Yorum

Avrupalı Kimliği Sorunu

Nedim AKIN

Tarih: 25 01 2018

Not: İstanbul Sözleşmesi ile ilgili Bulgar basınında çıkan yeni yorumları tercüme edip dikkatinize sunacağız. Bu konuda meclise halk oylaması yapılması önerisi sunuldu.

Konu:  Avrupa Konseyi’nin “İstanbul Sözleşmesi” Bulgar meclisinden geçmedi.

            Avrupa toplumunun uygarlık kodunun değiştirilmesi denemesi suya düştü.

Avrupa ikiye bölündü. Kırmızılar: İstanbul Sözleşmesini imzalayan devletler. Maviler: İstanbul Sözleşmesini onaylamayan devletler.

 

GERB partisi Sofya meclisinde “İstanbul Sözleşmesi”  6 ay rafa kaldırıldı. İktidar partisi ayağının kaydığını ve bu sözleşmenin meclisten geçmeyeceğini fark etti. Bir de politik durumun lehlerinde olmadığını anladılar. Bulgar toplumunu ikiye ayıran bu sözleşme daha sonra bir daha meclise sunulacak.

Gelişmeler, Avrupa Konseyi (AK) 6 aylık dönem başkanlığının Sofya’da devam ettiği bir zamanda, aslında AK’nin girişimiyle hazırlanan ve imza ve onaya sunulan bu belge üzerinde direnleşen ve uzun süreceğe benzeyen bir tartışmanın hükümet için pek faydalı olmayacağı kavrandı. Bu kadınların ve kızların tacizden korunmasını ve himaye edilmelerini ön görmektedir.

Bulgar vatandaşlarının çoğu aile içi tecavüz dendiğinde kadın ve kızlar üzerindeki baskıyı anlıyorlar. Kuşkusuz biz ülkemizde doğrudan baskıdan, tecavüzden yana insan olduğunu iddia edemeyiz ve vatandaşlarımızdan çoğu aile içindeki baskıya, kadın ve kız takımına tecavüz edilmesine, saldırılmasına vb tamamen karşıdır. Bu sözleşme metnine ilişkin “Açıklama ve gerekçelendirme” metinlerinden  “cennete giden yolun da ipek halı döşenmiş olduğunu” ortaya kondu. Bu sözleşme çağdaş toplumun ana hücresi olan aileyi mercek altına alırken, pek çok çocuğun geleceğine gölge düşürüyor.

Ülkemizde yürütülen büyük sayıda tartışmalarda ve bunlara etkin biçimde katılan kadınların ifade ettiği görüşlerde, onların feminizmden etkilenmiş oldukları ve erkek ve kadın arasında kesin ve tam eşitlik taraftarı olduklarını gün ışığına çıkardı. Doğa insanı iki cins – erkek ve kadın – olarak yaratmış ve bunların ikisini de beceri, çeviklik, ustalık gibi ayrı özelliklerle yüklemiştir. Erkek ile kadın, aynı toplumun üyeleri olarak, farklı sosyal süreçlere katılan iki cinsten insan ve toplumsal etkileşimde 2 taraf olarak, ancak hukukta ve siyaset alanında eşittirler. Ne ki, eşitlik ve kadınlar üzerindeki baskıya ve tecavüze karşı savaşım maskesi ardında toplumdaki gerçek durum çarpıtılıyor ve değişken görüş ve ruh halleri kışkırtılmaya başlıyor. Ve İstanbul Sözleşmesi gibi gerçek anlamı pek anlaşılmayan belgeler ardına gizlenen hedeflerin hakiki hedefinin gizlenmesini sağlamış oluyor.

