Şakir ARSLANTAŞ

Hedeflerinde bizi medeniyetimizden koparmak var.

 

Beni sabah okula gönden dedem “irfan” getir” evladım diyordu.

İrfan sözünün bilgiye, anlayışa, kültüre ulaşma, olayların iç yüzünü açıp özünü görebilme, yaşadıklarımızı zekâ ile yoğurma ve arayıp doğru yolu bulma olduğunu öğrenene kadar yıllar geçti. Köyümüzde yaşlıların sözleri hakikat olarak kabul edilirdi. Arkası, gerekçesi aranmazdı. Okul torbamı zor taşıdığım o yıllarda “irfana randevu verdim” ve gençliğim okumakla geçti. Bu günümü belirleyen de o yılların çizgileridir desem yalan olmaz. Fakat ben o zaman hayatı bir düz yol gibi görüyordum, bizim oraların yolları gibi, çamurlu, karlı, donmuş olabilir ama hep düzdür. Gelecekten randevu istemek aklımdan geçmemişti. Şimdi 50 yıl geriye dönüp baktığımda kafam karışıyor ve başım şişer gibi oluyor…

 

Bu uzun yolda ilk vardığım sonuç, biz çocukların medeniyet anlayışının harman yerinde çelik oynarken, birlikte koyun kuzu güderken ya da derede balık tutarken başladığını anlamaya çalışırken de birçok yıl geçti. Türk çocukları olarak birlikte oynamamız, hatta kızlar bahar çiçeklerinden taç derlerken birlikte şarkı söyleyişleri, güle şakalaşa geçen vakit bile bizim ait olduğumuz kültür ortamında önemli bir ilmikti. Bakışarak tanışıyorduk. Hatırlanmak istemediğim olaylar, yıllar olabilir. Hayatımıza davetsiz misafir gibi gelen gelişmeler damga vurmaya çocukluk yıllarında başlamıştı. Bunlardan biri dedemin beni Cuma namına götürmekten nedense vazgeçmesiydi. Olayı anneme açtığımda “bir bildiği vardır” sorma demişti.

 

Kızlarla atışırken, iğneli konuşurken okul dilini değil anadilimizde konuşuyorduk. O yıllarda okulda bizi kendinden kaçan, kendi kimliğini yadsımaya zorlayan bir sihirli güç vardı.  Etrafta eli sopalı dolaşmasa da, ders kitabı sayfalarından, kütüphanelerdeki kitap raflarından,  seyrettiğimiz filmlerden, izlediğimiz tiyatro oyunlarından bizi izliyordu.  Boylandıkça filizlenip oluşan Türk kimliğimiz sanki içimize sıkıştırılıyordu. Giyim kuşanışımıza, yürüyüşümüze, kitap defter dolu köylü okul torbama sinmiş ve beni başka biri yapmaya çalışan bir sihirli güç vardı. Bizim köyde kilise yoktu. Çan sesi desem değildi. Ben yüzleşmediğim o varlığın baskısını bugün de hatırlıyorum. Belleğimin çok derinlerine sıkışmış, diş çekildikten sonra derinde bir yerde kalan bir kök kırıntısı gibi, az sızlasa, dilinle yoklarsın, her yokladığında ordadır, öyle bir şey işte… Türkiye’ye göç ettiğimizde unuturum diye düşünsem de nafile, insan hafızasını yerinden çıkarıp çamaşır makinesinde yıkayamıyor, memleket değiştirmekle de bir şey değişmiyor, içindeki iyi ve kötü ömür boyu hep orada…

 

En iyi koku insan kokusudur. Köydeşlerimin kokusu hep genzimde! Gençliğimden arkadaşlarımın, cilveli kızlarımızın narinliği, bakışları, şafak parlayışı gibi parlayıp sönmeleri hep hayalimdedir.

 

Bizim oralarda hayat denilen şey, manevi kuvvetimizin inkişafından kaynıyordu. Dedem uygarlık sözünü kullanmasa bile, “bizim medeniyetimiz var evladım,”derken başımı sıvazlar, “o bizim hayat ağıcımızdır” eklerdi. Durup durduğu yerde, “sen evladım, hak yolunun madde ile mananın tam ortasından geçtiğini görene kadar oku. İstidatlısın ve fazileti bulacaksın” derken de, onun tütün kokan nefesini içime çekiyor ama tam olarak ne demek istediğini kavrayamıyordum.

