Yorum

Merhabalar, Sayın Hemşerilerim

Osman BÜLBÜL Hocamız Avusturyadan kendiei gelemediği için Yazısını göndermiştir, yayınlıyoruz.

Tarih: 18 Mart 2017

Sizleri, böyle bir arada, beraberce görünce çok heyecanlandım.

Bu yaşta heyecan ne gezer, desek de, Koca Balkan eteklerinden Kazanlık’tan geliyorum. Rafet Bey, davet etti, sağ olsun, çok teşekkür ederim.

Aslında ben kitabımı Viyana’da boş zamanlarımı değerlendirirken akşam akşam yazdım. Satırlar arasına Yukarı Tunayı, Viyana bahçelerini, sosyal yaşamı, tarih, orada okuyan Bulgar genç hemşerim Nikolay’ın görüşlerini serpiştirdim, Osmanlı esintili tarih kokusu püskürttüm.

İlgi duyduğunuz ve bir imza töreni anlamında olan bu buluşmaya geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Eserimin en büyük özelliği Bulgaristan Türklüğü kokusunu yeniden diriltme gayretlerinde bir halka olmasıdır. Baskıyı Bulgaristan’da yaptım. Razgrtad köylerinde de dağıttım. İlgi büyük oldu. Görüşmelerimde Deliorman köylüleri bana “ Hak ve Özgürlükler Partisi, Dost ve Kasım Dal partilerinin elinden milyonlar geçti de, bir kitapçık bastırıp dağıtacak paracık ayıramadılar” dediler ve yaşlısı gençlisi gelip elimi öptüler. Halkımız bilgiye susamış. Hemşerilerimiz kanat açmış özgürce uçmak istiyor. Bu uçuşun benzini bilgidir. İnsanlarımız bilgilenmek istiyor.  Aynı ilgiyi sizlerde de gördüm ve mutluyum.

Sayın devlet yetkililerimiz, değerli hemşerilerim, ben eserimde bazı konularda düşündüklerimi teker teker, yavaş yavaş anlattım. Biz Kazanlık Ovası Türkleri Osmanlı imparatorluğunun Kuzey tehlikesine karşı,  birinci devlet sınırı olan Tuna nehrinden sonra, ikinci hudut hattı Koca Balkan tepelerindeki beklemelerdeki askerlere hizmet vermek için, kalabalık bir esnaf tabakası olarak Balkan eteklerine yerleştirilmişiz. Osmanlı’da  Bulgaristan Türkleri genelde dağ ve ova köylerinde yerleşik hayat sürseler de, biz Koca Balkan Önündeki kuşakta – yani Aytos, Karnobat, Sliven, Nova Zagora, Kazanlık, Karlovo ve diğer kasabalarda, Bulgaristan Türklerinin uygar şehir kültürü kuşağını daha Osmanlı döneminde oturtmuş, geliştirmiş, güçlendirmiş ve kültür olarak Avrupalılığa sarmıştık.

Yazılarımı yazarken, Bulgaristan’da Türk şehir kültürü sayfası açmaya gayret ettim. Bu gelenekte, köylü geleneklerinden farklı çizgiler, başka bir güzellik olduğuna inandığım için, ömrüm müsaade ederse, bir roman şeklinde devam etmek istiyorum. Koca Balkan eteklerindeki güzelliğine doyum olmayan, bağ bahçeler, ıhlamur akasya deryası, gül ve lavanta denizi, kekik kokusunun içinde bizim atalarımızın yarattığı ve yaşadığı anlatımın en kalın kitaplara sığmayacak kadar zengin bir kültürel etkileşim deryasının çarpan gönlü var.

Bize birçok şey unutturulmak istendi: Şipka Savaşında Süleyman Paşanın kahramanlığı; Eski Zara’nın yakılması, yüzlerce camı, medrese, han hamamın yok edilişi, halkımızın yaşam kültürü vs. Ben Osmanlı döneminde kasaba kültürünün Türklükle belirip belirlendiği, nefes aldığı, doğanın ve toplumun Türk koktuğu, İslam olduğu çarşılarda, dere ve ırmak boylarında, bilek gibi, buz gibi akan çeşme başlarında büyüdüm. Sabahlarımızı gül, akşamlarımızı bayıltıcı lavanta kokusu belirlerken, beynime kazınmış unutamadığım şarkı sesi ceviz yüklü arabaların dingil gıcırtısıdır. “Gönüllere döşenmiş, gül harmanı Türküsü” bizi anlatır. Bu ilişkileri ve toplumsal etkileşimi kuşağına sakladığı gül kalemleriyle dedelerimizin ve nenelerimizin başlattığını, ilk çardaklı evleri, mor salkımlı duvarları, kırmızı güllerin serpildiği kapı ve portaları ve başka onların kurduğunu düşündükçe ve her şeyin bir daha hiçbir zaman geri dönmemek üzere her gün yok edildiğini düşündükçe, içten içe kahroluyorum.