Bu sözleşmede ön plana çekilmiş olan kadınlar üzerindeki baskı ve tacizi ve aile içi baskıyı durdurmaktır. Perde ardında ise, sözleşmenin gerçek amaçları, elde edilmek istenenler, öz hedefler istiflenerek gizlenmiştir. Dünya ülkelerinin hepsinde kadınların tacizden korunması için hazırlanmış, kabul edilmiş ve onaylanmış pek çok yasa var. Fakat hiç kimse onlarda eksik olarak hukuksal madde ve süreçlere işaret etmeden, nasıl sonuç verebileceği belli olmayan bu yeni sözleşmenin hemen uygulanmasından yana çıkıldığını anlamak zordur. Bu gidişten nasıl sonuçlar alınacağını kestirmek gerçekten güçtür. Bu sözleşmede yalnız baskıya, kadınlara tecavüze ve aile içi baskıya işaret ediliyor. Dolayısıyla kamuoyu görüşü çarpıtılıyor.

Bu sözleşmeye karşı olan herkesin kadın ve kız çocuklara tecavüz edilmesinden yana olduğu iddia ediliyor. Hatta her vatandaşa karşı hoşgörülü davranması mesleğinin zorunlu şartlarından biri olan Milli Ombudsman gibi feministler bile değişik görüşlerle ilgili açık bir konum alamadı.  O kamu önünde yaptığı konuşmasında bizde her 4 bayandan biri yani yaklaşık 1 milyon kadının evde tecavüz gördüğünü belirtti. Bu kadar çok zalimi nerede buldu dersiniz? Milli Ombusman ofisinde zalim erkekler fişlenmiş olabilir mi?  Tacil cezalandırılması gereken bir olaydır ve İç İşleri Bakanlığı tarafından kayıt ve denetim altındadır. Televizyondan işittim, radyo dedi, gazeteler yadı veya sosyolojik araştırma merkezi 800 -1000 kadına sordu ve şu sonuçlar çıktı gibi saçmalıklar inandırıcı olamaz. Söz edilen milyonlar ise asla hayal ürünü olmamalıdır.

İstanbul sözleşmesini hazırlayanların son amacı kamuoyunu yanıltmak olduğundan dolayı, tecavüzü yalnızca fiziksel baskı olarak göstererek, bir tek kadınlara ve aileye yönelterek gerçekleri çarpıtıyorlar. Onlar her sonucun ardında bir neden olduğuna işaret bile etmiyorlar.

Onlar, tecavüzün, tecavüze uğrayan ve tecavüz eden gibi iki taraflı bir olay olduğunu sanki unutuyor. Tecavüz sadece birisine saldırmak, ona vurmak, fiziksel yaralanmaya neden olmak değil, bir de ahlak ve ruh sağlığı yönü olan bir olaydır. Tecavüz bir de baskıdır, zorlamadır, ezmedir, haksızlıktır, kişiyi yapmak istemediği bir şeyi yapmaya zorlamaktır. Büyük Rus yazar L. N. Tolstoy’un dediğine göre, “tecavüz, bir şey yapmayı kabul etmeyen bir kişi üzerindeki zorlamadır.” Bu anlamda, adına “reket” denen ve anlamı, başka birinin lehinde olan bir şeyi bunu yapmak istemeyen birini bunu yapmaya zorlamak da, bir tür tecavüzdür. Bu yapılırken kişi korkutulur, değişik yöntemler uygulanarak tehdit edilir.

Ailevi ilişkilerde, erkek tarafından yapılan tecavüz fiziksel güç kullanışıyla bağlanırken, kadınlarda ise ailesel konularda baskıda bulunma ve sürekli can sıkmayla izah edilir. Ne ki, İstanbul Sözleşmesi’nde işaret edildiğine bakılırsa, tecavüz yalnızca ailede uygulanan bir şey olmamakla birlikte, her yerde ve her zaman uygulanan bir baskı türüdür.  Tecavüz, demokratik toplumda her kişinin şahsi dokunulmazlığına, genelde bir saldırı hareketi olmakla, aslında bir eylemdir ve yalnızca ve bir tek kadınlara yönelik olmayabilir. Tecavüz eden birçok kadın olduğunu da biliyoruz. Bu bakıma1 milyon tecavüz eden erkekten söz etmek sanki biraz saçmalık olsa gerek. Kız çocuklarını tokatlayan anneleri düşünelim! Bulgaristan’da bir hemşire kadının yeni doğmuş bir bebeyi şamarladığı TV’de gösterilmedi mi? Şu günlerde TV programları Gabrovo kentindeki özürlü çocuk yurdundan bakıcı bayanların sakat çocukları dövdüğünü göstermedi mi? Bu örneklerde suçlu olan yine erkekler mi?