 

Yıllar geçti ve özellikle 1980’li yıllarda biz çok duygusallaştık, bizim olanı bizden almaya çalışanlara başkaldırdık. Bu mücadelede yalnız manevi hudutlarımız içindeydi, hiçbir kimsenin ne de devletin hiçbir şeyinde gözümüz yoktu. Savunduklarımız, dilimiz, dinimiz, kültürümüz, yaşayış tarzımızdı. Kısacası dedemin benim başımı sıvazladığı şefkatle ben de torunlarımın başını sıvazlamak istiyordum. Akrabalarımın da istediği daha fazla bir şey olduğunu söyleyemem. Yıllar geçince ve sular durulunca, bize yapılan manevi saldırıların hedefinde bizi vatanımızdan, topraklarımızdan kovmak ve varlığımıza konmak olduğunu anladım. Biz, varlığını kurtlara kaptırmış bir nesiliz. Ne yazık ki bizden öncekiler de öyle…

 

Şu da var, maneviyat olarak teslim olsaydık, geleceğimizi yalnız maddiyata hasretseydik, gözle görülür elle tutulura sarılıp kalsaydık, birbirini yiyen bir kurt sürüsü gibi olurduk. Bulgarin bize saldırmasını tam da bu maneviyat eksikliğine bağlıyorum. Çok acı bir gerçek tabii. Halkımızın iradesi pusula ayarı gibi olacağın özünü sezerek görebilen bir fazilete sahip ve bu özel nitelik bizim özelimizdir. Geleceğin bize randevu vermemesinin sebebi de burada gizleniyor, yerini bilirseniz tembelleşir uykuda beklersiniz, emekleyerek düşe kalka ilerlerken olgunlaşmayı akıl etmez, sabrı gücendirirsiniz diye korkuyor.

 

Haberini birkaç gün önce aldım. Yattı yer nur olsun! Ali Rafiev Sofya’da vefat etmiş. Romanya’da yaşayan kızı gelip kaldırmış cenazesini. “Svoboda” semtinde cami ve mescit olmadığından , “Lülin” semt ibadethanesi ve “Banya Başı” merkez camii imamı, ölümünden önce art arda üç Cuma namazı kılmadığı için, üstadı dinsizler sayfasına katarak, bir Fatiha esirgemiş. İyi ki, Çingene mezar kazıcılar, bizim için her Türk Müslüman’dır deyip, mezarını kıbleye doğru kazmışlar ve kabristan duvarından düşmüş büyük beyaz taşlardan birini başucuna dikerek, ruhunu bir teneke su ile ebedileştirerek hayır işlemişler. Çiçek demetlerine de gerek kalmamış, sarı yeşil yapraklar el ele verip ölümsüzün kabrine çelen olmuşlar.

 

Derin kökleri Kırım’da olan ve Silistreli olarak bildiğimiz, yüreği Tuna kadar büyük olan rahmetli Bulgaristan Türeleri’nin 1950-60’larda yeşeren aydınlanma ruhunu kanatlandırmıştı. 60–70 yıllık ezilmişlikten sonra öz kaynaklarımızdan öz kimliğimizle fışkırmamızın öncüsü oldu. Özgün kültürümüze ve medeniyetimize dönme yıllarında bizim için gelecekten randevu istemişti. Edinimlerimizi koruma mücadelesinde kavga ateşimizin özünde yer almıştı. Okullarımızı, liselerimizi, Türk dilimizde tedrisat yapan Sofya Üniversitesi fakültelerimizi savunma davasında en fazla ezilen oldu. Türkçüydü. Nüvvab bitirip, ateizm üstüne doktora tezi savunan, sonra camiye dönüp tövbe edenlerden farklıydı. Gelecekten randevu almış bizi doğru bildiği yolca ileri götüren aydın kardeşlerimizden biriydi.

 

Bir insan doğmazdan önce ona sorsalar, varsa bir isteğin söyle deseler, bu kadar çileli bir hayattan sonra, her birimiz benden ne yaparsan yap ama medeniyetlerin çarpıştığı yerde bırakma derdi. Medeniyet savaşlarının yürütüldüğü topraklar ezgin, kuru ve sert olur. Sürsen sürülmez, eksen ekilmez. Rüzgârdan başka kimseyle sevişmez. O soru bana sorulsa, ben de aynı cevabı verirdim. Ne yazık ki, biz Doğu ve Batı medeniyetinin yüzleştiği ve birbirini kemirerek bitirmeye çalıştığı cephe hattında doğduk ve yaşadık.  Ne Ali Rafiev’in ne de bizden olan başka birinin bu Doğu – Batı kapışması ateşinde odunu yoktur. Kültürel mirası 2 500 cami ve mescitli bir memlekette doğmuşum. Ezansız topraklarda ölüyoruz.

 

Ortodoks Bulgar’ın kiliseleri basık ve isli olsa da onlar kendilerini bizden Batılı sanıyorlar. Sevdalandığımız Avrupa medeniyet parlaklığına giden yolda bize gölge oluyorlar. Hem Doğu’nun hem Batının can çekiştiği geçen yüzyılda, kendi yolunu bulmakta zorlanan Bulgar’dan çekmediğimiz kalmadı. Ne yazık ki, ait olduğumuz Doğu’nun öz ve biçim değiştirdiği ağır dönemde, Batının irfan matbaasından dökülecek kırıntılarla geçinebiliriz inancımız doğmuşken, tüm isteklerimizin bir de Bulgar filtresinden geçme zaruri yetinin belirmesi ve bize gelen ışığın bile tamamen kısılması, canımızı çok sıkıp yaktı. Hep parçalandık ve Doğuya kaçtık. Doğu’da oluşacak yeni medeniyetle mutlu olacağımıza inandık. Umutla dirilerek, ilerleme ve olgunlaşma çağlarının bizi bulmasını bekledik. Bizden olmayan ışık kırıntılarıyla aydınlanmak ve ısınmak zorunda bırakıldık. Aydınlanma beklerken körleştik.  İşte böyle bir dönemde tüm çilelerimizle kavrulan önder Ali Rafiev gitti.

