Konu: Kutsal davamızı birlik ve beraberliğimizin kudretiyle zafere ulaştıracağız.

Yine dalgalandı bayraklar Kobilyane, Mleçino sırtlarında. Şehitler Anıtına saygıya durup çiçek ve çelenk koyanlar, dolu gözlerle baş eğdi. Sıkılan yumrukların yeni bir enerjiyle dolduğu dikkati çekti. Kucak, kucak çiçekler Mestanlı (Momçilgrad) Kahramanlar Anıtımızı bağrına bastı. Halkımız, dava ateşimizin alevlerini bir daha öptü.

Nesil ve nöbet değişimi devrindeyiz. Dağ başlarında dolaşan bulutları rahmete mayalayan rüzgâr bize kaçırdığımız fırsatları hatırlatıyor. Kulaktan kulağa dolaşırken “Siz kimseden bir şeycik beklemeyiniz, kendi sorunlarınızı şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da kendiniz çözünüz.” fısıldıyor.

Tüm gözlerde arayış var. Yürekler coşkun, ruhlar kanatlı.
1960’lı yıllarda konsolosluklara, Büyük-elçiliğimize 380 bin mektup yazıp sınır kapısını açtırdığımız, diplomatları masaya oturtmamız günler geldi aklıma. Bu mektupları yazanlar – haklarımızın kısıtlanmış olduğu, çocuklarımıza Türk okullarımızın kapatıldığı, ufukta karanlık belirdiği, adına “sosyalist demokrasi“ denen rejimin köylerde camiye gidenleri, okuyup öğretmen olanları, eli kalem tutanları gece gece toplayıp sürgün ettiği yılları anımsattı. Senelerce dönemeyenler oldu. Bulgar sosyalizmi, Doğu Avrupa ülkelerindeki komünistlerden farklı saldırıyordu. Hedefindeki ağır darbede Müslümanlar vardı.  Kişisel ve kolektif insan haklara, azınlıklara, Türklere, Pomaklara, Tatar kardeşlerimize çullandı. Sindirme terörü şiddetlenmişti.

1956’da Macaristan’da katmerleşen sosyalist terör halk isyanı alevlendirmişti. O yıllarda Sovyetler Birliği’nin Budapeşte Büyük Elçisi, daha sonra Dış İstihbarat Komitesi (KGB) şefi olan Ordu Generali Yuriy Andropov’un sefir konağı önündeki at kestanelerinin dallarında 6 Rus ajanı ipte sallanmıştı. Sovyet tanklarının Macar başkentine girmesiyle çok kan aktı.

1968’de Prag ayaklanmasını bastırmak için Varşova Paktı üyesi Bulgar Ordusundan da asker ve subaylar vagonlarla Prag ve Bratislava’ya gönderildi ve birçokları yaralı döndüler.

İşte o zaman Bulgaristan Müslümanlarının ağzını bir şey açmıyordu. Ancak “olacağına varır” diyorlardı. Fakat halkımızda o zaman da önceleri gibi “gün olur belimiz doğrulur” umudu vardı. O zaman Bulgaristan’da Türk umudu, işine gidip gelirken, gece karanlığında anasının babasının, eşinin ve çocuklarının resimleri ve doğum kağıtları, ana-vatandaki yakınlarının isim ve adreslerini sıkıştırdığı zarfı tükürükleyip yapıştırdıktan sonra, bir sigara tüttürmek için, çakılan kibrit ateşi kadardı ki, bütün memlekette aynı anda yandığı için ufuk aydındı.

Şu günlerde patlayan soy kırımı terörüne karşı direnişlerimizi birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için, bir şeklinde kenetlenmemiz umut kıvılcımlarından ateşlenmiştir. Kişisel kahramanlıklarla bütünleşen ruhsal kudretimiz, Türk kimliğimiz için tehlikeye karşı uyanan gözlerimizdeki ateş patlayan volkan seli gibi akmıştı.

1984’ten beri derelerden yalan dolan akıyor. Bulgar’ın ruhsal hicranı bir türlü arınmadı. Nereye baksak iğrenç bir geçmişin zavallılığına tanık oluyoruz. “Persin” adasının 50 yıl ölüm kampına, katliam merkezine, toplu mezar kabristanlığı haline getirilmesine her gece ağır uğultusuyla isyan eden Tuna, Türk dolu kamyonların gelişini durdurmak için kıyıdan kıya 7 metre derin dolmuştu. Bulgar devleti “Belene” kampına topladığı Türk direnişçilerin sayısını, köylülerin üzerine tank sürdüğünü, askerlerin nümayişçilere ateş açtığını, 200’den fazla Türkün kurşunlandığını gizledi. “Resmi Gazete” (Dırjaven Vestik) “Belene” ölüm kampına 517 Türk kapandığını bildirdi.

