anadilimizin öğrenilmesine engel üstüne engel yaratılırken, sözde ikinci anadil olan Bulgarca büyük bir baskı ve zorlamayla birinci anadil olarak dayatılıyor. Bu da bir tilkilik tabii! La Fonten masallarındaki aç kurtların sivri dişleriyle korku salınıyor… Dilsizleştirilmemiz sonumuza işarettir. Üzerimize düşen yeni ateş budur.

Böyle bir ortamda kuzunun kurda, horozun tilkiye, tavşanın ev köpeğine karşı kendini koruma refleksi geliştirmesine gerek yoktu. Çünkü yani yaşadığımız toplum horoza horozluğunu, kuzuya kuzuluğunu, tavşana da tavşanlığını unutturuyor ve hepsini Bulgar milli davasına kurban olmaya hazırlıyordu. Yani Türkü de Türklüğünü ve Müslümanlığını unutmaya itiliyordu. Başka bir değişle Türklerin, Çingenelerin ve Pomakların kendi kimliklerini korumasına gerek olmadığı aşılandıkça, onlar uyuşturulduklarını fark edemez olduklarından tilki, kurt ve av köpeğiyle “kardeşliği” kabullenmeye başlamışlardı. Bu, stratejik bir oyundu ve kurucuları ne yaptıklarını bildiklerinden paraya para demiyorlardı. Son hedefte Türk kimliğini aforoz edip unutturmak vardı. Bu olayı günümüzde Türkiye devletini yıkmak, Cumhurbaşkanı Sayın R.T. Erdoğan’ı öldürmek, TBMM’ni bombalayıp Cumhuriyeti ve demokrasiyi gömmek, devletimizi ve vatanımızı paralamak ve bir kemik gibi emperyalizmin aç köpeklerinin önüne atma denemesinde 15 Temmuzda bir daha gördük. Biçim olarak bir askeri darbe teşebbüsüydü. Başarılı olsaydı bizim Bulgaristanlı Türk Milliyetçiliğimiz de bitmiş anlamına gelirdi. Ölümcül tosladılar. Şimdi Bulgaristan’daki ağlarını da çökertmek ve köklerini kurutmak zamanıdır. Cemaatin bizdeki imam başlarından Abdullah Büyük’in Türkiye’ye iadesine Bulgar milliyetçi kesiminden gelen tepki, içlerindeki sönmeyen düşmanlığın ne kadar derin olduğunu ve hatta Türkiye düşmanı olan herkesi dost bildiklerini ve korumaya hazır olduklarını kanıtladı.

Bizim Bulgaristanlı Türk milliyetçisi olmamızda dışa dönük gerçekçi propagandasına yoğunluk kazandıran “Türkiye’nin Sesi Radyosu” ve diğer yayınlar olağanüstü büyük rol oynadı. Bugün T.C. TV yayınları milliyetçiliğimizi besliyor. Aslında Bulgaristanlı Müslüman Türkler Türkiye devletinin arkalarında olduğunu, zor günde onları asla kör kadere terk etmeyeceğini, düşman pençesinde bırakmayacağını büyün yıllarda iyi biliyorlardı.

Ozan Mesut Tunalı’nın sazı bize “üzerimize bir ateş düştü” hatırlamasında bulunurken, 1878’den beri öz kardeşlerimiz olan Bulgaristanlı Türk Müslümanların başına ne geldiyse her şey bu ateşin devamlı yanmasına bağlıdır. Bu ateşi körükleyenler,  Türklüğümüzü yok etmek, bizi vatan bildiğimiz topraklardan söküp atmak ve mümkün olmayanı yapıp bir daha oralara dönmemizi engellemek isteyen faşistler ve komünistler oldu. Bugün bu hainliğin HÖH eliyle yapıldığına tanık oluyoruz.

La Fonten masalları ise, aman aldanmayın, ne tilkiye, ne kurda ne de av köpeklerine asla yaklaşmayın uyarısında bulunmak için yazılmış ve nesilden nesle anlatılmıştır.

