Kalbimizdeki Hazineydi

Osman BÜLBÜL

Tarih: 17 Haziran 2017

Konu: İşi bu noktaya getireceklerini düşünememiştik.

Hak ve özgürlükler hareketinin haberlerde haber olduğu günü hatırlıyorum.  Radyo kulağımız zaten hep açıktı. 1984 olaylarından sonraki yıllarımızın yarısı “Bi B iCi”, “Almanya’nın Sesi” ve “Hür Avrupa” ile “TRT – Türkiye’nin Sesi” haber ve yorumlarını dinlemekle geçmişti.  1990’dan başlayarak Sofya devlet televizyonuna ve Bulgar radyoları ana kaynak rolünü kaptı. Onlar, hak ve Özgürlük davamız haberlerinin birdenbire birinci kaynağı oluverdiler. Önce hepimiz bunlar bizi aldatma planı yaptı.  Bakışlarımızı Ankara-İstanbul’dan Sofya’ya çevirtmek istiyorlardı. Bize tuzak kurdular diye düşünmedik değiliz. Yıllar sonra gerçekler zambak gibi açtığında, elektro şok geçirmiş gibi bir garip durumdaydık.

O zaman, karşımıza bilmediğimiz, görmediğimiz, adını işitmediğimiz, siyah top sakallı, gözlüklü, ufak tefek, Türkçeyi pek çözememiş otuz otuz-beşlik bir genç sürüldü. O, pek bir şey anlatmıyor, bilgi verip bilgi almıyor, dert dinlemiyor, her konuşmasında ezberlediği bazı cümleleri tekrar ediyordu. Aklımdan kalan “ben sizin garantörünüzüm” dür. O güne kadar zorba görmüş, zulüm yaşamış, tartaklanmış, ezilmiş ve üzülmüş kardeşlerime bir aşı gibi geliyordu. Radyolardan yıllarca dinlediklerimizi canlı canlı yüz yüze dinlemek, aynı konuları sofra başında sohbet etmek ne hoştu.

1990 Haziranında, hatırlayacağım üzere Büyük Millet Meclisi seçimi vardı. Türk partisi olarak 24 milletvekili çıkarmıştık. Herkes inanmamış, “dur bakalım, bir görelim, kaçmıyoruz işte, buradayız,  gelecek defa biz de oy veririz” diyenler az değildi. Hepimiz sandık başına gitseydik, şöyle bir 40 milletvekili çıkarabilirdik. O seçimde bize Bulgar seçmenden tek oy gelmedi. Sahnede Pomaklarla bizdik. Çingene kardeşlerimiz de davul sesine, küfte kokusuna ve üç beş leva harçlığa oylarını, adını bile doğru dürüst söyleyemedikleri, Demokratik Güçler Birliği /CDC/ ye vermişlerdi.

Gidişin yönü belliydi. Geçen asrın doruğuna tırmanıyorduk. Siyaset kara bulutlardan kopmak isterken, onları ve yıldırımlar ı tarihin daha alt katlarına itmeye çalışıyordu. Uzanmak istediğimiz demokrasi tepenin doruğuna giden yolda ise, hava güneşli olacak umudu vardı. Ne de olsa, benim yandaşlarım,  son asrın arkada kalan 90 yılının karanlığından, neminden, kokusundan çekisinden az buçuk da olsa tatmış olduğumuzdan dolayı, yeni işlerin pamuk ipliğinde sallandığını da hissediyorduk.  Doğru dürüst konuşacak, dertleşecek, akıl fikir danışacak dost-akraba, asker arkadaşı da yoktu. Herkes ya yola ya yere bakıyordu…

Bu satırları 27 yıl sonra bir hatırat olarak değil, insanın hayat çizgisinin, yaşadığı alın yazısının tasarlanıp planlamadığına, düzeltilemediğine ve değiştirilemeyeceğine inancımın bir dökümü olarak yazıyorum. 27 yıl her seçimde, her defasında partinin gösterdiği muhtara, belediye başkanına, milletvekiline oy verdim. 5 defa sınır geçip Bulgaristan’da oy kullandım. Her defasında da sandık başında onurla ”DPS” dedim. Alnım açıktır. Bu konu TC.’de çok tartışıldı.  Almanya’da bulunduğum yıllarda da tartışma konusu oldu. DPS’yi kendimden bir parça, canımızdan can bildim, hep ve her yerde savundum. Vicdanıma ihanet etmedim.