24 Aralık 2019 tarihli “Epizentır” yayını gerçek rakamın 1373 (bin üç yüz yetmiş üç) olduğunu yazdı. 1 milyon 253 bin (bir milyon iki yüz elli üç bin) Türkün ismi zorla değiştirildi de,  katliamın başladığı günden bu yana hiçbir Türk zorla dayatılan  Bulgar adını ağzına almadı. “Başa gelen çekilir” diyenlere, “Başımıza gelen Allah’tan değil, düşmandandır” cevabını verdi ve bu inançla Halk Bilinci oluştu. 1989 Mayıs halk ayaklanmamız 20. yüzyılın tüm sosyalist totalitarizmine karşı daha önce hiçbir yerde rastlanmamış bir başkaldırıydı. İnsanoğlunun öz kimliğini değiştirip, adını, dinini unutturup özel mülkiyetine el koyup, geleneklerini ve geçmişini ateşe verenler bir köle nesli oluşturmaya çalıştılar. “İnsancıl” yalanların, sahte adaletin, düşmanlıktan beslenen kardeşliğin ve toplama kamplarında, karanlık hücrelerde ve koğuş kapıları ardında sayıklanan özgürlüğün hayal beslediğini görmeyen, duymayan, yaşamayan kalmadı.

Bizim zulme ve teröre karşı isyanımız anayasayı ve yasaları, adalet ilkelerini, Türk kimliğimizi rafa kaldıran  yönetici sınıfa karşıydı. Derdimiz, zamanı dolmuş ama zorbalık yaparak yaşamak isteyenlerdi. Mesele Türk-Bulgar, Müslüman – Hristiyan kavgası değildi ve asla olmadı. Adalet ve adaletsizlik birbirini boğazlamıştı. Türklük ve Müslümanlık yok edilmek istendi. Ellerinde silah verilen Bulgar gençler bir “köle ordusu” erleri, emir kul-uydular. Vatandaşa ateş edecek kadar beyinsizdiler. Korkutulmuşlardı… Ve bugün kendilerini anti-komünist ilan edip, yönetim yöntemleri (medodları) ve pratiği dışında sosyalizmi ve sosyal demokratlığı kabul edenler, ama Müslümanlara bir asır boyunca uygulanan zulmü kınamayanlar, lanetlemeyenler, şehit mezarlarımıza bir demet çiçek götürmek geçse bile akıllarından, görürler diye korkanlar,  bizden birileri olamaz. Ne yazık ki insan ruhundan bir defa sökülen ruh bir daha asla yerine konamıyor.

Biz benzer olayları Rusya örneğinde gördük. 1920’lerin Rusya ide-sel temizliğini, Stalin’in Kırım Soykırımını, yine 20. yy’ın 60’lı ve 70’li yıllarında Çin “Kültür Devrimini” ve ardından “hadi biz bir temizlik yapalım havasına girip Müslümanlara çullanan” Bulgar’ın katilliğini bizzat yaşadık. Eğer bir insanın ide-sel inancı, dinsel imanı alın teri analizinde belli oluyorsa, bizimki tuzlu ve 24 ayardır. İnsanların isimlerinden ötürü yargısız idam edilmesi dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmamış bir katliamdır. “Belge yok”, “yasa yok” gibi saçmalıkları başkalarına anlatsınlar. Olmayan bir şey varsa, o da Bulgar ADALETTİR.

Ve tüm iğrenç olayların ve lanetli yılların ardından gelen akla yakın ve akılcı, verimli, yararlı (ratsiyonel)  hiçbir şeyin yapılmadığı sözüm ona “Geçiş Dönemi”.

Ve bizim kaçırdığımız fırsatlar!
Önce 1989 Mayıs Ayaklanmamızdan sonra gerilemeyecektik. Türkiye’ye göçü kabul etmeyecektik. İsteklerimizde ısrar edip yerimizde duracaktık. Bulgaristan’ın komünist totalitarizmden arınmasında ORTA DİREK, BAŞI ÇEKEN GÜÇ olacaktık. Bunu yapabilseydik sorunlarımızı kendimiz çözebilirdik.

