Nevzat ÖZTÜRK

Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden önceki kültürlerine baktığımızda hoşgörü düşüncesi için belki bir tarih vermek güç ama bunun Türk kültüründe çok eskiden beri hatta Milattan önce bile var olduğu kanaatini taşıyanlar vardır. Türk tarihine hoşgörü açısından baktığımızda, Türklerin İslâm öncesi ve sonrasında gittikleri yerlerde, devlet kursun-kurmasın, diğer inanç mensuplarına ve kültürel topluluklara karşı son derece hoşgörülü yaklaşmışlardır. Zira Türkler her varlığın bir ruhu olduğuna inanmışlar; tabiattaki hiçbir varlığa zarar verilmemesini prensip edinmişlerdir.

Türk kültür geleneğinde hoşgörü; “İnsan sevgisi ve insan haysiyetine hürmet gösterme” prensibi çerçevesinde hoş gören ve hoş görülen tarafın insan oluşu ekseninde gelişmiş ve dinî-ahlaki bir görev olarak benimsenmiştir. Türk kültüründe tarih itibariyle çok uzun bir geçmişe sahip olan bu kavram sahip olduğu değerlerin anlamları itibariyle sürekli öne çıkmıştır. Hoşgörü ve İnsan sevgisi Türk düşüncesinin her safhasında merkezi bir konumda yer almıştır. Türklerin arasında çoğulculuk ve hoşgörü eğiliminin köklerinin temelde onların Müslüman olmadan önceki tarihleri ve kültürlerine uzandığını ve sonraki dönemler üzerinde de önemli ölçüde belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği gibi Türkler, dinî tarihleri boyunca, çok çeşitli ve özellikle de dünyanın büyük dinleri ile karşılaştılar. Ancak Türklerin, bu evrensel büyük dinlerle temasları ve sonuçta büyük bölümleri itibariyle Müslümanlıkta karar kılmaları, tarihlerinin ne kadar eski dönemlerine uzanırsa uzansın, yine de bu tarihin uzun ancak sınırlı bir bölümünü kapsamaktadır. Zira bu temas ve din değiştirmeden önceki dönemde onların “Geleneksel Türk Dini” şeklinde adlandırabileceğimiz millî bir dinleri mevcuttu ve anlaşılan Türklerde din konusundaki çoğulcu ve hoşgörülü evrensel eğilim köklerini bu dinin kültürel zemininden ve inanç esaslarından almaktadır.

Geleneksel Türk dini, “Gök Tanrı” inancı etrafında şekillenmişti ve bizzat bu inanç, eski Türkleri yabancı dinlere karşı hoşgörülü kılmaktaydı. Türklerin inandığı Gök Tanrı bir kabile ilâhı veya ulusal bir Tanrı değildi. Sadece geleneksel Türk dininin tek Tanrı inancı değil, fakat aynı zamanda başka birçok faktörler ve özellikle de eski çağların hayat şartları Türkleri din konusunda çoğulcu ve hoşgörülü bir zihniyet ve tutuma yöneltmiştir. Orta Asya merkez ölmek üzere, çok geniş bir coğrafyada çok uzun süre göçebe bir hayat sürdüren Türkler, bu dinamik hayatları süresince, çeşitli vesilelerle dünyanın çok çeşitli milletleri, medeniyetleri, kültürleri ve dinleri ile karşılaştılar. Üstelik dünya ticaret yollarının önemli bir bölümünün çok eski devirlerden beri Türklerin ülkesinden geçmekte ve hatta kavşak oluşturmakta oluşu, onların çok erken dönemlerden itibaren farklı milletlere ait tüccarlar ve misyonerlerle karşılaşmaları sonucunu doğurmuştur. Nitekim tarihî büyük dinler, Türklerin arasında, daha çok bu ticaret yollarını takiben yayılmak imkânını elde etmişlerdir. Bu temaslar ve çoğulcu ortam, eski Türkleri din konusunda öylesine hoşgörülü bir tutuma götürmüştü ki, eski Türkler bir din savaşını düşünemeyecek bir anlayışta idiler.

Yabancı itikatlara saygılı olma Türklerin karakter yapısında vardır. Hür ve bağımsız yaşama azmi ile birlikte dünyaya hâkim olma “Cihan hâkimiyeti” mefkûre ve iradesi, Türkleri, münasebette bulundukları veya idaresi altına aldığı kavimlere karşı saygılı olmayı gerektirmiştir. Türk devlet adamları “töre”nin prensiplerini uygularken, Türk milletinden bir kimse ile Türk milleti ile yan yana yaşamak durumunda olan herhangi bir yabancıya eşit davranmışlardır. Hem Türkler arasında, hem de Türk olmayan topluluklar arasında benimsenen fikir ve inançlara saygı gösterilmiş, onların yaşayış şartlarına müdahale edilmemiştir. Bu aynı zamanda Türklerdeki demokrasi anlayışının çok eskilere kadar gittiğinin bir göstergesidir.