 

Bir Türk olarak, bir Müslüman olarak, itfan ve huzur ararken ben “Bizim bir medeniyet makinesinden mutlaka geçirilmemiz gerektiği” masallarını çok dinledim. O sohbetlere katıldığım zaman, bizi gözlerine kestiren Bulgarlardan tiksindim. Batıyı görmemiştim. Jack London’un  “Vahşetin Çağrısı”, “Deniz Kurdu”, “Ateş Yakmak”; Charles Dikens’in “Büyük Umutlar” vb eserlerini okurken de bir yerlere takılmamış, dede ocağından kaçıp bir yerlere gitmek, serüven peşine takılmak istemedim. Fakat bu tartışmalarda eksik bir taraf olduğunu hissediyordum:

 

Şöyle ki: Kendimizi sevdirmek için onlardan kız alıp vermeliyiz deyenler vardı. Bu surette sarmaş dolaş bir medeniyet meydana getirme heveslileri sivriliyordu. Rahmetli Rafiev’in eşi de Bulgar’dı. Gençliği, okul ve üniversitelerde karma bir terennümle büyütmeliyiz deyenler Bu yolda önümüze çıkan en büyük taş, kültürlerin başına buyruk yaşamak istemesi, dinlerin de diyalogdan ileri adım atmak istememesi oldu. Bedenlerin birleşmesi, imzalar ve yeminler sorunlara çözüm değildi. Kim ne derse desin medeniyetlerin kaynaşmasından söz etmek yanlıştı. Bize öncelik tanınan zamanlarda, verilen her ödünün bizde alınan iki edinime tekâmül ettiği unutulmamalıdır. Ne Ali Rafiev ne de daha sonra gelen Bulgaristan Türk yöneticiler maskeli balo istememişti. Bizden olup da herhangi birisinin başımıza gelenlerin öncüsü olduğuna inanmıyorum. Ahmet Doğan gibi bacakları ve zihni dışarı bağlı ve kelepçelerini çözmeye gücü yetmeyenler hariç.

 

Gelecekten randevu istemeden önce, binim kuşağımın yaşadığı medeniyetler kavgasında gelinen son duruma bir göz atalım. Halkımız eski haliyle yüz üstü bırakıldı. Ne yazık ki demokrasi şeklinde gelmesini beklediğimiz Batı medeniyeti bize ulaşamadı. Türk isimlerimizi korumak ve camiye gitmemek şartıyla Bulgarlığı kabul ediyorum diyenlere, ötekilere örnek olsunlar diye sağlanan olanaklar şöyle biçimlenmedi mi?

Saraylara, deniz köşklerine, dağ evlerine taşındılar. Elbiseleri İngiltere’den, arabaları Almanya’dan yedikleri makarnalar İtalya’dan, tüttükleri purolar Avusturya’dan, üzerinde çalışıyoruz diye maaş aldıkları kanunlar Fransa’dan, nargile tütünü Tahran’dan, Kahire’den gelmiyor mu? Buna barlardan seçtikleri kadınların yürek çarpıntısını da katınca Batı medeniyeti oluyor hayallerine kapılanlar tamamen yanılmadı mı? Karanlık ve tütün dumanından göz gözü görmeyen bir ortamda olanın emeli aydınlık ve temiz hava ise, biz onlardan iyiyiz. Son durumlar Bulgar kültürünü de mahvetmiştir. Kendini refah ortamında hisseden bir halk vatanını terk eder mi?

 

Biz becerisiz ve faziletsiz bir milletin ortasında kaldık. Onların işitmek istemedikleri gerçek şudur: Sanatsız bir millet zengin olamaz, beraber yaşamak zorunda olduğu azınlıkları ezen bir miller başarılı olamaz, hiçbir kimseyle kaynaşamaz, hiç kimseyle rekabet edemez. İrfandan uzak yaşayanlar mutlaka ölmek zorundadır.

 

Dünkü, bugünkü medeniyeti yaratan çalışan ve yaratan insanlardır. Yarınki medeniyeti de onlar bina edecektir. Bu sürecin durduğu yerde medeniyet biter. Başka millet ve azınlıklara zulmeden bir millet hayatta kalamaz, ya ölür ya da yok olur. Fakat bu mücadele katılan, tek düşen, zamanın değişmesiyle yalnızlığa itilen dava adamları son nefeslerinde bile bizdendir. Unutmayalım. Müslüman kabristanlığında tüm Türklere yer olmalı!

Hayat akıyor. Akan suların durulacağına inandığım için, gelecekten randevu istiyorum.

Arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayınız.

Reklamlar