İki sel yaşadım.  Biri göç seli, ikincisi de vicdanımın bana “dur durduğun yerde” baskısı ağır oldu. Bu bir bilinçlenme kavgasıydı. Güçlükleri aşıp hayatı yenerken birikimle dolan bir gencin bilinçlenme serüveniydi bu.

Üç gün önce Şeytancıklı (Hitrino) belediye başkanı Nurettin İsmail’in partiden, davadan, saflarımızdan ayrıldığını kendi kulaklarımla işitirken ürperdim.  Bir ormanda bile her ağaç kesilmez. Ormanın orta direkleri vardır. O bizim orta direğimizdi. Deliorman’da halkımızın hak ve özgürlük, adalet davamızın yetiştirdiği güven kazanmış bir gençti. İnsanlarımızı ardına dizen cesur, vicdanlı, onurlu ve atılgan yerli önderimizdi.  Onu, kahrolası doğal gaz dolu sarnıç patlamasından sonra yüzünü elleriyle kapamış ağlarken gördüm. “Geçmiş Olsun!” derken herkesi kucakladığını, 7 cenazeyi toprağa verirken bir partili önder ve devlet adamı şerefiyle dik duruşunu, 29 yaralımızı birer birer hastanede ziyaret ederken ellerini tutup “Geçecek!”, Geçer…” deyişini, umut aşılayışını, evlere, çadırlara, her yere ekmek su ulaştırma çabalarını unutamam, unutamayız.  Yaralı ve yıkılmış bir köy içinde dimdik durmak çok zor bir iş.

Şumnu bölgesinden 20 bin kardeşimizin 22 Mart 2017 seçimlerinde DPS’ye oy vermedi. Şimdi Nurettin’i sorumlu tutuyorlar. Bulgar devleti ve halkının felaketzedelere gönderdiği ve 32 milyon yardımın görülen iş ve hizmet, fatura karşılığı ödenmesinden şüphelenmiş DPS yönetimi… Besbelli ki, “yolda, açıkta kalmış insanların nasibinden, hakkından, lokmasından çalınmaz” atasözümüzü bilmiyorlar. Şimdiki zamanları, yine Deliormanlı olan Başbakan Yardımcısı ve Ulusal Felaketler Bakanı Emel Etem’in “sular akarken doldur bakırlarını”  zamanları olmadığını kabul etmek istemiyorlar.

Namusumuza, prensiplerimize, onurlu yaşam geleneklerimizle bundan sonrada yaşama hevesimize uymak istemeyen hiçbir parti Deliorman’ımızda kök salamaz, tutunamaz, hayat hakkı hak edemez. Bu seçimde bizim köyümüzden 1 000 (bin) soydaşımız DPS’ye oy vermedi. Bulgaristan çapında bu rakam 170 000 (yüz yetmiş bin) kişidir. Bunun tek anlamı vardır. HÖH partisinin ayarı bozulmuştur. Hak ve Özgürlükler davamıza, hukukun üstünlüğü ilkesine, eşit adalet esasına, demokrasi anlayışımıza ihanet edilmiştir.

Biz burada A. Doğan’ı yıllardan beri görmedik. Neden acaba? Ne yapmış da insan arasına çıkamıyor? Bilmek istiyoruz.  Kitap yazacak dediler yazamadı. Vasil Levski’yi bir başka açıdan anlatacak, hazırlık görüyor eklendi, bu iş de boş çıktı. Vatıyla Çar II. Simeon’u Bulgaristan’a çağırmaya gitmişti. Gelince beraber çalıp çırptılar, Bulgaristan’ın altını üstüne getirdiler. Ortak kabine kurdular. 16 Haziran 2017’de Çar Semeon, Sofya “Vranya” köşkünde 80. Doğum gününü kutlamış, ne ki, Ahmet Doğan’ı davet etmemiş. Vay be, o da ne iyilikbilmez biriymiş!

İş o kadar tepeden çözülmüş ki, Doğan’ın iplerini çekenler, “olmaz ondan artık hiçbir şey, bırakın çürüsün o bozuntu binada” demişlerse, olay bitmiş, terazinin dengesi bozulmuş, yeni plan kurulmuş anlamına gelir.  2.5 ay önce 170 bin oy kaybeden bir partinin bozgunu, çözülmeyi, sağa sola kaymayı durdurması mümkün görünmüyor. DPS’den kopmalar 2014’ten beri, yani “Bulgar Etnik Modeli” nin çöküşünden beri hız aldı sel oldu. Bu kardeşlerimizi toplayacak başka bir kendi partimizin olmaması, çok acı sonuçlar doğuruyor. Hele faşistlerin iktidar ortağı olduğu şu günlerde, bizi kötü günler bekliyor.

Lütfi Mestan’ın “DOST” partisi yeni siyasi bunalım yükünü  kaldırabilecek bir oluşum olamadı. İdeolojisiz ve ülküsüz bir parti, ağaçtan kopmuş ucu bataklığa sokulmuş bir dal gibidir, kuruyup solup sararmasa bile, meyve vermez. Öyle de oldu. Kasım Dal ve Orhan İsmailov’un Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi (NÖDP) ile geçici seçim birlik kursa da, meclis kapısı açılmadı. Ülkemizde kükreyen aşırı sağcı, ırkçı, faşist hortlamayla başa çıkabilecek durumda, irade ve güçte olduğunu ispat edemedi. Halkın, seçmenlerimizin umudunu kırdılar.

DPS perdesi kapandı kapanacak gibi. M. Karadayı, H. Hamid, M. Kazan ve arkadaşları arasında bu işi yeniden canlandırabilecek ruha sahip biri yok. Karadayı bildiklerini kendine anlatıyor, Hamid kendini kandırıyor, Kazak ise söylediklerim doğru mu acaba kuşkusu içinde boğuluyor. Hak ve Özgürlüklerimiz için 1989 Mayısında ayaklananların ruhu çökertilmeye çalışılıyor.  Bu amacı güdenler işi biliyorlar. Onlar, insan umudu, cesareti ve ruhunun dayanak noktasının üretim ilişkileri olduğunun farkındalar. Onun için önce tütün üretimimiz baltalandı, hayvancılığımız, bahçıvanlığımız, tahıl üreticiliğimiz yok edildi. Biz Bulgaristanlı Türkler 1934-44 faşizm döneminde de bazen bir lokma ekmeğe muhtaçtık, ama Almanlar ürettiğimiz tütünlerin % 80’nini alıyor ve elimiz 3-5 para geçiyordu. Rus döneminde tütünlerimiz oraya gidiyordu ve yine elimiz boş kalmıyordu. Madenlerimiz, danamız, kuzumuz, sütümüz, yumurtamız olurdu, kıt kanaat ama dağarcık boş değildi. Şimdi neyimiz kaldı. Bulgaristan Türklerinin tütün işinin altını üstüne getiren, BULGR TABAC’ ı dağıtıp satan “Doğan yavrusu” milletvekili Delyan Peevski’ye 56 milyon Dolar kaptırmışlar. Adam aldı çantasını Kuveyt’e yerleşti. Tarlalar boş kalmış, tütüne kota yokmuş, millet Avrupa’da en uzun zaman açlık çekme ve yoksul yaşama şampiyonu olmuş, kimsenin umurunda değil. Doğan ise dünyada ne olup bittiğini görmesin diye 2013’ten beri “saray” denen harabelikten dışarı çıkamıyor. Bu bize kurulan bir tuzaktır. Karadayı, Hamid ve Kazak bu düğümü çözemedi, çözemez.  L. Mestan da bildiklerini anlatmadıkça, halka kendini dökmedikçe, halk ona ısınmaz ve kaynaşma gerçekleşmez.

İşte böyle bir ortamdayız. Türklük kalesi olarak kurduğumuz DPS’yi içinden yiyenler, çökertenler, aslında Türk kimliğimizi kemirip bitirmek istiyorlar. DPS şu 27 yılda Müslüman Türklere karşı çıkarılan herhangi bir kanunu durdurabildi mi? Durdurmak bile istemedi. 1992 Anayasasına haklarımızın işlenmesini, her istediğimizi söke söke almamızın meşru olduğunu işletti mi?! Hayır. Ayaklanmamızın meşruluğunu, hak arama davamızın yasallığını bile yasalara işletmek istemedi. HÖH gizli polisin bir tuzağıydı ve bizi, özenle kurduğu tuzağa düşürüp kapamayı ve 27 yıl yıldırmaya zorlamayı  başardı. Artık oyun bitti, bitiyor, bitecek. Siyasi davaya sahip çıkmak Sofya meclisine “mersedec” araçla gitmek, kravat takmak ve en pahalı berberde saç kestirmek değildir.  Partiden sökülenler bunu anladılar. Hiçbir zaman unutulmamalıdır. DPS 10 bin Müslüman Türk aydınını memleketimizden kovdurmuştur.

27 yılda bir tek kitapçık basmayan bir parti olur mu?!

27 yılda bir anaokulu, ilkokul, lise kurdurup açmayan parti olur mu?

27 yılda bir tek fabrika açılışında şerit kesmeyen başka bir parti var mı?

27 yılda bir hastane kurduramayan bir partiden ne hayır gelir?

27 yıldan beri okumak için dış ülkelere gönderdiği kadroları arayıp sormayan bir partiden hayır gelir mi? Bu parti kaç uzman yetiştirdi?

27 yıldan beri verdiğimiz her oy için her sene 11  leva alan ve bu para 27 yılda toplam 136-140 milyon leva olsa da, Türklük davamıza, Türk kimliğimize 2 çivi çakmayan bir partinin bundan böyle bizimle ne işi olabilir?! Felaketzedelere yardım eden, köyünde adalet sağlayan  bir Belediye Başbakanını partiden atan bir partiden kime fayda gelir?

Zamanın doruğundan DPS kalesinden kopan son kayalar tekerleniyor. Üzgünüm. Ne ki, üzgün olmam hiçbir şey değiştirmiyor.  Yeni siyasi yapımızı dikmeden DPS’yi gömmek acı verici olsa da, yapacak bir şey yok. Yalanla beslenen eski şan ve şöhretle yaşamak artık imkânsız.  Doğan, L. Mestan ve arkadaşlarını beş parasız kapı dışı ettiği gibi, ötekileri bekleyen yeni günlerde farklı bir şey beslemek yanlış olur. D. Peevski, sözde “hakkına düşeni” alıp dış ülkeye çıkarmış ve Kuveyt’i boyladı. Tekrar ediyorum, en az 10 bin aydınımız sınır dışı edildi. 250 bin gencimiz ekmek parasını sılada arıyor. Türk kimliğimizi yeniden ateşlemek kolay olmayacak. Ruh kırıntılarımızdan yeniden canlanmak ve yücelmek zorundayız. Kardeşlerim, biz henüz var olduğumuzu kanıtlamak, birlik ve beraberlikte buluşmak zorundayız. Bakıyorum birkaç günden beri ateş böcekleri fenerlerini yakmış gece gece dolaşıp mutlu yarını arıyorlar. Onları örnek alalım.

Kalbinde Türk kimliği hazinesi olduğunu bildiklerinle mutlaka paylaş!

Okuduğun için teşekkür ederim.

Share

Kalbimizdeki Hazineydi” için bir yorum

  • 22 Haziran 2017 tarihinde, saat 04:09
    Permalink

    Sonunda DPS nin neye hizmet ettiğini sizler de gördünüz.Bizler bu tabloyu çok önce gördüğümüz için Dost partisine destek verdik. İnşallah bir daha ki seçimlerde üzerinize düşeni yaparsınız.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir