Dünya Sanki Hep Aynı

Nafiye YILMAZ

Konu: Barıştan Korkulan Zamanların Anısına – Volga Boylarında

 

Ne ekersen onu biçersin!” atasözümüz sanki yalnız bizim için geçerli. Bizim vatan toprağında hiç ekmeden biten bikrinin adı EŞEK DİKENİDİR. Bu dikenin iyi yanı, tüm çiçekler solduktan sonra güzün taam sonunda, bahar ve yaz güzellerinin kullanmadığı özgün bir tonla açarak doğaya son nefes vermesinde gizlidir. Arılar onun uzunca yaprakları arasına gömülüp sözde bazı dertlere deva olan, son kovan balını toplamayı, başıboş gezen eşeklerse ince uzun dikenleri dilime batmasın diye dikkat ederek yapraklarını zevkle yemeyi sever.  Adını, baharda ve yazda koparacak öt beğenmeyen eşeklerin bu dikene olan sevdasından almış olabilir.

Ama ben şimdi Volga Irmağındayım. Gemimiz Kazan şehri istikametinde ilerliyor. Akıntıya karşı yüzmek dağa tırmanmak gibi olsa da, yeşilin tüm tonlarıyla önümüze serilen sonsuz ova ormanı bana iki ay önce kaleme aldığı bir yazılarından araştırmacı yazar Şakir Aslantürk’ü anımsattı. Onun, “Alman toprağından Alman Yetişir!” deyişi, bende bir defa ne yazık ki bizim toprakta eşek dikeni yetişir çağrışımı uyandırırken, bir de şu sonsuz ormanlar ülkesinde ne yetişir, sorusunu uyandırdı!

Doludizgin akan ve sularını Hazar Denizine akıtmaya sanki acele eden derya ile boğuşan vapurumuzun kitaplığından seçtiğim bir esere fark etmeden daldım.

İmparator I. Aleksander’in eşi Elizabeth’in 1812’de yazdığı bir mektupta, doğası gereği aslında kaba, dar görüşlü ve çok kayıtsız olan Rus köylüsünün Napolyon ordularının Rusya’yı istila ettiği haberini duyar duymaz değişmeye uğradığını şöyle anlatıyor:

Napolyon sınırlarımıza girer girmez haber bir elektrik akını gibi bir anda bütün Rusya’ya yayıldı; sanki sıçradığı alanın büyüklüğü sonucunda İmparatorluğun bütün köşelerine haber aynı anda yayılmış gibi, öyle feci bir öfke çığlığı yükseldi ki, dünyanın en uzak noktalarında bile yankılanmıştır sanırım. Napolyon ilerledikçe bu duygu daha da güçleniyor. Mallarının hepsini ya da büyük bölümünü yitiren ihtiyarlar ‘Yaşamanın bir yolunu buluruz. Utanç verici bir barıştansa her şeyi yeğleriz” diyorlar. Akrabaları orduda olan kadınların hepsine göre karşılaştıkları tehlikeler ikinci derecede önemli, barıştan başka korktukları bir şey yok. Ne mutlu bize ki Rusya’nın ölüm fermanı olacak olan böyle bir barış üzerinde anlaşma yapılmayacak; İmparator böyle bir şey geçirmiyor aklından, geçirseydi bile gerçekleştiremezdi. İçinde bulunduğumuz durumun kahramanca yanı işte bu.”

Kitapta Rus köylülerin ulusal ruha ihanet etmeyi asla kabul etmediklerini anlatan şu satırlar da dikkatimi çekti:

Fransızlar Napolyon 1812’de Moskova’da bazı talihsiz köylüleri yakalamışlar, onları kendi saflarında hizmet vermeye zorlamayı, hafiyelik ve muhbirlik ilerinde kullanmayı düşünmüşler, kaçmamaları için de damızlık atlara vurdukları damga gibi ellerine damga vurmuşlar. Köylülerden biri bu işaretin anlamını sormuş; bir Fransız askeri olduğunu gösterdiği yanıtını alınca, ‘Ne! Ben Fransız İmparatorunun askeri mi olacakmışım!’ diye bağırmış. Anında küçük baltasını çıkarmış, elini kesmiş, orada bulunanların önüne fırlatmış;’Alın bunu, işaretiniz orada duruyor!’ demiş.