Vatan, memleket, ata mezarları unutulmaz”  Sizlere hediye etmeye geldiğim “Bulgaristan Türkleri” eserim, hepinize doğup yetiştiğiniz köy ve kasabaları yaşatma yolu bulmaya sevk etmesini bir çağrıdır. Her insan seçiminde serbest ve hür olsa da:

kanımca, bir defa 20 milyonluk bir şehirde hiç birimiz mutlu olamayız, bilmiyorum ama bir dairenin denizin en mavisine, dalgaların en köpüklüsüne bakan penceresi açılsa da her sabah –  ufuksuz sema insana memleket olamaz. Vatan kokamaz.

Kendimizi beton içine kapadıkça, hapis ettikçe hepimiz biteriz. Beton içinde komşu kapısı olamaz. Bilinçli olarak yok olmayı seçmek, insanın kendisine, yavrularına en büyük kötülüklerin paşasıdır. Bulgar bize kötülük etti. Evet, çok çektik. Fakat kötülük eken mutluluk biçemez. Gelin de seyredin onların yok oluş feryadını. O topraklara bizden başka kimse gönül sevgisi, insan sıcaklığı, hoşgörü götürmemiştir. İşte Rusların Kazanlıkta bıraktıkları “Arsenal” silah fabrikası. “K -47” ler Suriye’de kan akıtıyor, dünyada terör estiriyor. Ne yenir ne içilir. Unutmayalım, kan akıtanın kanı akar. Bunu iyi bilen Ruslar, bizim orada bir de “Şipka köyü” kilisesi bıraktılar. Ne kültür! Ne gelenek! Ne içilir ne yenir! Her şeylerinden korku ve düşmanlık bitiyor…

Bugün memlekette “bitiyoruz” feryadı koptu. Onların feryadı bizi korkutamaz. Çünkü insan en fazla kendinden korkar. Onların korkusu kendi kaderlerindendir.

Bu düşüncelerimi geliştirmek için yazılarıma Nikolay isminde bir genç Bulgar kahraman soktum. O, Viyana Üniversitesinde siyaset okuyor. Bulgar tarihini, korkularını, soykırımlarını istikbalsizliği Viyana Üniversitesi’nde okumuş bir Bulgar genç zekâya analiz ettirmek ve onu Bulgar tarihi karşısında utandırmak istiyorum. Yaşlı bir kalem için zor bir vazife, fakat hangi yazarın işi kolay ki?

Artık yaşlandım. Genç kalemlerin ustalığına ve gönüllere doluşuna hayranım. Aynı yolun yolcusu olmamız beni mutlu ediyor. Siz soydaşlarımın Bulgaristan’ın geleceği konusunda ne düşündüğünüz, neler hayal ettiğiniz, vatan kaybetme acısının derinliği, bu konuları yeni eserlerimde işlemek istiyorum.

Sizlere bir ay sonra gül bahçeleri açacak Kazanlık ovasını anlatmak isterdim. Fakat şu dönemde Çingenelerin karıncalar gibi üremesi ve bütün ovamızı sarması, insanlık tarihinin en üstün, en kaliteli medeniyetini ve komşuluk ilişkilerini yaratmış olsak da, amansızca saldıran aç kitlelerin “Afrika Çekirge Sürülerini” andırdığını ve arkalarında hiç bir şey bırakmadan her şeyi yok etme hırsıyla talan ettiklerini belirtmekle yetinmek istiyorum.

Kardeşlerim, insanın hakkından gelen insandır. O topraklar ata mülkümüzdür. Bizim korkacak bir şeyimiz yok. Ancak birlik olunsak, ancak onların hepsinden daha bilgili olursak ve soyumuzun suyu olan cesaretimizden faydalanırsak memleketimizi kurtarabiliriz. Ben bu dünyada hiç kimsenin başka birine VATAN hediye ettiğini işitmedim.

Sizinle buluşmam bana kıvanç verdi.

Kazanlığa buyurun misafirim olun.

Gülleri, lavantaları, ıhlamur ve akasyaları birlikte koklayalım toplayalım.

“Gül harmanı döşedim, üstünde sevgili sevdim” şarkısını birlikte söyleriz.

Teşekkür ederim.

  

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × one =