Yorum

BURGAZ; SAFİYETLE DENİZİN VUSLATI

Şehir Portresi / Fahri Tuna

Burgaz’ı severim, yalanım yok. Burgaz bana soluklanma mekânı gibi gelir. İlk durak, ilk nefeslenme.

Asırlarca hep öyle olmamış mı? Kanuni Sultan Süleyman, Edirne’de yüz bin kişilik ordusuyla, Cuma Ovasında namazını kılıp gülbanklar çekildiğinde, eliyle sağı göstermişte bu Burgaz, Varna, Kırım seferi manasına değil miydi? Tam da öyleydi işte. Eflak ve Boğdan (Romanya ve Moldova) seferleri hep böyle olmamış mıydı? Olmuştu evet.

Burgaz hep bir nefeslenme alanı olmuştu tarih boyu atalarımıza. Ya bize, bizlere, bu çağa?

İtiraf ediyorum: Benim için de Burgaz tam budur. Beş defa, altı defa, on defa budur. Bilenler bilir: 2012-14 yıllarında yirmi iki ay süreyle Edirne Valisinin özel Balkan Danışmanı görevi kısmet oldu bu fakire. Şerefle. Onurumuzdur Urumeli’ne hizmet etmek. Bana güvenen, ardımda Estargon Kalesi kadar muhkem duran Vali Duruer’e bir kez daha teşekkürler. Yirmi iki ayda otuz yedi kez sefer eylemişim Balkanlar’a. Valilik adına, Edirne adına, Ayyıldız adına. Türkçe adına, Ezanlarımız adına. Edebiyatımız, medeniyetimiz adına.


Edirne’den yola çıktığımda üç yolum, üç güzergâhım, üç izleğim olmuş benim de: Ya Gümülcine, Kavala, Selanik, Vodina, Manastır, Resne, Struga, Debre, Gostivar, Kalkandelen güzergâhına Türkçe seferlerine çıkmışım, ya Kırcaali, Filibe, Sofya, Köstendil, Üsküp, Priştina, Prizren, Mamuşa’ya. Üçüncü yol mu? Tabii ki kuzeye: Önce Burgaz’da bir nefeslenme. Sonra yol ikiye ayrılırdı: Sola Şumnu Razgrad, Silistre Rusçuk, Tırnova, Sofya’ya giderdim gençlerle Türkçe buluşmalarına. Sağa Varna, Köstence, Volkaneş, Komrat, Çadır Lunga’ya.

Üç aylık Balkan Türküsü dergimizi dağıttık bu şehirlerde. Tam sekiz kez. Üç yıl üç defa, on altıdan kırk sekiz şairin katıldığı, Balkan Türk Şairleri Buluşması’nı düzenledik Kırcaali, Komrat ve Prizren’de. Bir şair bir yazar bir tiyatrocu ve bir sanatçıyla, dörtlü ekiple, her ay Balkanlar’da cirit attık, şehir şehir, genç genç, program program.

Kuzeye her seferimde ilk durağım hep Burgaz oldu. Soluklanıp devam ettim. Ama burada iki kişinin hakkını ayrıca vermeliyim: Başkonsolos Niyazi Evren Akyol’un samimi misafirperverliklerini unutamam, sekiz on yıl geçse de üzerinden. Bir de Burgaz Aydos’un Dereköy’ünden, evladım gibi yakın, yeğenim gibi ailemden olan Latif’imin – o şimdi polis – ekibimizi alıp Bulgaristan seferimiz boyunca bize çok güzel rehberlik edişlerini. Yolda sık sık söylediği, başta ‘Daskotna’nın Ayşe’si’ olmak üzere, ninesi Hâfize Teyze’den öğrendiği doyumsuz yöre türküleri… 1877-78’de kaybettiğimiz Kuzey Bulgaristan’da adeta tapu senedi hükmündeki burum buram biz kokan, Ali Ahmet, Ayşe Fatme, hasret sevgi kokan; ağıt ağıt, mani mani, koşma koşma güzelim türkülerimiz.

Bunlar hep Burgaz menşeli insanlar, bunlar hep Burgaz kökenli türküler, bunlar hep Burgaz ürünü misafirperlerliklerdi. Diyeyim size.

Burgaz’ın, pek bilinmez, sahili de bir başka güzeldir. Denizi de. Görmesi ayrı güzeldir, girmesi ayrı güzel.


Bu arada, bu yazıyı okuyan çok kişi, Bulgaristan’da yabanıl bir şehri anlattığımı sanabilir. Kendince haklıdır da. Eyvallah. Uzaktan öyle görünür Bulgaristan. Tamam. Şehir merkezleri yüz yılı aşan bir sürede, sinsice bir plan ve uygulama ile nüfus açısından yarıyı aşacak şekilde Bulgarîleştirilmiştir. Kabul ederim. Ya köyler? Ya ilçeler?

Aydos ilçesi mesela? Neredeyse tamamı Türk’tür, köylerinin de de tamamı Türk’tür. Ve Müslümandır. Müslüman Türk’tür. Yeri gelmişken, bütün bir Bulgaristan’da, bütün bir Rumeli’de, Türk eşittir Müslüman demektir, öyle bilinir, öyle algılanır, öyle düşünülür. Öyle de davranılır.

1934’te bütün bir Bulgaristan’da tüm Türk şehir, kasaba, köy isimleri Türkçeden arındırılmış, Bulgarlaştırılmıştır. Burgaz’da, Aydos’ta da elbette. Örneğin, Dereköy’ü Reçitsa yapmışlar. Bulgarca da Dereköy demekmiş Reçitsa zaten.