Dünya tarihinde en büyük savaşlardan biri olan Napolyon Savaşlarında Rusların galip gelmesi temellerinden biri bir tek Rus’un bile Fransızların merhametine sığınmaması, onlara hafiyelik, ajanlık etmeyi kabul etmemesi olmuştur.

Volga’yı yüzerken gemide okuduğum bu eser beni çok etkiledi. Mazlum, zavallı görülen, hatta kendi klasikleri tarafından “Canlı Ölüler” olarak tarif edilen bir halkın ırk duyularının ve dolayısıyla ruhunun değişmesiyle nefretin kabarması sonucu ne kahramanlıklar doğduğunu düşünmeye daldığım. Aklıma ilk gelen “Rus Toprağından Rus Doğar!” oldu. Burada bir halkın ruhunu değiştiren etkenler vardır. Bunların başında vatanının istila edilmesi, vatansız ve topraksız kalma duygusudur; insan kimliğine saldırı, ırk köklerinin değiştirilmek istenmesi, dil, din, yaşam tarzı ve kültürün bile bazen sağ kalma, ayakta durma gibi duygulardan ve inançlardan çok daha önde ve belirleyici olduğu bakış açısı esas oluşturan duruma geçiyor. Bu anlamda halkının öz davasına, kimliğine, vatana ihanet eden hainlerin cezası her zaman ölüm olmuştur. Yukarıda kolunu bileğinden kesip damgayı Fransızların önüne atan Rus köylüsünün hiçbir akademi bitirmeden, özel eğitim görmeden gösterdiği tavır ibret vericidir. Düşmanın verdiği parayı almayan, sunduğu hizmetlerden yararlanmayı kabul etmeyen, saraylarda yaşamaya “Hayır” deyen, her zaman ve her yerde halkına, halkının ruhuna bağlı ve sadık kalan halk lideri ve kahramanı olabilir. Hainlerin hak ettiği tarih boyu tek mermilik ölüm ya da darağacı olmuştur. Tarihte sorulmadık hesap, lanetlenmekten kurtulabilen hain yoktur. Halkını satana, onun öz davasına ihanet edene merhamet olmaz!

Önemle vurgulanması gereken esas fikirlerden biri de bir ırkın ruhunun karşısında hiçbir şey yapılamayacağı gerçeğidir. Çünkü hiçbir halk satın alınamaz. Hiç bir halk sonuna kadar aldatılamaz. Uyanmayan, uyanıp gerçekleri göremeyen halk yoktur. Duyguların değişmesi İmparator I. Aleksander’in eşi Elizabeth’in yazdığı gibi elektrik hızıyla da olabilir, yada Bulgaristan Türklerinin toplumda egemen unsur olma durumunu yitirmeleriyle ümmetten Müslüman Türk oldukları bilincine, duygusuna ve ruhuna ulaşma yolu gibi uzun sürebilir. Bu ruhun güçlenmesi iç unsurlar kadar dış etkenlerle mücadele halinde olur. Ancak etnik ve milli ruha sahip olma ve bu odak etrafında kenetlenme hızlı ya da yavaş gelişen bir tarihsel süreç olsa da mutlaka hedefine ulaşır. Bulgaristan Türklerinin 1989 Mayıs Ayaklanması ve ardından Büyük Göç buna son parlak örneklerden biridir.

Yakın tarihte Bulgar devletinin büyük yanlışları arasında her etniğin kendi duygu dünyası ve ruhu olduğunu görememesinde, değişik propaganda baskısıyla farklı bilinç oluşturularak, etnik duygu ve ruhta istenen değişikliğin sağlanabileceği yanılgısıdır. Bu arada, farklı etnik ve milli kimlikleri olan insanların aynı ojeye örneğin Bulgar devletine aynı sıcaklık güven ve bağlılıkla bakmalarının mümkün olduğunu hiçbir özelliği ret etmeden kabul etmek esas olabilirdi. Bunun için azınlık topluluklarında olduğu gibi toplumda da ruh bütünlük sağlanması zorunludur. Tek kişide, küçüklü büyüklü etnik topluluklarda ruhsal bütünlük oluşup güçlenmeden genel milli ruhtan söz edilemez. Ruhların yaralı, özürlü ve ezilmiş olduğu yerde ulusal ruhun varlığından bile söz edilemez. Moskova’da kolunu bileğinden kesip Napolyon askerlerinin önüne atan Rus köylüsü bütün Rus köylülerinin ve tüm Rusların bunu her fırsatta yapmaya hazır olduğuna bir işarettir. Bu, o zaman Rus halkının ruhunu satmaya asla razı olmayacağına kesin kanıttır.