Şunu önemle belirtmek yerinde olur. İstanbul sözleşmesinde vurgu yapılıp altı çizilen sonuçtur, yani tecavüz. Fakat nedenlere işaret edilmemiştir. Nedenlerin aşılmasından söz edilmiyor. Ön plana çıkarılan sosyal cins için s.o. “jender” yorum getirmektir.

Bu sözleşmede,  tecavüz biçimleri fiziksel, psikolojik, ekonomik ve seksüel olmak üzere çeşitlilik içinde ele alınırken, nedenleri ise genelde ekonomik ve daha küçük sayıda da psikolojik ve seksüeldir.  Aile tecavüzünün nedenleri vardır. Hiçbir kimse eşine ve kızına tecavüz etmek için aile kurmaz.  Demek oluyor ki, aile ilişkilerinde bir şeyler değişmiş olacak ki, 2 taraftan biri diğerine tecavüz etmeye kalkmıştır. Rus hastalarından başkaları, keyif almak için öteki insanlara saldırmazlar. Ruh hastalarının yeri ise, ev değil,  tımarhanedir. Genelde fiziksel tecavüz psikolojik, ekonomik ve seksüel anlaşmazlıktan ya da bir çatışma durumundan kaynaklanır. Birçok defa ekonomik ve psikolojik nedenler birbirine örülür ve bir tek ekonomik ve psikolojik baskıya neden olmakla kalmaz, fiziksel saldırı da doğurabilir.

Günümüz Bulgaristan’da aile çatışmaları ve ailesel tecavüzün nedenleri nüfusumuzun büyük bir kesiminin belini büken ekonomik çaresizlik ve daha açık bir ifadeyle yoksulluktur. İşsizliğin ve ayrıca “çalışan fakirlerin” kalabalık olduğu koşullarda, çalışan yoksulların sömürüsünün çok şiddetli olduğu şartlarda, “sefil işçilerin” sömürüsünün olağanüstü sert olduğu günümüzde, aile üyelerinden birisinin iş günümün çok uzun olduğu koşullarda kazanılan ama yetersiz olan paraların dağıtımında, çocuk ve yaşlılara gösterilen hizmetin paylaşılmasında ve bazı başka durumlarda hır mır çıkması ve kavgaya dönüşmesi doğaldır.

İşte bu koşullarda ailedeki tecavüzü önlemek için çocukların “jender” eğitimi ya da görevlerin “jender” sosyal paylaşımla çözülmesi çabaları çözüm olamaz.

Aile tecavüzü insan soyunun günlük yaşamından bir öğedir. İnsanoğlunun ilk aileyi kurduğu günden bu güne kadar var olan bir ilişkidir. Belki de hiçbir zaman yok edilemeyecektir. Çünkü her kişinin iyi ve kötü, yararlı ve yararsız üstüne, aile paralarının harcanması konusunda kendi anlayışı ve görüşü vardır.  Burada en önemli olan ailedeki tecavüzün azaltılması ve ağır sonuçlar doğurmasının önlenmesidir. Sosyal cinsiyet uygulaması ile küçük yaşta çocukların eğitim programlarının “jender” sistemine göre hazırlanması ve uygulanması bir yandan aile köklerini köreltirken, aynı zamanda toplumu da çökertecektir.

Olaya politik açıdan baktığımızda İstanbul Sözleşmesi, sosyal menfaatleri asla dikkate almada, tamamen göz ardı ederek, toplumun gelişme gereklerini ve egemen olan uygarlığın geleneksel ilişkilerini de görmezden gelerek,  insan dikkatini ancak ve yalnız kişi ve onun hakları üzerine yoğunlaştırmayı amaçlayan yeni liberalizmin stratejik tuzağıdır.