Hapishanelerde çelikleşmiş münevver, direşken, sarsılmaz ruhlu tabakanın Bulgaristan’da kalması zorunluydu. Zulüm yıllarında oluşan ve direncin başını çeken güçlerin birleşmesi hak ve özgürlük davamızın tepesine Ahmet Doğan’ın monte edilmesini önleyecekti. Bu aşının yapılmasına asla imkân vermemeliydik. Bir ağaca iki defa aşı yapılmaz. Bu bakıma HÖH partisinin A. Doğan’la biteceğini kabul etmek zorundayız. Bu işin Doğan’dan ötesi yoktur.

Ve ikinci olarak, hareketimiz içinde sağdık öncülerin tasfiye edilip göbekleri polise bağlı 2. kuşak siyaset heveslilerinin, D. Peevski gibi oligarşi kopoylarının HÖH politik yönetimine aşılanmasına da yol vermeyecekti. Normal parti hayatı yaşamayan HÖH bu gün halkı soyma hastalığına tutulmuş ve kurtulması olanaksızdır. Memlekette HÖH yönetim kadroları dışında bir siyasi partiye ihtiyaç var.  İnsanlarımızın yoksulluğu, çaresizliği ve cahilliği üzerinden siyaset yapılıyor. Zavallılığını putperestliğe dönüştürmeyi başaran Ahmet Doğan’a kölelik yapanlar yol alacaklarını sanıyor. Tüm yollar çoktan kapanmış, kavşaklar kapılmıştır.

Kaçırdığımız İkinci Büyük Fırsat.
Mücadeleci topluluğumuzun ruhunu yüksek tutmak için devlet terörüyle isim değiştirme ve Türk kimliğinizi yok etme saldırılarına karşı direşken atılganlığımızı sürdürmek zorundaydık. Şunu itiraf etmeliyiz. Günümüz Bulgar devletinin dev gibi büyük, aşılamayan ve bu gidişle aşılamayacak olan politik problemlerinin temelinde Türklerin haklarının tanınmamış olması, yasaklar, anadil problemi, iyice kokuşan isimlerin değiştirilmesi iğrençliği bulunuyor. Türklere karşı vahşi, barbar cinayetler işlenmiştir. 20. Asırda başka bir ülkede görülmemiş bir çılgınlık yaşadık. Bu hesap kapanmadan yenisi açılamaz.

Ağır sorunlarımıza çözüm,  ismi değiştirilen her Türk, her Pomak, her Tatar, her Milletten kardeşimiz aynı anda, (1960’lı yılların başında 380 bin kişinin birden dilekçe yazarak Türkiye Cumhuriyetine göç etmek istediği gibi), isimler değiştirilirken uygulanan soykırım denemesi sürecinde gördüğü zulüm, çekiler, ekonomik ve mali kayıpları için kişi başı 1000 (bin) Amerikan Doları tazminat talebiyle Bulgar mahkemelerde Bulgar devletine dava açmış olsaydık, belki lehimizde çözüm bulunabilirdi. 1 milyon 253 bin (bir milyon iki yüz elli üç bin) Türk’ün 1 milyar 253 milyon US Dolar zulüm ve zarar tazminatı talebi karşısında düşman devletin saldırılarını kesmek zorunda kalacağına inanıyorum. İşte o zaman Bulgar kamuoyu totaliter rejim babalarından, siyasi polisten hesap sorma yolunu seçecekti. Totalitarizm cesedi yakılacak ve külü denize savrulacaktı. Bulgaristan bu parayı ödemeden ne NATO’ya girebilecek ne de Avrupa Birliğine alınacaktı ve bu tazminatı ödemek zorunda kalacaktı.  Bu büyük bir fırsattı.

Şimdi ne oldu?
TBMM’si NATO’ya “problem yok”  garantisi verdi. Ahmet Doğan da “Bulgaristan devletinin Müslümanlara tazminat borcu yok, zülüm unutuldu”  belgesini imzaladı. Başsavcılık da Türkler tarafından açılmış dava yok vesikası verdi. Böylece olay hasır-altı edildi. Ne var ki çilelerimiz yoksulluklarımız devam ediyor. Avrupa’da en fakirlerin en dipsel fakiri biziz, cahiller arasında en kör cahiliyiz. Ahmak durumuna getirildik. Şu an modern yaşamaya ayak uydurmamız imkânsız gibi, çağdaş olan her şey, hatta TV komandosu ve telefon cihazı bizi kendinden uzaklaştırıyor. 2017 yılında gurbetçi gençlerimiz memleketteki yakınlarına 881 milyon Avro; 2018 yılında 906 milyon Avro ve 2019 yılında da 922 milyon Avro Bulgaristan’a göndermeselerdi,  yaşlılarımızın hepsi tahtalı-köyü çoktan boylamış olacaklardı…