Bizim, Bulgaristan’daki binlerce Türkün hapse düşmesine, sürülmesine, tel örgüleri göğüsleyip dış ülkelere kaçmayı denememize esas neden, ruhlarını satmış alçak hainlerin insanlarımızın her davranışını, her sözünü ihbar etmesi, tümümüz üzerindeki genel baskı ve terörün şiddetlenmesine yardım etmeleri olmuştur. Bunların başında gelen ajan “Sava” bugün mükâfatlandırıldı ve “Saray”da yaşatılıyor. Ajan “Pavel” parti lideri yapıldı ve göklere çıkarılıyor. Diğer hainler de kuruda kalmadı, büyük krediler kullandı, devlet yardımları aldı, zengin sofralarda bulundu, kimi zaman nişan bile aldılar. Bizimkiler daha 1812’de hainliği kabul etmeyen bir topraksız Rus köylüsü kadar olamadılar. Kimlik ruhu olmayan, ana dilini konuşamayan, halk kültürümüzü, adetlerimizi, kendi soyunu kökünü bilmeyenlerden hafiye ve hain yaratmak beklide çok kolay bir iştir.

Volga sularının ötesinde Kazan şehri görünmeye başladı. Turistler hareketlendi. Güverteye çıkıyorlar. Ben ise, elimdeki kitabın sanki ağırlığını tartıyorum. Ne yazık ki fikirler ne elle tutuluyor, ne gözle görülüyor,  ne de yazıya dökülünce bir safi ağırlık gösteriyor. İnsan şerefinin de tartısı yok. Ancak ben şu an “Üç Bulgar’dan Biri Her Zaman Hain Olmuştur!” nükteli sözüne takıldım. Eğiri Dere (Ardino) lisesinde öğrendiğim bu bitilmeme Bulgar tarihinin komitacılık dönemine aittir, sonra Çarlık yıllarında derinleşmiş, sosyalizm aşamasında da doruk yapmıştır. Bu karışıma ancak 3 016 Bulgaristanlı Türkün kurban gitmesi bir bakıma düşündürücüdür. Bu denli büyük ve bir asırdan fazla süren baskı ve zulüm döneminde Bulgar polisinin ve devletinin sadece 3 bin insanımızı eritebilmiş ve kendine ajan edebilmiş olması çok bir başarı sayılmamalıdır. Ne ki, bu ajanlardan bazılarının 1990’dan sonra da kabuk değiştirip hainlik görevine devam etmesi ruhumuzun kırılması için yapılan sistemli baskıların devam etmesinde büyük rol oynadı. Bizim birçok aydınımızın 1912’den bir Rus köylüsü kadar ruhlu olamaması çok üzücü tabii… Not olarak veriyorum, 1812 savaşında Napolyon’un merhametine sığınan bir tek Rus köylüsü, askeri, subayı vs. olmaması bütün halklara bu arada bize ibret olmalıdır. Hainlerle zafer kazanılmaz, ancak yolda kalınır…

Dünya ise sanki hep aynı; o zaman akan Volga şimdi de akıyor, alabildiğine yeşermiş ormanlar rüzgâra seviniyor, 200 yıl önce Napolyon’la cenkleşen Rus ruhu, şimdi de yine Avrupa Birliği ve Birleşik Amerika yaptırımlarıyla uğraşıyor. Bileğine “ajan” damgası vurulmadan hareketlenmeyen Rus ruhu bugün de sesiz ve sakin derinliğini koruyor. Devam edecek.

Bayramınız kutlu olsun.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir