Durmuş ARDA

Avrupa’nın en fakir ülkesi olsa da; dünyada bilim, teknoloji, üretim alanlarında hiçbir varlık gösteremese de, Bulgaristan, kendi sınırları içindeki azınlıkları asimile etme konusundaki başarılı politikalarından dolayı örnek alınması gereken ülkelerden birisidir.

Yeniçağ döneminde Bulgaristan, Osmanlı egemenliğinden kurtuluşundan hemen sonra, ilk asimilasyon politikasını, kendi sınırları dışında yaşayan Makedonlara Bulgar bilinci aşılamak için daha 1890 yılında Selanik’te kurdurduğu örgütlerle başlamıştır. 20. yüzyılın başlarında ise, “Makedonya’ya özgürlük” derken, Rusya’nın sıcak denizlere çıkma hayalini de arkalarına alarak, genellikle Bulgaristan düzenli ordusundan izinli ayrılan subaylar tarafından yönetilen çeteler, Makedonya’dan Doğu Trakya’ya kadar kendisini Bulgar hissetmeyen tüm Arnavut, Makedon, Rum, Sırp, Türk, Ulah vs gibi etnik grupları katletme girişiminde bulunmuşlardır.

1.Balkan Savaşında ise, Bulgaristan ordusunun işgal ettiği bütün topraklardaki diğer etnik grupları Bulgarlaştırmaya çalıştığı için, tüm komşu halkların ve devletlerin düşmanlığını kazanmıştır. Dolayısıyla 2. Balkan Savaşında tüm komşu devletleri Bulgaristan’ı hezimete uğratarak ders verme gereği duymuşlardır.

Her ne kadar 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında Bulgaristan sınırları dışında – özellikle Makedonya’da- cüzi bir Bulgarlaştırma gayretleri olsa da, bu konuda hiçbir başarı sağlanamamıştır. Bugün Bulgaristan’daki bazı politikacılar, kendilerini Makedonlarla “iki devlet, bir halk” olarak görseler de, bugün hiçbir Makedon kendisini Bulgar hissetmemektedir. Kumanovo’dan  Manastır’a (Bitola) kadar tüm Makedonlara, “Bulgaristan’da bazı politikacılar, ‘Biz Makedonlarla iki devlet, bir halkız’ diyor, buna ne dersiniz?” diye sorsanız, sıradan olanı o politikacıya okkalı bir küfür basar, daha eğitimli olanları ise, “Biz Bugarlara(Bulgarlara yani) okuryazarlık verdik, fakat akıl veremedik” derler. Görüldüğü gibi Bulgaristan’ın sınır dışındaki asimilasyon politikaları tamamen başarısız olmuş ve Balkan Savaşı hezimetinden sonra sınırları dışında açıkça bir asimilasyon girişimi cüreti gösterememiştir.

Fakat… Bulgaristan sınırları içindeki durum öyle midir?

1.Balkan Savaşı hezimetinden sonra, Bulgaristan tüm asimilasyon politikalarının şiddetini, Bulgaristan sınırları içindeki Pomaklara yöneltmiştir. İlk önce Rodop bölgesindeki Pomakları katlederek, sürgün ederek veya şiddet uygulayarak Hıristiyanlaştırmaya başlanmıştır. Ancak araya giren 1. Dünya Savaşı ve onun sonrasında Bulgaristan’a getirdiği ağır şartlardan dolayı bu girişim durdurulmuş, fakat 2.Dünya Savaşına yakın ve esnasında oluşan dünya konjonktürü fırsat bilinip yine Pomakların bir kısmı daha asimile edilmiştir.

2.Dünya Savaşından sonra, Bulgaristan, Sovyetler Birliği etki alanında kaldığı için ilk şaşkınlık yıllarında azınlıklara bir kısım haklar verilmiştir. Örneğin Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki okulların, okuma evlerinin, kooperatiflerin vs gibi kurumlara Türk Komünist Partisinin kurucusu olan Mustafa Suphi’nin, komünist şair olan Nazım Hikmet’in, yine komünist şair olan Sabahattin Ali vs gibi Türklerin isimlerinin verilmesinde bir sakınca görülmüyor. Hatta aynı dönemde okullarda verilen derslerin yarısı Türkçe olarak okutuluyor ve Bulgarca basılan kitapların hemen hemen hepsinin Türkçe tercümesi de basılıyordu. Fakat 60’lı yıllara gelindiğinde konjonktür yine devletin içindeki asimilasyon yanlılarının lehine değişmiş olacak ki, okullardaki Türkçe dersleri dört saate indiriliyor, Türkçe basılan kitaplar kısıtlanıyor, Mustafa Suphi adını taşıyan kurumun adı D. Blagoev, Nazım Hikmet olan kurumun adı N. Vaptsarov vs oluyor. 70’li yıllara gelindiğinde Müslüman Pomaklara ve daha sonra 80’li senelerde ise aynı şekilde Türklere Slav – Hıristiyan isimleri veriliyor; direnenler öldürülüyor, hapsediliyor, sürülüyor veya şiddet görüyor. 1989 yılına gelindiğinde ise binlerce Türk göçe zorlanıyor…

Bugün, Bulgaristan’da asimilasyon,- bunu altını çizerek yazıyorum- devlet politikası olarak hala sürdürülmektedir. Sürdürülmektedir, çünkü bu politikalara, Bulgaristan içinde örgütlü direniş, tepki verecek Sivil Toplum Örgütleri yoktur. Dışarıda olduğu gibi, içeride de sert tepki verilseydi, her bakımdan dışarıya bağımlı olan Bulgaristan’ın böyle asimilasyon politikalarına cüret etmesi imkansızdır.

Böyle örgütlere öncülük etmesi gereken, kendini geliştirmiş aydın kişiler olması gerekmez mi? Bırakın öncülük etmeyi Bulgaristan’da aydın sayılabilecek Türk asıllıların neredeyse tamamı asimile olup gitmektedir.

Örnek mi?

Bunlardan birisi azınlıklar konusunda kitapları da bulunan prof. İbrahim Tatarlı’dır. Şaşırdınız değil mi? Bundan 15-16 sene önce İbrahim Tatarlı’ nın davetli olduğu bir konferansta, aynı profesörün torununun Türkçe konuşamadığını gördüğümde bende çok şaşırmıştım. Hatta kendisine “Dedenin anadili de olan Türkçeyi öğrenmen lazım” diye takılmıştım, o da “Öğreneceğim” diye söz vermişti. Fakat 2006 yılında yapılan HÖH (Hak ve Özgürlükler Hareketi) Genel Kuruluna misafir olarak katılan aynı torunu gördüğümde, kendisinde, Türkçe konusunda hiçbir ilerleme göremedim…

İzlenimlerime göre, bugün, Sofya’da yaşayan ve Türkçe yazıp çizenlerin neredeyse tamamı çocuklarıyla kısmen, torunlarıyla ise Türkçe konuşmamaktadır.

HÖH/D(P)S yöneticileri ve milletvekillerinin de durumu farklı değildir; bunların arasında çocukları veya torunları ile Türkçe konuşanların sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

HÖH’ün 2006 ve 2010 Genel Kurullarına da aynı hareketin lideri Ahmet Doğan’ı izleme fırsatım oldu, aynı liderin gerek yöneticilerle, gerek delegelerle Türkçe konuştuğunu görmedim veya duymadım; ancak hakkını da yemeyeyim, Erol isimli bir parti militanına “a…k ağızlı” diye takıldığına tanık oldum…

HÖH/D(P)S, her seçimde sadece iki kelimeden oluşan birer Türkçe cümle kullanmaktadır; bu daha önceki seçimlerde “ dört dörtlük”, en son seçimlerde ise “b….ü sıkıysa” olan cümlelerden oluşuyordu.

Acı, fakat Bulgaristan gerçeği budur… Buna isterseniz “Stockholm sendromu” deyin, isterseniz başka bir şey… İsterseniz görünen tehlike karşısında deve kuşları gibi başınızı kuma gömün, isterseniz benim gibi isyan edin…

Sonuç olarak, bugün:

– Yıllar önce asimile edilen Müslüman Pomakların torunlarının bir kısmı, kendilerini Hıristiyan hissediyorlarsa…

– Kökeni Müslüman Pomak olan papazlar, Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinin öncüleri oluyorlarsa…

– İbrahim Tatarlı gibi Türkçe kitaplar yazmış bir profesörün torunları Türkçe bilmiyorsa…

– Yine Türkçe şiirleri veya çeşitli kitapları basılan yazarlar, çocukları ile kısmen, torunları ile ise tamamen Türkçe iletişim kuramıyorsa…

– Bulgaristan’da Türk asıllı olup, Başbakan yardımcılığı ve bakanlık yapmış birisinin çocuğu ile Türkçe iletişim kuramıyorsa…

-Seçmenleri genellikle Türk olan bir partinin başkanı, yöneticilerinin ve milletvekillerinin büyük bir kısmı Türkçeyi sadece yaşlı anne babaları ile, çocukları ile kısmen, torunları ile ise hiç Türkçe iletişim kuramıyorlarsa…

– Bulgaristan siyasi hayatı vitrininde bulunan- ister belediye başkanı, ister sivil toplum örgütü yöneticisi olsun- tüm Türk asıllı yöneticilerinin neredeyse tamamının çocukları Türkçe eğitim almamışsa veya almıyorsa…

– 1989 yılında Türkiye’ye göç edenlerin neredeyse % 50’si, 1985 yılında empoze ettirilen Slav- Hıristiyan isimlerini- resmi evrakta da olsa- hala taşımaya devam ediyorlarsa…

– Türkiye’ye göç etmiş veya sadece Bulgaristan’da yaşayıp hiçbir yere göç etmeyen bir kısım Türk asıllının kafalarına göç veya muhacirlik o kadar işletiliyorsa ve bunların bir kısmı kendilerini “Macır” diye bir etnik gruptan zannediyorsa…

-İstanbul, Bursa, İzmir ve Türkiye’deki diğer yerleşim yerlerindeki bir kısım “Macır” düğünlerinde birileri çıkıp ağzını aça aça “… momee gizdaavaaa…” diye şarkı söylüyorsa ve birileri de buna tempo tutuyorsa…

– Bulgaristan’da yaşayan genç yaştaki Müslümanların %90’ından fazlası Fatiha süresini dahi bilmiyorsa…

Bunlar, Bulgaristan’ın azınlıkları asimilasyon konusundaki devlet politikasının başarı hanesine yazılması gerekmez mi?…

Reklamlar