Şu bir gerçektir: Dava açılmayınca, mahkeme kararı çıkmayınca, talebimiz haklı da olsa ödenmez. 1988’de “Belene” zulmünden sonra, Kuzey Batı Bulgar köylerine sürülen aydınlarımızın kurduğu yarı legal Demokratik Lig (Birlik)  insan hakları örgütümüzün Genel Sekreteri Sabri İskender’in öncülük ettiği grup büyük bir gecikmeyle de olsa Sofya Mahkemelerinde 10’ar kişilik gruplar halinde davalar açmış bulunuyor. Yani açtığımız hak arama davalarımız devam ediyor. Burada önemli olan emsal karar çıkarta-bilmektir. Bu emsal karar ile ilgili yerli mahkemelerde sorun çıksa bile, bu olağanüstü ciddi mağduriyet ve adaletsizlik olaylarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşıma kapısı aralanabilir.

Bu işte Helsinki Komitesinden de danışma ve yardım istenebilir. Son 35 yılda hayata gözlerini yuman kardeşlerimizin haklarının aranması yolları da veraset davalarına aktarılabilir.

HÖH partisi haini Ahmet Doğan Bulgaristan Türklerinin hak arama davası yolunu hep kesmiştir. KGB ve DS’ye bu hizmetlerinin karşılığında ödüller, madalyalar aldı, korumalı köşklerde yaşadı ve devam ediyor. Fakat ne zamana kadar hep birlikte göreceğiz. Kendisi bu hainlikleri için 300 milyon leva ödülü BUGÜN TOPLUYOR. Bunlar mağdurları-mızın, yetimlerimizin halkımızın paralarıdır. Oyuna getirildik. Tuzağa düşürüldük. Fırsat kaçırdık. Bizi düşmanın yetiştirdiği hain “yönetti.” İyi olmadı.

Biraz da Lütvi Mestan neler yapmıştı bir hatırlayalım.

Günlerden 27 Mart 2017. Görüşme yeri Sofya Başsavcılık. L. Mestan – DOST partisi Genel Başkanı – Başsavcı S. Tsatzarov görüşmesi var. Başsavcı 4 sesim çıkardı ve bu adamları bul ve oy kullanmaya gelirken KPP “Kapitan Andreova’da” otobüsten indirilen ve tartaklanan bayanın başına gelenlere tanıklık etsinler. Ben yapacağımı biliyorum, dedi. “Lider” Mestan parmağını kıpırdatmadı. Olay budur. Ajanlığın muhbirliğin şakıdığı noktada olay biter ve bitmiştir. Bu hainlik sevdalılarıyla tazminat, hak hukuk davası yürütülemez. 30 yıl bocalamamızın nedeni işte budur.

Mestan, Sofya Meclisinde iken AB ile “Belene” Kampı dosyalarının açılması” anlaşması imzalandı. Ve biz bugün hala “Belene” ölüm kampından geçen kardeşlerimizin tam listesini çıkaramıyoruz. Şehitlerimizin sayısını hala bilmiyoruz…

Amansız zulmün, yargısız infazların, yaralanma, sakat kalma vb mahkemeye aktarılmasında şu bakıma da büyük önem ve anlam görüyorum. Bulgar devleti bu 1 milyar 253 milyon US Doları mağdur Türklere ödemek zorunda kaldığında, bundan böyle hiçbir İç İşleri Bakanı, Savunma Bakanı, Generaller ve Albayların hiç biri Türklere Ateş emri veremez, imzalayamaz. Bulgar’ın düşmanlık fıçısı delinir, damla damla akar ve bir daha asla doldurulamaz.

Ve biz bu davayı yalnız birlikteliğimizin birlik ve beraberliğimizin kudretiyle, ruhsal bütünlüğümüz ve kararlılığımızla bitirebilirdik. Ve Bulgarlar kendi kendilerine “Bu ne yaman çelişki, her defasında yenildik, aman vazgeçelim de kurtulalım” demek zorunda kalacaklardı. İş Allah o günler yakındır.
Şehitlerimizi rahmetle anarken, davamıza yılmadan devam diyoruz.
Bizi izleyiniz.
Gerçekler eskimez, geç de olsa öğrenelim ve dostlarla paylaşalım.
Kendinize iyi bakın!
Yeni bir yıla girerken sevgi ve barış diliyorum. Savaşların, acıların ve felaketlerin, geçip giden koca bir yıl gibi geride kalması umuduyla. her şeyiniz gönlünüzce olmasını diler, tüm beklentilerinizin gerçekleşmesini temenni ederim.

Mutlu huzurlı Nice Yıllara!

Reklamlar