Ve bütün bu olup bitenin içinde tilkinin mırlaması, köpeğin havlaması ve kurdun uluması olduğu gibi, bağlama tellerinin de ayarı vardır. Bu ayarı bozmadan yaşatmak bizim milliyetçiliğimizde düğümlenmiştir. Dünyada karıncaya yol veren, yolda gördüğü kırıkları kaldırıp kenara koyan, ilk ve son lokmasını her zaman bölüşmeye hazır olan kardeşlerimiz, başkasının tavuğuna “kış”, köpeğine “hoş” demeden yaşamaya alışmış oldukları için, onların genine milliyetçilikle dokunmamız çok zor olmuştu. Bu bakımdan milliyetçiliğimiz birleşmemizin formülü olarak gelişip güçlenirken, zaman zaman “seccademi serebildiğim yer vatanımdır” anlayışıyla daralmıştı. Göçler arasında milli şuurları dumura uğrayanlar anavatan kaygısı gütmemeye başlarken, “vatan sevgisi imandadır” ilkesini de yok saymaya başlamışlardı. Şu da vardı: “Her şey bizim, neyi kimden koruyalım”  gibi özünde “ümmetçilik” olan anlayış biz artık egemenliğimizi kaybetmişiz, topraklarımız istila edilmiş, Osmanlıdan koparılmış, başka bir statüdeyiz, yeni ortamda kimliğimiz kabul edilmiyor, siyasi hayattan uzaklaştırılıyoruz, devlet dili değişse ne olur?   Müslümanlık kenara itildikçe Hıristiyanlık öne çıktı. Savaşlar kaybedilir, kazanılır “bize ne, devlet işine zaten akıl ermez!” gibi görüşler çok derin kökler salmıştı. Umursamazlık yaratılırken kimliğimizi eritme süreci başlamıştı. Türk milliyetçiliğiyle kendimizi koruyalım, milliyetçilik temelinde kaynaşıp birleşelim, egemen olma dünya görüşünü yitirdik, azınlık dokusunda buluşalım görüşleri belirse de uygulanması ve yeni bir bakış açısı, yeni değer yargıları, T.C. kurulmadan Türkiye’yi örnek olarak arama bilinci zor gelişti. Biz bugün Büyük Türkiye’nin etki alanında bulunuyoruz ve Doğuda yükselen yeni medeniyet dalgası bizi mutlaka kucaklayacaktır. Artık hepimiz hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanıyoruz.

Avrupa 1789 Fransız Devriminden sonra milliyetçiliği aynı millet ve dinden olan insanların kaynaşmasında birleştirici unsur olarak kullanırken, bizde bu tohumlar saçılmak istense de bitmedi. İnsanlarımız en yüksek eserlerin düşman kanıyla yazılımı olduğuna inanmadı. Bulgar devletinin bizi Türkiye’ye karşı devamlı kışkırtarak şahlandırmaya çalışması, kafa karıştırdı, ruhumuzu yaraladı. Biz Bulgaristanlı Müslüman Türkler olarak, Bulgar devleti tarafından ayrıştırıcılık unsuru olarak kullanıldık. Ahmet Doğan “Bulgar Etnik Modeli” siyasetiyle bu  çizgiye devam etti.  Bugün Bulgarlarla aramız açıktır. Hiçbir Bulgar partisiyle bağlaşıklık kuramadık. HÖH-DOST ve Özgürlük ve Şeref partisi olarak parçalandık ve birbirimize düşürüldük. Politik itibarımız giderek azalıyor. Bunun için sorunlarımızın çözülmesinde etki alanında Bulunduğumuz Büyük Türkiye’ye umutla bakıyoruz.

Son yıllarda karşımıza bir de sol ve sağ Bulgar milliyetçiliği çıktı. Hedeflerinde olan biz Müslüman Türkleriz. Gerçeklerden korkuyorlar. Bulgar toplumunun ruhen çöktüğünü söyleyemiyorlar. Ekonomik ve mali çöküşü kabul etmiyorlar. En kötüsü de Büyük Türkiye atılımlarının etki alanında bulunmaları kendilerini çok rahatsız ediyor. Özellikle Avrupa Birliği’nin güçlü Türkiye’den çekinmesi, Birleşik Amerika’nın ise 15 Temmuz darbe kalkışmasının ardında durduğunun gün ışığına çıkması, Bulgaristan gibi hangi tarafa sarılacağını bilemeyen ülkelerin kafasını iyice karıştırdı.

Bulgar milliyetçileri bildiklerini okumaya devam etsin, son iki yılda meydana gelen Balkanlar ve Avrupa durumunda, hele de Suriye savaşından gelen sığınmacı baskısı neticesinde, Bulgaristan var olmaya devam eden bir devlet ve ülke kalmak istiyorsa, “Türkiye Cumhuriyeti ile en iyi ilişkiler geliştirmek zorundadır”. Bu sözler Başbakan B. Boris tarafından 12 Ağusto sabahı TV yayınlarında dile getirilmiştir. Demek oluyor ki, bizim için de bu durum, 138 yıldan beri elde edemediğimiz hak ve özgürlüklerimizi en iyi şekilde talep edip elde etme zamanıdır. “Üzerimize düşen ateşi” kaldırıp söndürebiliriz. Hakkı, özgürlüğü, dili, dini, kültürü, geleneği göreneği olmayan bir azınlıkla kimse komşuluk etmek, kaynaşmak, ortaklık yapmak istemez. Başka bir millerin kültürü de hiçbir kimseye kültür olmaz ve yüz güldürmez. Bunun için o DOST -çular falan artık lütfen düşünmeye başlasınlar.

Reklamlar