Yorum

Dengenin bir düzlük olduğunu düşündüm

Ahmet TÜFEKÇİ
Tarih: 20 Temmuz 2020

Bu nasıl bir düzlüktür biliyor musunuz? Yaş kumsalda yalın-ayakla yürürken yarısı suda öteki yarısı da ıslak kumda öylece uzayıp giden düz bir denge…

Tatillerimden birinde yerli yaşlılara sora sora Ege-deniz ile Akdeniz arasındaki kesişmenin kumsaldaki sınır çizgisini bulabilmiştim. Kaybetmem için taşlar dizdim. Tam orası mıdır bilemem, fakat aksakallar bana “aradığın kesişme noktasıburasıdır oğlum” deyip işaret ederken, ben elimdeki değnekle de hemen işaretliyorum ama deniz bu, çizdiğimi siliyor, taşlarımı yutuyor.”  

Denizlerle tarih arasında benzerlik var. Deniz sahili de, tarihte de bugünümüzü yutuyorlar.

Denizler, medeniyetler, çağlar, devirler arası sınırları çizmekte biz insanların asıl zorlandığı noktadır. Bu o kadar çelişkili bir gerçek ki, bir Bulgaristanlı olarak tarih derslerinde öğretmenimizin sürekli ”üç denize çıkan Büyük Bulgaristan” masallarına şaşarken, bu “büyük” devletin hiçbir zaman deniz filosu olmadığı, tarihinde hiçbir zaman deniz savaşına katılmadığı önemli bir gerçeğin aynadaki yüzüdür. Şöyle ki geçmişin aynadaki, kitaplardaki ve öykülerdeki yüzü farklıdır.

Bulgaristan’da tarih okuyanların kafasına tarihten başka her şey yerleştirilmeye çalışıldığına kendim de inanmış bulunuyorum.
Sürekli medeniyetlerden, modernizemden ve post-modernizemden yani günümüzden söz edilirken birçok gerçeklere dokunulmak bile isteniyor.  37 yıl yalnız sosyalizm dedi. Lise bitirenler Peygamberlerin isimlerini öğrenemediler.

Biz hepimiz dünyaya beyin peteğimiz boş geliyoruz. İdrak peteğimizin bilgilenme gözenekleri açılırken içine Bulgar toplum bilinci akıtılmak istenirken algımız, dünya görüşümüz karartıldığından birçok şeyi öğrenemeden yani bilgisizlik ve bilgi denizleri arasındaki sınırda ömür törpülüyoruz. Üstelik bilenlere de yaşam hakkı tanımadık. Akıl almadık. Anlatılanları da dinlemedik.

Şu “yalan” dünyada büyüklükle böbürlenen, gelmiş geçmiş hiçbir insanın yapamadığını Peygamberler yapmıştır. Bu tüm tarihlerin en gurur verici olayıdır. Son Peygamber olan Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in kazandığı savaşlar çok önemlidir, fakat asıl esas olan kazandığı savaşlardan sonra hayatı örgütlemesi, yaşama kurallar koyması ve İslam Medeniyetini bir merkeze oturtması belirleyici olandır.

Medeniyet, (uygarlık) nedir sorusuna cevap arayanlara dır sözüm:

Medeniyet herkes için geçerli kurallara göre yaşayan ve kendini yenileyerek gelişen toplum düzenidir.  Peygamberlerin yaptığını hiçbir devlet adamı, Kral, Padişah, Cumhurbaşkanı veya Ülema yapamamıştır. Peygamberler dinleri toplumda bina eden ve halka indiren önderlerdir.

Bunu şöyle anlayabiliriz.
Her Peygamber kendi toplumuna farklı bir düzen kurmuştur. Toplum satranç tahtası olsa, oyun kurallarını kuran, hayat normu, usul ve yasa olarak uygulamaya koyan odur. Bizim dinimizde bu kurallar Kurani Kerim – Kutsal Kitapla inmiştir. İslam’ın oluşturduğu insanlık tarihinde en yüksek dikey, adil ve insanlar arasında ayrım yapmayan en insancıl, halktan yana ve adil toplum düzenidir. İslam medeniyeti gücünü etnik ve milletlerin hoşgörülü etkileşiminden alır.

