Rafet ULUTÜRK
Bulgaristan seçimleri söz konusu olduğunda Türkiye her zaman özel bir siyasi alan olmuştur. Çünkü burada yaşayan Bulgaristan kökenli seçmenler, sadece sayısal anlamda değil, siyasi sonuçlar üzerindeki etkileri bakımından da kritik bir konuma sahiptir. Uzun yıllar boyunca bu seçmen kitlesi belli partilerin doğal tabanı olarak görüldü. Ancak bugün tablo artık eskisi kadar basit değil. Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının oyu artık tek bir merkezde toplanmıyor; farklı partilere, yeni siyasi arayışlara ve değişen beklentilere doğru dağılmaya başlıyor.
Bu değişim aslında Bulgaristan siyaseti açısından önemli bir fırsat olabilirdi. Çünkü tek bir siyasi çizgiye mahkûm olmayan seçmen, kendisine ulaşan, onu anlayan ve gerçek temsil sunan her siyasi harekete açık hale gelir. Böyle bir ortamda beklenen şey, daha yoğun saha çalışması, seçmenle doğrudan temas, Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde daha görünür kampanyalar ve Türkiye’de daha güçlü medya çalışmaları olurdu. Ne var ki bugün bakıldığında, bu potansiyelin gerektiği gibi değerlendirildiğini söylemek zor.
Asıl sorun tam da burada başlıyor: Bulgar partileri aradan geçen 35 yıla rağmen hâlâ Türklerden nasıl oy alabileceklerini tam anlamıyla kavrayabilmiş değiller. Daha da önemlisi, meseleyi doğru yerden okumuyorlar. Türk seçmenin desteğini kazanmak, sadece seçim döneminde Türkiye’ye gelip birkaç ziyaret yapmakla ya da birkaç genel mesaj vermekle mümkün değildir. Bu, çok daha derin bir temsil ve güven meselesidir.
Yıllardır Bulgaristan siyasetinde “Bulgar oyu”, “Türk oyu” gibi ayrımların hâlâ bu kadar belirleyici olması başlı başına bir siyasal başarısızlıktır. Demokratik bir ülkede aradan onlarca yıl geçmesine rağmen toplum hâlâ etnik oy kalıpları üzerinden konuşuluyorsa, burada sadece seçmenin değil, esas olarak siyaset kurumunun kendisini sorgulaması gerekir. Çünkü bu ayrışmanın kalıcı hale gelmesinde en büyük pay, kapsayıcı bir siyasi dil geliştiremeyen Bulgar partilerine aittir.
Bugün Bulgaristan’ı yönetmeye talip olan birçok siyasi aktör, Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde gerçek ve güçlü temsil üretmekte yetersiz kalıyor. Örneğin Kırcaali gibi sembolik önemi yüksek bir bölgede, seçmenin içinden gelen, o coğrafyanın sorunlarını bilen, toplumda karşılığı olan isimleri ön plana koyamamak büyük bir eksikliktir. Bu durum yalnızca bir aday tercihi değildir; aynı zamanda o bölgeye ve oradaki insanlara yönelik siyasi bakışın da bir göstergesidir. Seçmen, kendisine yukarıdan bakanı da görür, sadece oy zamanı hatırlayanı da.
İnsanların beklentisi aslında çok açık: Kendi bölgelerinde kendileri için çalışacak, dillerini, kültürlerini, günlük sorunlarını bilen, halkın içinden çıkmış isimleri görmek istiyorlar. Fakat partiler çoğu zaman bunu yapmak yerine merkezden belirlenmiş, tabanda karşılığı zayıf, sembolik veya hesapçı adaylarla sahaya çıkıyor. Sonra da neden beklenen desteği alamadıklarını anlamaya çalışıyorlar.
Sorunun bir başka boyutu ise adalet ve liyakat eksikliğidir. Toplumun geniş kesimlerinde olduğu gibi Türk seçmen nezdinde de siyaset uzun süredir “benim adamım, senin adamın” anlayışıyla anılıyor. İnsanlar artık sadece etnik kimlik üzerinden değil, kimin gerçekten çalıştığına, kimin halkın sorunlarını taşıyabildiğine bakmak istiyor. Fakat siyaset kurumu çoğu zaman bu beklentiyi karşılayamıyor. Liyakat geri planda kalıyor, sadakat öne çıkıyor. Böyle olunca da temsil, hizmet üretmenin değil, siyasi denge kurmanın aracı haline geliyor.
Bunun sonucu ise giderek derinleşen bir güvensizlik oluyor. Seçmen sandığa gidiyor ama inancı zayıflıyor. Partiler kampanya yapıyor ama toplumda heyecan yaratamıyor. Yeni siyasi projeler ortaya çıkıyor ama eski alışkanlıklar değişmediği için kalıcı bir dönüşüm sağlanamıyor. Bu nedenle seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo da çoğu zaman aynı oluyor: kırılgan koalisyonlar, kısa ömürlü hükümetler, artan memnuniyetsizlik ve yeniden erken seçim tartışmaları. Siyasi sistem dönüyor, ama ilerlemiyor.
Oysa Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarının ve Bulgaristan’daki Türk bölgelerinin verdiği mesaj oldukça net: İnsanlar artık sadece görünmek değil, gerçekten temsil edilmek istiyor. Onları yalnızca bir oy deposu gibi gören anlayışın sonuna geliniyor. Çünkü yeni kuşak seçmen daha sorgulayıcı, daha bilinçli ve daha temkinli. Geçmişte alışkanlıkla verilen destek, bugün yerini hesap soran bir tutuma bırakıyor. “Bize seçimden seçime gelen değil, bizimle birlikte yürüyen siyasetçi lazım” duygusu giderek güçleniyor.
Son dönemde bazı Bulgar partilerinin Türkiye’ye daha fazla gelmeye başlaması elbette olumlu bir adımdır. Bu, en azından bu seçmen kitlesinin öneminin fark edilmeye başlandığını gösterir. Ancak bu ziyaretler tek başına yeterli değildir. Gerçek değişim, Türkiye’de birkaç toplantı yapmakla değil; Bulgaristan’daki Türk bölgelerinde yıllardır biriken temsil boşluğunu doldurmakla mümkündür. Bunun için o bölgelerde halkın güven duyacağı, sorunlarını sahiplenecek, seçimden sonra da ortadan kaybolmayacak isimlere ihtiyaç vardır.
Eğer Bulgar partileri gerçekten Türklerden oy almak istiyorsa, önce Türk seçmeni “uzaktan yönetilecek bir kitle” olarak görmekten vazgeçmelidir. Onlara sadece sayısal güç olarak değil, ülkenin eşit ve kurucu vatandaşları olarak yaklaşmalıdır. Kırcaali’de, Razgrad’da, Şumnu’da, Silistre’de, Tırgovişte’de yaşayan insanlara hitap etmenin yolu, onların hayatına dokunabilecek kadrolar oluşturmaktan geçer. Temsil samimi olursa destek gelir; temsil yapay kalırsa mesafe büyür.
Bugün gelinen noktada açık olan şudur: Türklerin oyu artık monolitik değildir, ama hâlâ değersiz de değildir. Tam tersine, bu oy kitlesi Bulgaristan siyasetinin yönünü etkileyebilecek güçtedir. Fakat bu gücü anlamak için eski ezberleri bırakmak gerekir. Etnik korkularla, yüzeysel kampanyalarla, merkezden dayatılan adaylarla ve seçim dönemine sıkışan ziyaretlerle yeni bir siyasal ilişki kurulamaz.
35 yıl geçti. Hâlâ aynı soruların soruluyor olması, aslında cevapların bulunamadığını değil, bulunmak istenmediğini düşündürüyor. Çünkü çözüm belli: adalet, liyakat, gerçek temsil ve halkın içinden gelen kadrolar. Bunlar sağlanmadan ne Türk seçmenin güveni tam anlamıyla kazanılabilir ne de Bulgaristan siyasetindeki kısır döngü kırılabilir.
Aksi halde değişen sadece partilerin isimleri olur; sistem ise aynı kalır. Seçimler yenilenir, hükümetler kurulur ve dağılır, ama halkın hissiyatı değişmez: aynı hamam, aynı tas.