Türkler, hayatlarını tanzim eden hususi bir dünya görüşüne sahip olan yabancıları insanlık ölçüsüne göre değerlendiren, komşularını sayan, tabiatı seven, ahlaktan hoşlanan ve beşeri değerlere kendi icadından da birçok kıymetler katmak suretiyle ay ve güneşle birlikte dolaşan bir topluluk olmuşlardır.Çin vesikalarında Türklerin devlet idaresindeki hoşgörü hakkında önemli bilgiler vardır.  Bunlardan bir tanesi şöyledir: “Bizim(Çin) idaremizde büyük aksaklıklar vardır. İdareciler halkı eziyor. Hoşgörü ve adaletten uzak bu sistemden dolayı ezilen halk nefretle idareye başkaldırıyor ve birbirlerini öldürüyorlar. Hâlbuki Türkler böyle değiller. Orada idareciler halka erdemli davranıyor, halkta idarecilere sadakatle hizmet ediyorlar. Bir ülkeyi idare etmek, bir vücudu idare etmek gibi olduğundan ülkenin nasıl idare edildiği hissedilmiyor. Türklerin idaresi gerçek bir bilgenin idaresidir.”

Türk kültüründe evrensel hukukun yansıması olarak kendini gösteren hoşgörünün izlerini Türk siyaset kitabı olan Kutadgu Bilig’de de görmek mümkündür. Bu kitapta halkın meslekleri ve meşguliyet sahaları etraflıca anlatılmasına rağmen; asilzadelerden ve kölelerden hiç söz edilmemiştir.

Türkler İslamiyet’i kabul ettiklerinde, var olan kültürel yapıları, İslamiyet’in insanlar arasındaki eşitlik ve adalet anlayışının herkes için geçerli olma ilkesine uymakta idi. İslamiyet’te önemli bir yere sahip olan barışseverlik, hoşgörü ve yardımseverlik prensipleri Türklerin çok da uzak olmadıkları kavramlardı. İslamiyet’in vazgeçilmez düsturları arasında yer alan hoşgörü, din ve vicdan hüviyeti Türklerin daha önce birçok farklı din ve millet karşısında dikkate aldıkları unsurlar olarak değerlendirilebilir. İslamiyet’in adalet, eşitlik, iyilik, yardımseverlik ve hoşgörü prensiplerini kendi kültürel değerleriyle kaynaştıran Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra yüz yıllarca bu prensiplerin bayraktarlığını yapmışlardır.

Hoşgörünün zıt anlamı fanatizmdir; tekelci görüş, bağnazlık ve taassuptur. Fanatizm aynı zamanda hayatın tüm katmanlarında dar görüşlülük, durgunluk ve entelektüel gerilik anlamlarını da taşır. Fanatizmin olduğu yerde bilgisizlik, kuşkuculuk özellikle dinî tartışmalarda dünyevî çıkarlara dayalı aşırı bir istismar düşüncesi görülür. Hoşgörü olgusunun taşıdığı değerler kümesi aile ilişkilerinden, kültürel faaliyetlere, dinî tutumların aydınlanmasına kadar toplum hayatında olumlu ve çok önemli roller üstlenmesine karşın, fanatizm bu konularda olumsuz ve çatışmacı bir rol üstlenmektedir.

Türklerin dinî tarihi, en eski dönemlerinden başlayarak, bunların sayısız örneklerini bize sunmaktadır. Öyle ki onları, Türklerin Müslüman olmadan önceki tarihleri içerisinde bulabildiğimiz gibi, sonrakinde de, dinî çoğulculuk ve hoşgörünün değişik örneklerine sıkça rastlıyoruz. Bu demek değildir ki, Türk din tarihinde tersine tutumun yani fanatizmin örnekleri hiç bulunmamaktadır. Doğrusu, öteki tüm toplumların tarihinde olduğu gibi, Türklerin dinî tarihinde de, din konusunda tartışmalar, çatışmalar ve taassubun az çok var olduğudur ve esasen bu eğilim bu gün de varlığını bir şekilde sürdürmektedir. Ancak, çoğulculuk ve hoşgörü perspektifinden bakıldığında, Türk din tarihi bunların öylesine karakteristik ve tipik örneklerini bize sunuyor ki, bu durum bizi, bu tarih içerisinde çoğulcu ve hoşgörülü tutum eğilimini bir gelenek şeklinde değerlendirmeye götürüyor. Esasen kanaatimizce, Türklerin dinî tarihinin en önemli ve sürekli özellikle­rinden birisi, onun din konusunda sergilediği bu çoğulcu ve hoşgörülü tutumda kendini göstermektedir.

Türk kültüründe kendine özgü içerik ve anlama sahip olan hoşgörü anlayışı hem Batı’da aydınlanma ile başlayan tolerans doktrin ve pratiklerinden tarih itibariyle daha uzun bir geçmişe sahip olması hem değer yönünün öne çıkmasıyla benzerlerinden ayrılmaktadır. Bu yüzden düşünce sistemlerini hoşgörü ve insan sevgisi temelinde oluşturan büyük Türk filozof ve düşünürleri farklı inanç ve kültür mensubu olanlara hoşgörülü davranma anlamında insanlık tarihinde seçkin bir yere sahip olmuşlardır. Bu yüzden hoşgörü ve insan sevgisinin Türk-İslam düşüncesinin her safhasında merkezî bir konumda oluşu bu temel değerlere verilen önemin bir göstergesidir. Her şeyden evvel Türk kültürel geleneğinde hoşgörünün, hoş gören ve hoş görülen tarafın insan oluşu ekseninde geliştiği göz ardı edilmemelidir.

Bu konuya devam edeceğiz inşallah. Allah’a emanet olunuz… Paylaşmayı unutmayınız…

 

Reklamlar