Bu kurallar düğümü, farklı zamanlarda oluşan, farklı din ve medeniyetlerde farklıdır.

Kitabımız Kuranı kerimde ve öteki kutsal kitaplarda Peygamber sayısı için rakama işaret edilmiş olsa da,  saygım özellikle medeniyet yaratmış peygamberler üzerinedir. Bazılarını kısaca bir bakalım:

***
Onlardan biri Hazreti Musa’dır. Antik Mısır’da Levi soyundandır. M.Ö. 13 yüzyılda yaşamıştır. Kendisine kitap inen Peygamberlerden biri olarak bilinir. 4 kutsal Kitabın biri olan Tevrat (Tora) ona inmiştir. İsrail oğullarını kölelikten kurtaran ve özgürlüğe kavuşturan odur. İbrahim’i dinlerde peygamber olarak kabul edilmiştir. Mucizelerle donatılmış bir peygamberdir. Yahudilerin Kızıl Denizi geçişi öykü-lenmiştir. Eski Ahit’te ve Kuranı Kerimde adı en çok geçen peygamberdir. Hz. Muhammed Hz. Musa’yı peygamber olarak tanıdı. İnsana saygıyı kural eden dikey bir medeniyet kurdu. Bir insana 3 defa yardım edilmesi kuralını getiren de odur.

***

Başka bir Peygamber olan Konfüçyüs, M.Ö. 551. yılında Çin’de doğdu. ve MÖ 479 yılında doğduğu şehir Lu’da öldü. Özünde edep, ahlak, eğitim, etik ve siyaset kalıbı olan felsefesiyle bugün de yaşayan bir medeniyet yarattı. Hala yaşayan bu uygarlığın esasında Vatandaş: Hükümdarına itaat etmeli; Genç: Yaşlıya itaat etmeli; Kadın: Kocasına itaat etmeli; Çocuklar: Ana-babaya itaat etmeli gibi yaşam normları vardır.

Konfüçyüs’e göre erdeme ulaşmanın yolu bilgiden geçer. İnsan, hayatı boyunca alçak gönüllülüğünü koruyarak, iyilikseverlik ve insan severlikle yaşamalı ve yeni şeyler öğrenmeye çaba göstermelidir. O, Taoculuk, Budacılık ve Konfüçyüsçü lük’ü dengeli birleştiren bir Peygamberdir.

***

Buda, M.Ö. 563-483 yılları arasında Hindistan’da yaşadı. Budizm öğretisini yaratmıştır. Tarih ile bugünü özdeşleştirdi. Buda destanlarında öyküledi. Buda, kusursuz bilgeliğe ulaşan biri olarak kabul edilir ve bilgeliği 547 hikâyede anlatılır. Halkına “orta yolu”göstermeye çalışmıştır. Halkı ona bir “Bilgelik Ağacı” olarak kabul etti. Topluma arınma ve mutluluğu öğretendir. Halkı Buda’yı Peygamber olarak kabul etmiştir.

***

İsa Peygamber, Hristiyanlığa göre Tanrı’nın Oğlu ve beklenen Mesih’tir. Hristiyan Kilisesi’ni kurmuş, insanlığın günahlarının kefareti için çarmıha gerilerek ölmüş, üç gün sonra dirilmiş, dirildiği yerde Hristiyan Kilisesi kurulmuş ve tekrar geleceği tarihe kadar cenneteyükselmiştir. İsa’nın doğduğu tarih milattır ve Yeni Çağın başladığı tarihtir. Hristiyanlık medeniyetinin temellerini atan odur.

***

Hz. Muhammed 571 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.

Bu dünyada İnsanlara doğru yolu gösteren son peygamberdir. Araplara tek Allah olduğunu, Onun babası oğlu bulunmadığını, böyle birkaç Allah’a tapmanın puta tapmaktan kalan saçma bir âdet olduğunu anlattı.

O aynı zamanda bir filozof, hatip, peygamber, kanun koyucu, cenkçi, insan düşüncelerini etkileyici, yeni iman esasları koyan ve yirmi büyük dünya imparatorluğunda bir büyük İslam devleti kuran kişidir.
Hz. Muhammed budur!
İnsanların büyüklüğü ölçmek için kullandıkları bütün ölçülerle ölçülsün; acaba Ondan daha büyük bir şahıs var mıdır? Olamaz! O medeniyet devrimi yapmış son peygamberdir. İslam’ın doğması bu dünyaya gelen en büyük aydınlık olmuştur.

***

Biz Bulgaristanlılar bu çağlar belirleyen “dev”olaylara küçücük memleketimizin ufacık penceresinden bakmaya çalışarak, öğrendiklerimizi değerlendirip sonuç çıkarmaya çalıştık.

Şöyle de diyebiliriz.  Bir defa Bulgaristan’da doğup yetişmiş bir Peygamber olmadığı gibi, feylesof da yoktur.

Ayrıca şu da var. Bir insan “ben feylesofum” demekle bilge düşünür, sofu da olmaz. Feylesoflar çok akıllı insanlar olabilirler ama hiç biri Peygamber değildir. İslam’da, Farabi /870951/;
Tıp Kanunu yazan İbn Sina /980-1037/;
antik felsefi düşünceyi Batı Avrupa’ya taşıyan ve aydınlık çağına lamba yakan İbn Ruşd /1126-1198/ ancak birer feylesoftur.
Türklüğün aydın ruhunu açan Yunus Emre /1241-1320/;
İslam aydınlığının büyük Anadolu Yıldızı Hacı Bektaşi Veli /1209-1271/
bugün de kılavuzumuzdur.
İslam edebiyatımızın atası, “Leyla ile Mecnun” yazarı Fuzuli /1483-1556/;
tarihçi feylesof, dünyada sosyolojinin babası İbn Haldun /1332-1406/;
Romancı Yaşar Kemal /1923-2015/;
Türk halkının Kurtuluş Destanını kaleme alan şairi Nazım Hikmet /1902-1963/ vb ancak birer düşünürdür.

Hristiyanlık dininden rasyonalizmi, moderniz-mi doğuran Rene Descartes /1596-1650/, İmmanuel Kant /1724-1804/, Georg Hegel (1770-1831/ vb. da ancak çağının önde gelen feylesoflarıdır. Kendilerini anmamın nedeni çağdaş dünya görüşünün oluşumundaki paha biçilmez rolleridir.

Böyle bir değerlendirmede bulunmamın nedenlerinden biri de, 2 defa (1951’de ve 1958’de) Bulgaristan’dan geçen şair Nazım Hikmet’ten başka yukarıda sıralanan peygamber ve düşünürlerden hiç birinin tarih boyu memleketimize uğramamış ve toprağımızda ve toplumumuzun halk belleğinde iz bırakmamış olmasıdır.

N.Hikmet Bulgaristan’da 150 bin Türk’le görüşmüş, yerli Müslüman halkla kucaklaşmış, Bulgaristan Türklerinin “altın çağı” olarak bilinen Türk kültürüyle uyanma, dirilme, halk Türk kimliğine halk seferberliği başlatma, Türk kimliği ile edebiyat ve sanat yaratırken yeni toplumsal bilincimizi oluştururken ilham kaynağı olmuştur. Bulgaristan Türklüğünde modern kimlik anlayışına şafak olduğundan dolayı sonsuz saygı hak etmiştir.

Hıristiyan dinini 864 yılında Bizans’tan zulüm görerek almak zorunda kalan ve 52 soylu ailesini kurban veren Bulgar kavmi, medeniyet yoluna daha ilk adımını atarken kendi içinde ağır yara almış bir kavimdir. Hıristiyan zorbalığını dayatılmasından sonra “Velbıç” meydan savaşında esir düşen Bulgar askerlerin Bizanslılar tarafından kör edilmesi, devletlerini kaybetme ve yok olma sınırına itilmeleri halk olarak ağır kırılmalar yaşamalarında belirleyici olmuştur.