Üstelik İstanbul Sözleşmesiyle dayatılmak istenen Avrupa toplumunun uygarlık kodunun değiştirilmesidir. Erkek ve kadınların geleneksel ve doğuştan olan (stereotip) rollerinin değiştirilmesi, kadının alt kattan insan olduğu idesine dayanarak, önyargı, gelenek ve adetleri ve hayatta yer etmiş diğer değerlerin kökünü kazıma hedefiyle, ikisinin de sosyal ve kültürel model ve davranışlarının tamamen yenilenmesi” için önerilenler sözleşmenin 12. maddesinde gün gibi ortadadır. Kadın ve erkeğin stereotip rolleriyle örnekleyelim. Bu savlardan birinde, en iyi kalp-damar, sinir, mide-barsak vb alanlarda uzman cerrahlar erkeklerdir, denir. Bu işlerde hemşireler de en iyi yardımcılardır ve el ele vererek kadın hayatı da olmak üzere, birçok hayat kurtaranlardır. Biz şimdi stereotip rollerde değişiklik yaparsak ve bayanlar uzman cerrah, baylar da hemşire olursa ne olur. Avrupa uygarlığı baş aşağı döner. Gerektiğinde  “Jender” eylemcilerden kaçı bayan cerrah ve kaçı operasyon hemşiresi olarak bir bay seçecektir? Bu olay Avrupa toplumu için tehlike gizliyor. Bu sözleşmeyi Birleşik Amerika, Kanada, Meksiko, Japonya, Rusya, Beyaz Rusya, Azerbaycan gibi devletlerin imzalamamış olması düşündürücüdür. Bu devletlerde yaşayanlar ahmak mıdır. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşları dünyanın en akıllıkları olmasın?  Öte yandan, Macaristan, Yunanistan, Kuzey İrlanda, İngiltere, Lüksemburg, Latviya, Litva gibi ülkelerin anlaşmayı imzalamış olsalar da, onaylamaya acele etmemelerin anlamı da budur.

Bulgaristan’da İstanbul Sözleşmesiyle ilgili iki tip tepki gelişti:  Birinci grubu, GERB, DPS ve “Volya” gibi “Avrupa Birliği’nden yana olan”  merkez sağ partiler oluşturdu. Bu partiler için belirleyici olan Brüksel’den gelen sinyallerdir. GERB, Frau Merkel’in ağzından çıkana bakıyor. Böylece sözleşmeyi destekleyenlere siz Avrupalısınız, desteklemeyenlere ise siz geri kalmışsınız, demek istiyorlar. Şanlı Helsinki Komitesi, homoseksüel vb dernek, dış ülkelerden aldıkları paralarla ayakta duran örgütler anlaşmanın onaylanmasından yana çıktı.

İkinci grup, sözleşmenin onaylanmasına karşı çıktı. Bu gruba, kilise ve Baş Müftülükten başka, Bulgaristan Sosyalist Partisi, aşırı sağ partiler, doktorlar ve öğretmenler girdiler.

Bu sözleşmenin onaylanması konusunda zıtlaşan 2 grubun ikisi de ana nedeni görmek istemiyor: Bulgaristan’da aile içi tecavüzlerin, aile gerilimi ve manevi baskısının temel nedeni fakirliktir, büyük sayıda ailenin bir türlü aşamadığı ekonomik güçlükler, Romen topluluğundaki cahilliktir, işsizliktir.  Ne sağcılar ne de sol siyasi güçler olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşamak zorunda olan çocukların çocuk doğurmasının yolunun kesilmesi için tek bir öneride bulunmuyorlar.  Bu bakıma İstanbul Sözleşmesi, almış başını giden yoksulluk ortamında kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışıyor. Sosyal, ekonomik, kültürel ve insan hak ve özgürlükleri unutturuluyor. Bulgar toplumunda daha fazla adalet savaşımı çan çalıyor.

Son.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 + ten =