Dereköy dedim de: 2012 yılı 31 Ağustosu. Şumnu Karalar Köyü’ndeyiz. Karalar, koca Yusuf’un köyü. Edirne Valisi Hasan Duruer’in himmetiyle yüz yıl sonra Karalar’da yağlı güreşler yeniden başlıyor. Biz heyet olarak oradayız. Çok güzel bir gün. Belki beş yüz – altı yüz izleyici var. Davullar zurnalar, pehlivanlar peşrevler, cazgırların nidaları… Ben – her zaman olduğu gibi – protokolde oturmuyor, Bulgaristan Türklerinin arasında geziniyorum. Çoğu sarışın, mavi gözlü, ortaca boylu insanlarımızın. İki ton siyahlaştırın, Bilecik’ten Kütahya’dan Yozgat’tan farksız simaların. Ve o masum, mahcup, mahzun bakışlar; yürek parçalıyor bakışlar. Rumeli’de Türk olmak çok zordur.

Bu arada on beş kadar zurnacıyla on beş kadar da davulcudan meydana gelen ve yaşları on beş – on yedi olan bir Türk halk oyunları grubu da var. En başta da sarışın, hafif kıvırcık saçlı, hüznü yüzünden fışkıran masum bakışlı bir çocuk. Ben diyeyim on dört, siz deyin on beş yaşında. Defterimi altıma koyup çöktüm adeta yanına: Selamün aleyküm, aleyküm selam. Adın ne? Latif. Benim de Fahri. Fahri Amcan.


Bizim Burgaz Aydoslu Latif, bu Latif işte. Sonra liseye başladı. Sonra İngiltere ve Almanya’ya gitti. Sonra oğlum Ahmet Arif’in düğününe sekiz yüz kilometreden geldi, sevindirdi bizi. Sonra Aydos’a döndü, polislik sınavlarına girdi, kazandı, eğitim gördü. O şimdi polis memuru. Şükür. Fatme Hasan’ın da tek oğlu, Hafize Teyze’min de tek göz bebeği, tek torunu.

Söz verdim Latif’e: ‘Gelip senim dünürlüğünü ben edeceğim, ‘Allah’ın emri peygamberin kavliyle’ sana kızı babasından ben isteyeceğim’ diye. O da hep ‘inşallah, o gün gelsin de Fari Abi’ diye cevaplar. Henüz o günlere gelmedik. İnşallah, vakti gelince de görevimi yerine getireceğim.

Fatme Hasan dedim de. Latif’in annesi. Latif’in Türkçesiyle ‘anası.’ Dereköy’ün de mu-htarı. Heyet olarak bir defasında Fatme Muhtarın evine misafir olmuştuk; eşim Gülseren Hanım, Müjgan Zaman, Birgül Erken, Neriman Ekinci de vardı heyetimizde. Aman Allah’ım; yer sofrasındaki o yemeklerin lezzeti neydi öyle? Sanki Sakarya Taraklı’nın bir köyünde Manavların düğün yemeğinde yahut Denizli’nin Acıpayam ilçesinin bir köyünde Yörüklerin bir sünnet yemeğinde ya da Yozgat’ın Sorgun ilçesinin bir köyünde Bozok mevlüt yemeğindeydik; öyle leziz, öyle bizden, öyle Anadolu’dan. O nefis çorbanın, o harika kabak tatlısının lezzetini dün gibi hatırlarım. Resmen doyamamıştık. Bu vesileyle, Hafize Ana’ya, köyün eski muhtarı İsmail’e, köyün bakkalı Mustafa’ya da selâmlarımızı gönderelim.

Aydos’un çok önemli bir özelliğini unutayazdım az daha: Kasaba merkezindeki Sultan II. Beyazıd Camii’ni. O ne sadelik, o ne yalınlık, o ne gösterişsizlik öyle. Bir selatin camii ancak bu kadar mütevazı olabilir. Tam da buydu cami. Tıpkı banisi Bayezid-i Veli gibi. Onda eda ettiğim namazların huşuu hâlâ kalbimdedir.

Burgaz’a bağlı Kiremitlik kasabasında bir söyleşi imza günümüzü hatırlıyorum. Öğrencilerin, – bilaistisna / istisnasız – tamamı Türk’tü zaten. O içine kapanık liselilerin, – ki bütün bir Bulgaristan Türklerinde, küçük büyük ayırmadan, hepsinin sesi ve yüzünde bu safiyet buram buram okunur,- gözlerindeki Türkiye ve Türkçe sevgisi nasıl bahtiyar etmişti bizleri. Şimdilerde yirmi beşer yaşlarında meslek sahibi olan o kız-kızanlarımıza selam olsun buradan. Aman Türkçeyi yaşamaya ve yaşatmaya devam ediniz gençler. Türkçe size, sizlere emanet; unutmayın.


Burgaz benim için, bünyesinde yaşayan Türklerin gözlerindeki safiyettir en çok.

Bir de denizi, doğal güzellikleri.

Evet evet; Burgaz, insanının safiyeti duruluğu temizliğiyle doğal güzelliklerinin buluşması, evliliğidir benim gönlümde.

Tam da budur Burgaz; safiyetle doğanın vuslatıdır işte. Bu kadardır. Böyledir.

 

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

ten − five =