1396’da Osmanlı’ya katılan Bulgarlar, medeniyet değiştirmiş, huzur ve güven bulmuş ve 500 sene İslam uygarlığında yaşamışlardır. İslam hoşgörüsü ortamında Bulgarların Bulgar’lığı ve Hıristiyanlığı yeniden mayalanmış, uyanmış ve dirilmiştir. Bulgarların kendi okullarında eğitim ve öğretim alarak, Bulgar kimlikli toplulukta buluşmaları, Yunan Kilisesi tarafından sert dini baskılardan Osmanlı devletinin yardımlarıyla kurtulmaları ve Doğu Ortadoks Kilisesinde kendi ana dillerinde ibadet görmeleri de 1872’de yine Osmanlı devleti hoşgörü ortamında, Osmanlı ümmeti içinde gerçekleşmiştir.
Üstelik Bulgarları milli toplumsal şuura taşıyan kadrolar da öncelikle Osmanlı topraklarında İslam medeniyeti ortamındaki okul ve kurumlarda hayat hakkı bulabilmişlerdir. Bulgar, Sırp, Karadağ, Makedon, Hırvat, Slovak ve daha birçok milletin Osmanlı İslam medeniyetinde uyanarak kendi kültürel benliğini kucaklaması dünyada en yüksek medeniyet biçiminin İslam uygarlığı olduğuna kesin kanıttır.

1878’de Osmanlı’dan ayrılan Bulgarlar, 500 sene toprak köleliği devri yaşayan Rusya otokrasisinin çizmesi altında ezilmeye başlayınca, yanlış seçim yapıldığını hemen fark eder. Batıya yönelir. Ne var ki, Bulgarların Batı’da aradığı kültürel değerler çoktan değişmiş, kilise ve devlet yönetimi birbirinden ayrılmış, sömürgecilik devrine geçilmiş, Batı insanı bencil olmuş ve kendinden olmayan tüm insanlara yüksekten bakıyor, onları hor görüyor ve hepsinde ancak sömürülecek birilerini görüyordu.

Batıyı görmüş, Batıda okumuş ve Batıdan yaşarken “geri kalmışlığın sebebi Osmanlıdır” yalanından etkilenmiş ve Türk düşmanlığı özlü milliyetçilikle Türklere, tüm Müslümanlara ve etnik azınlıklara kişi ve topluluk olarak tepeden bakmaya ve yaşadıkları topraklardan kovarak onların malına mülküne el koymayı devlet politikası halinde biçimlendirerek devlet gücüyle uygulamayı benimsemişlerdir.
Bulgaristan’ı 142 yıl bir kazığı bağlı tutan ve ilerlemesine yol açmayan bu yanlış zihniyettir. 100 yılda 2700 Türk okulunun yıkılma sebebi budur. Öğretmenlerimizin toplama kamplarında çürütülmesinin nedeni budur. Çocuklarımızın ana-dilsiz ve cahil kalmalarının nedeniz budur. Onlar Osmanlı medeniyeti koşullarından uyanıp dirilirken, bizim kendimizi tazeleyebilme, yeniden uyanabilme, kültürel gücümüzü yitirme güçlükleriyle baş edemeyince ayaklanma ve yine olmayınca güç etme nedenlerimizin temelinde olan budur.

Bulgaristan dünya buhranlarının hep kenarında kalmış ve günahlarından arınıp mutluluğu arayamamıştır. Kendisinin suçlu olduğu her konuda Türkleri ve Müslümanları suçlu bulmuştur. Oysa kendisinde devlet kurma istidadı olmadığından, Türkleri de kıskanıp kendilerine yukarından bakma hırsını yenemediğinde bugünkü vahim durumlara takılmıştır.

Bulgar millet ve devletinin son 142 yıl içinde 2 defa Rus ve 2 defa da Batı esareti değiştirerek, 2 dünya savaşına da sürüklenerek Avrupa’nın en geri kalmış, en cahil, en yoksul, en çaresiz ülkesi durumuna düşmesi acı vericidir.
30 yıldan beri bataklığın dibinden kopamamamızın ve seçenek bulamamamızın gerçek nedeni de şu anlattıklarımdır.  142 yıldan beri Bulgar kalıbı ne Batı ne de Rusya ne de Avrupa Birliği kalıbına uymuş, bu arada egemenliğini ve bağımsızlığını yitirmiş ve dağılma tehlikesi yaşayan bir ülke haline gelmiştir. Bulgarların ruhu yalnız Türklere ısınır. Bu gerçeğin serpilip açma zamanı gelmiştir.

Günümüzde Sofya’da ve ülkenin hemen hemen bütün şehirlerinde akşam saatlerinde gösteriler yapılıyor, meclis kuşatılıyor, adliye sarayları sarılmış, hükumetin, Başsavcının istifası istenirken, istekler genişletiliyor anayasa ve rejim değişikliğine kadar uzadı. Rejim değişikliği ancak kültür değişikliği ile olabilir. Bulgar kültürü ile medeniyet kurulamaz. Ülkedeki tüm kültürlerin etkileşerek ortak enerji üretmeleri tek seçenektir ve kabul edilmelidir.

1990 senesinde, Batı “Berlin Duvarı”nı yıkarken, kendi “modern” kültüründen vaz geçti ve 30 yıldan beri post-modern bir ortama alışmaya ve onu uygulamaya çalışıyor. Bulgaristan’ın “post-modern olanı bir yana bırakırsak” modern olana geçmesi bile şu durumda mümkün olamaz. Batılı anlamda “modern” demek, kendine kapanmış, yaşadığı çevreyi öteleyen, bencil bir insan tipi oluşturmak anlamına gelir ki, bugünkü Bulgaristan insanı sosyal bir tiptir.

“Covid-19” nedeniyle uçaklar kalkmayınca Sofya merkezinde her akşam buluşan gençlerin büyük bir kısmı Paris, Londra ve Amerika’da okuyan ve nesnel nedenlerle evde kalan gençlerdir.
Onlar, “modern” dünya görüşüyle donanmış eski  medeniyet kıtası olan Avrupa’nın en gerisinde kaldığımızı, ülkenin komünizm ve totalitarizmden temizlenemediğini, devlet halk, devlet ve azınlıklar arasında derin uçurum olduğunu görünce korktular. Hukuk üstünlüğü, insan hakları, azınlık hakları tanınmadığına şahit oldular. Şimdiki seçim sistemiyle toplum, vatan ve gelecek dışı bırakıldıklarını gördüler. İnternet üzerinden oy kullanmak istiyorlar. Adaletin ve hukuk üstünlüğü olmayışına, halkın aldatıldığına tahammül edemeyen gençler işte bu gençler.
Genç yaşta kor üzerinde, ateş içinde yürümeyi kabul ettiler. 
Sofya ayaklanması bütün Avrupa başkentlerinde, dünya basınında destek buluyor.  Kısacası Bulgaristan’da hiçbir dini medeniyet ve umumiyetle kültürel ve hukuksal değerlere saygı olmayışına tahammül edemeyen kitle oluştu. Yürüyenlerin genç olması ne güzel!
Çok acı bir gerçektir. Direnen gençlerin karşısına aşılmaz bir totalitarizm, adaletsizlik, zulüm ve dolandırıcılık dağı yükseldi ki, aşılması olanaksız, onlarsa birçok medeniyet görmüş geçirmiş bu topraklarda bir uzlaşma düzlüğünün olabileceğini düşünmüşlerdi.

Memleketimizdeki sosyal-politik durumla ilgili konuşan üniversite Profesörü Nanko Stefanov son mitingte, “Bulgaristan egemenliğini kaybetmiş, Batı’nın yarı sömürgesi olan bir yarı sömürge ülkedir.” dedi.
Hadi hayırlısı. Kaderde yarı sömürge olmak da varmış…

Devam edecek.

Sağılınızı koruyunuz ve paylaşınız…

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 × five =